V. Bölüm
Gelinlik... Kefen..
Sabah erkenden uyandım.
Evde alışık olmadığım bir kalabalık vardı. Bir yanda koşturan insanlar, diğer yanda yükselen kahkahalar, açılıp kapanan kapılar ve birbirine karışan sesler... Herkesin yüzünde tatlı bir telaş vardı.
Bugün düğün günüydü.
Kuaför ve makyöz çoktan gelmişti. Birazdan hazırlanacak, ardından Berdan ve ailesi beni almak için konağa gelecekti.
Herkes için bu, mutlu bir gün olmalıydı. Benim içinse hayatımın en ağır günüydü.
Yataktan kalkıp banyoya girdim. Uzun bir duş aldım. Suyun altında dakikalarca öylece durdum. Belki de üzerimde kalan son umut kırıntılarını da suyla birlikte akıtabilirmişim gibi...
Ama olmadı. Duştan çıktığımda hâlâ aynı Maral'dım.
İstemediği bir evliliğe doğru sürüklenen, ailesini geride bırakmaya hazırlanan ve hayatının geri kalanını tanımadığı bir adamla geçirmek zorunda olan bir kadın...
Makyajım yapılırken aynadaki yüzüme baktım. Gözlerimin altındaki yorgunluğu kapatıyorlardı. Dudaklarıma renk veriyor, yüzüme hafif bir ışıltı katıyorlardı.
Sanki birazdan gelin olacak olan kişi ben değilmişim gibi. Gelinliğim giydirildiğinde odadaki herkes birkaç saniyeliğine sustu.
Saçlarımı balık sırtı şeklinde, dağınık bir örgü yaptılar. Örgünün arasına küçük beyaz çiçekler yerleştirdiler. Son dokunuşlar da yapıldığında aynanın karşısında kendime baktım.
Muhteşem görünüyordum. Neredeyse gerçek dışı...
Tam bir peri kızı gibiydim. Hatta beyaz gelinliğin içinde bir Yunan tanrıçasını andırıyordum. İçimden acı bir gülümseme geçti. Bugünün hayalini yıllarca kurmuştum.
Gelinlik giymeyi, babamın kolunda evden çıkmayı, sevdiğim adamın gözlerinin içine bakarak ona doğru yürümeyi... Düğünümde herkesin mutlulukla ağlamasını, benimse heyecandan ellerimin titremesini hayal etmiştim.
Ama hayat, insanın hayallerine hiç de merhametli davranmıyordu. Ben bugün sevdiğim adama değil, kardeşimin hayatını kurtarmak uğruna evlenmek zorunda kaldığım adama gidiyordum.
Üstelik gittiğim yerde beni bekleyen hiç kimse yoktu. En azından sevgiyle bekleyen hiç kimse...
Güçlü olmalıydım. Bunu kendime defalarca söyledim. Güçlü olmalıydım.
Çünkü hiç istenmediğim bir eve gidiyordum ve orada zayıflığımı göstermek, karşımdakilere verebileceğim en büyük koz olurdu. Tam düşüncelerimin içinde kaybolmuşken kapı açıldı. Babam içeri girdi. Ardından annem ve abim göründü. Üçü de birkaç saniye boyunca bana baktı.
Annemin gözleri dolmuştu. Babam ise her zamanki gibi dimdik durmaya çalışıyordu. Onlara doğru yürüdüm. Önce annemin, ardından babamın elini öptüm. Abim elini uzatmadı. Başımı kendisine doğru çekip alnımdan öptü. O an içimde bir şey kırıldı.
Çünkü ne kadar kızgın olursam olayım, o hâlâ benim abimdi. Ve ben onun yüzünden hayatımı bırakıyordum. Babam birkaç saniye boyunca yüzüme baktı. Gözleri dolu doluydu. Sonra titrek bir sesle konuştu.
"Kızım..." Sesi duyulduğu anda boğazım düğümlendi. "Bu kapı sana her zaman açık, biliyorsun."
Gözlerimi kapattım.
"Benim bir tane kızım var. Bir tane neşem var. Ama bil ki bu kapının eşiğinden bir gün geri geçersen ya da geçmek istersen, haneme kanı ve gözyaşını da beraberinde getirirsin."
Nefesimi tuttum. Babam gözlerinden süzülen birkaç damlayı eliyle sildi.
"O yüzden artık baba ocağını yok bil." Sözleri göğsümün tam ortasına saplandı. Babam arkasını dönüp odadan çıktı.
Annem ve abim de sessizce onun peşinden gittiler. Kapı kapandığında odada tek başıma kaldım. Artık gerçekten kimsesizdim.
Bir insanın ailesi hayattayken nasıl bu kadar yalnız kalabileceğini o an anladım. Yatağın kenarına oturdum. Gelinliğimin eteklerini avuçlarımın içinde sıkmaya başladım. Gözlerim yanıyordu. Ağlamayacaktım.
Hayır...
Bugün ağlamayacaktım.
Ama gözyaşlarımın gözlerimde birikmesine engel olamıyordum. Bütün bunların sebebi abim ve Asel'di. Onların mutluluğu için benim hayatım feda edilmişti. Tam o sırada avludan yükselen davul sesi düşüncelerimi böldü. Kalbim bir anda hızlandı.
Geldiler.
Berdan beni almaya gelmişti.
Avluya indiğimde bütün gözler üzerime çevrildi. Davullar çalıyor, insanlar konuşuyor, kadınlar zılgıt çekiyordu. Ama ben yalnızca tek bir kişiye baktım.
Berdan.
Beyaz bir ceket giymişti. Siyah pantolonu, belindeki siyah kuşağı ve siyah rugan ayakkabılarıyla her zamanki gibi dikkat çekici görünüyordu. Ne yazık ki yakışıklı olması, ondan nefret etmemi kolaylaştırmıyordu.
Tam tersine... Bazen insanın nefret ettiği birinin bu kadar güzel görünmesi sinir bozucuydu.
Yanına doğru yürüdüm. Abim belime kuşağımı bağladı. O sırada göz göze geldik. Bir saniyeliğine gözlerinde bir şey gördüğümü sandım.
Pişmanlık mıydı?
Üzüntü mü?
Yoksa yalnızca bana karşı duyduğu öfkenin yansıması mıydı?
Anlayamadım. Sonra bakışlarını kaçırdı. Ben de Berdan'ın koluna girdim. Evimin kapısına doğru yürürken her adımımda kalbim biraz daha ağırlaşıyordu. Arkamı dönüp son kez baktım.
Burası benim evimdi. Çocukluğumun geçtiği, ağladığımda annemin beni teselli ettiği, babamın başımı okşadığı, abimle kavga edip sonra barıştığım ev...
Ve ben buradan bir daha geri dönemeyecekmişim gibi çıkıyordum. Gelin arabasına bindim. Berdan kapımı açıp binmeme yardım etti. Ardından sürücü koltuğuna geçti.
Motor çalıştı. Araba hareket etti.
Ben ise camdan dışarı bakarak evimin giderek küçülmesini izledim. Bir süre hiçbirimiz konuşmadık. Sessizliği Berdan bozdu.
"Zorla evlendirildiğini bu kadar belli etmek zorunda mısın?"
Başımı ona çevirdim. "Gülmemi bekliyor olamazsın."
"Gülmeni bekliyorum demedim zaten."
"Ben az önce kendi evimden, bir daha ayak basmamak üzere çıkarıldım." Sesim titremeye başlamıştı ama kendimi toparladım. "Üstelik bunu kendi rızamla değil, sırf abimle kardeşin ölmesin diye yaptım."
Berdan'ın çenesi gerildi. Derin bir nefes aldı. "Ben sanki çok mutluyum sevmediğim bir kadınla evlenmeye?"
Sözleri canımı yakmıştı. Ama belli etmedim.
"Ben senden mutlu olmanı istemedim."
Berdan gözlerini yoldan ayırmadan konuştu. "Ama şımarıklık yapmayı kes artık. Bu saatten sonra karı kocayız. Çocuk değilsin. Kendine gel."
"Şımarıklık mı?" Sesim yükseldi. "Hayatımı elimden aldınız ve buna şımarıklık mı diyorsun?"
Bir anda direksiyona vurdu. Korkuyla irkildim. Berdan da bunu fark edince daha çok öfkelendi. Ayağını gaza biraz daha sert bastı.
"Yeter!"
Geri kalan yolu sessizlik içinde tamamladık. Ama ikimizin de içinde kopan fırtına, arabanın içindeki sessizlikten çok daha gürültülüydü.
Kısa bir süre sonra Yavuzoğlu Konağı göründü. Büyük taş duvarların ardında yükselen konak, ilk gördüğümden daha soğuk görünüyordu.
Sanki beni bekleyen bir ev değil, beni içine alıp yutacak koca bir uçurumdu. çeri girdiğimizde balkonun korkuluklarına yaslanmış iki kişiyi gördüm.
Berdan'ın annesi ve Defne...
İkisi de asık suratla bizi izliyordu. Özellikle Defne'nin bakışları üzerimde uzun süre kaldı. O bakışta sevgi yoktu. Kabullenme hiç yoktu. Sanki ben onların hayatına giren fazlalıkmışım gibi bakıyordu. Düğün başlamıştı.
Müzik yükseliyor, insanlar oynuyor, kahkahalar havaya karışıyordu. Herkes mutluydu.
Herkes...
Abim ve Asel özellikle.
Onlara baktığımda içimde yeniden bir öfke yükseldi. Benim hayatımın yıkıntıları üzerine onların mutluluğu kurulmuştu. Berdan'la piste çıktığımızda ellerim soğuktu. Dans ederken yüzüne bakmadım. O da benimle konuşmadı.
Aramızdaki mesafe, yan yana durmamıza rağmen kilometrelerce uzundu. Bir süre sonra abim ve Asel piste çıktı. Onları izlerken istemsizce gözlerim doldu.
Abim mutluydu. Asel mutluydu. Ve ben...
Ben onların mutluluğunun bedeliydim.
Arada havaya silahlar sıkılıyor, zılgıtlar yükseliyor, insanlar doyasıya eğleniyordu. Gecenin gürültüsü kulaklarımı doldururken içimde garip bir sessizlik vardı.
Bir süre sonra biri gelip Berdan'ı çağırdı. Berdan masadan kalkıp uzaklaştı. Ben tek başıma kaldım. Tam o sırada otuzlu yaşlarında, sarışın, yeşil gözlü ve güler yüzlü bir kadın yanıma yaklaştı.
"Merhaba. Ben Firuze, Mustafa'nın eşiyim. Seninle tanışma fırsatımız olmamıştı. Babam rahatsızdı, bu yüzden il dışındaydım. Düğüne ancak yetişebildim."
Kibarca gülümsedim.
"Merhaba. Ben de Maral. Tanıştığımıza memnun oldum."
"Bir şeye ihtiyacın var mı?"
"Yok, teşekkür ederim Firuze abla."
Gülümsemesi biraz daha büyüdü.
"Bundan sonra ben de senin bir ablan sayılırım. Bir şeye ihtiyacın olursa çekinmeden söyle, tamam mı?"
O cümle, bütün gece duyduğum en güzel cümleydi. Çünkü bugün ilk kez biri bana, bu evde yalnız olmadığımı hissettirmişti.
"Tamam."
Firuze ayağa kalktı. "Ben şimdi misafirlerle ilgileneyim." Başını hafifçe sallayıp yanımdan ayrıldı.
Gözlerim istemsizce onu takip etti. Sonra yeniden Berdan'ı aradım. Avluyu gözlerimle tararken kapının kenarında iki kişiyi gördüm.
Berdan ve Defne.
Defne, Berdan'ın elini tutuyordu. Ağlıyordu. Bir şeyler anlatıyor, ellerini kullanarak hararetle konuşuyordu. Berdan ise oldukça bunalmış görünüyordu. Ne konuştuklarını duyamıyordum. Ama Defne'nin yüzündeki ifadeyi görebiliyordum.
Bir anda Berdan sinirle elini çekti. Defne'nin söylediklerine karşılık vermeden arkasını dönüp avluya geri geldi. Ve hiçbir şey olmamış gibi yanıma oturdu. Benim gördüğümü fark etmemişti. Ben ise gözlerimi ondan ayıramıyordum.
Defne neden ağlıyordu?
Neden Berdan'ın elini tutuyordu?
Ve Berdan neden onun yanında bu kadar huzursuz görünüyordu?
İçimde istemediğim bir merak oluştu. Zaten Defne'yi ilk gördüğüm andan beri sevmemiştim. Şimdi ise ondan daha da şüpheleniyordum. Berdan bir süre sessizce oturdu. Ben de hiçbir şey sormadım. Çünkü sorsam vereceği cevaptan korktuğumu kendime bile itiraf etmek istemiyordum
Nihayet düğün sona erdi.
Saatlerdir üzerimde duran gelinlik artık omuzlarıma ağırlık yapıyordu. Kınada takılanların üzerine bir o kadar daha altın takılmıştı. Boynum, kollarım ve saçlarım altınlarla doluydu. Ama hiçbirinin benim için anlamı yoktu. Ben yalnızca eve gitmek istiyordum.
Abim ve Asel kendi konaklarına gitmişlerdi. Ben ise Yavuzoğlu ailesiyle birlikte burada kalacaktım. Misafirler birer birer ayrıldı. Konağın içindeki gürültü azaldı. Berdan'ın babası da ailesini yanına alarak evden çıktı. Kapılar kapandı.
Ayak sesleri uzaklaştı. Ve koca konak bir anda sessizliğe gömüldü. Etrafa baktım. Az önce insanlarla dolup taşan avluda şimdi tek bir ses bile yoktu. Sonra başımı kaldırıp karşımdaki adama baktım.
Berdan.
O da bana bakıyordu. Artık burada kimse yoktu. Ne ailelerimiz...Ne misafirler... Ne de bizi birbirimizden uzak tutacak bir kalabalık.
Koca konakta yalnızca Berdan ve ben kalmıştık. Ve ilk kez, gerçekten karı koca olduğumuzu hissettim.
Bu evde beni bekleyen tek insan oydu.
Benim ise ondan başka gidecek hiçbir yerim yoktu.

