IV. Bölüm
Reyhani..
Yeni bir güne gözlerimi açmıştım. Yani kınamın olduğu güne...
İnsanın hayatında bazı sabahlar vardır. Gözlerini açtığında her şey aynı görünür ama sen artık aynı insan değilsindir. O sabah da öyleydi.
Pencereden süzülen güneş odama vuruyor, duvarların üzerinde ince bir aydınlık bırakıyordu. Dışarıdan kadınların konuşmaları, mutfaktan gelen tabak çanak sesleri duyuluyordu. Ev hareketlenmişti. Herkes bu akşam için hazırlık yapıyordu. Bir tek ben hazır değildim. Garip olan ise artık kızgın bile değildim.
O kadar çok duyguyu arka arkaya yaşamıştım ki hangisinin gerçek, hangisinin geçici olduğunu ayırt edemez olmuştum. Öfke, korku, çaresizlik, kırgınlık... Hepsi birbirine karışmış, sonunda geriye kocaman bir boşluk bırakmıştı.
Berdan iyi biri miydi?
Kötü biri miydi?
İstediği tek şey kardeşini korumak mıydı?
Ya o da benim gibi kardeşini korumak için bu evliliğe katlanıyorsa?
Belki de onun da bu evlilikten başka çaresi yoktu. Ama bütün bunlar, benim hayatımın başkasının kararlarıyla değiştiği gerçeğini değiştirmiyordu.
Ne kadar düşünürsem düşüneyim, bir cevaba ulaşamıyordum. Tam o sırada annemin aşağıdan gelen sesiyle düşüncelerim bölündü.
"Maral! Kızım, kahvaltıya gel!"
Gözlerimi birkaç saniye kapattım. "Geliyorum anne."
Yatağımdan kalkıp aynanın karşısına geçtim. Karşımdaki kıza baktım. Yüzümde uykusuzluğun bıraktığı hafif bir yorgunluk vardı. Bugün kınam vardı.
Yarın ise...
Yarın gelin olacaktım.
Ama sevdiğim bir adamın değil. Tanımaya bile fırsat bulamadığım bir adamın. Üstelik kendi isteğimle değil. Derin bir nefes alıp odadan çıktım.
Avluya indiğimde herkes sofraya oturmuştu. Her zamanki yerime, Aziz abimin yanına geçtim. Beni görür görmez saçlarımı okşadı. Ardından alnıma küçük bir öpücük kondurdu.
"Benim güzel kardeşim."
Sadece gülümsedim. Aziz abime kıyamıyordum.
Onun kocaman, yufka gibi bir yüreği vardı. Çocukluğumdan beri ne zaman başım sıkışsa arkamda durmuş, beni herkese karşı korumuştu. Birisi bana kötü bir söz söylese ilk karşısına dikilen o olurdu.
Ama ilk defa beni koruyamamıştı. Ve bunu gözlerinden anlayabiliyordum. Bana birkaç saniyeden uzun bakamıyordu.
Sanki gözlerimin içine baktığında kendi çaresizliğini görüyordu. Elini tuttum.
"Abim..."
Başını kaldırıp bana baktı. "Ne oldu güzelim?"
"Hiç." Söyleyecek çok şeyim vardı. Ama hiçbirini söyleyemedim.
Çünkü onun da benim kadar acı çektiğini biliyordum. Babam sessizce bizi izledikten sonra derin bir nefes aldı.
"Kızım..."
Başımı ona çevirdim.
"Eksiğin gediğin var mı? Bu akşam kına olacak."
Başımı iki yana salladım. "Yok babacığım."
Babam başını eğdi. "İyi."
Annem bir süre sessiz kaldı. Sonra içinden kopup gelen bir nefesle konuştu.
"Çok şükür... Her şeyimiz tamam bey." Sesi titriyordu. "Bir tek mutlulukları eksik evlatlarımın." Sofradaki herkes sustu.
Annem gözlerini önündeki tabağa dikti. "İki çocuğum var. İkisini de dünya gözüyle mutlu mesut evlilikler yaparken görecektim. Kızımı gelin ederken oynayacak, oğlumu evlendirirken gurur duyacaktım. Nasip böyleymiş." Sesi kırılmıştı.
Babamın çatalı elinden bıraktığını gördüm. Aziz abim başını önüne eğdi. Sofrada bir ölüm sessizliği oluştu. Babam daha fazla dayanamadı. Sandalyesini geri çekip ayağa kalktı. "Ben biraz dışarı çıkacağım."
Aziz abim de hemen peşinden kalktı. Babam avludan çıkarken arkasından baktım. İlk defa koskoca evimizin ne kadar küçük, ne kadar çaresiz kaldığını hissettim.
Annemin yanına gidip onu teselli edecek gücüm yoktu. Çünkü ben de teselliye muhtaçtım. Sessizce odama çıktım.
Saatler su gibi akıp geçmişti. Neredeyse akşam olmuştu. Konakta hummalı bir hazırlık vardı. Kadınların sesleri, mutfaktan gelen yemek kokuları, avluda bir yerlere taşınan sandalyeler...
Bu gece herkes için bir kutlamaydı. Benim içinse bir vedaydı. Kendi hayatıma...
Aynanın karşısında durup son kez kendime baktım. Bordo kınalığımı giymiştim. Elbisenin rengi üzerimde garip bir şekilde ağır ve asil duruyordu. Belime kadar uzanan saçlarımı maşalamış, önlerden birkaç tutamı tutturarak serbest bırakmıştım. Alnıma doğru düşen iki üç ince bukle yüzümü çevreliyordu.
Güzel görünüyordum. Hem de çok. Ama içimde zerre kadar sevinç yoktu. Elbisemin eteklerini düzelttim. Tam o sırada aklıma saçma bir düşünce geldi. Acaba Berdan beni böyle görse ne düşünürdü? Beni beğenir miydi?
Düşüncenin saçmalığı karşısında kaşlarımı çattım. "Ahh... Neler düşünüyorum ben böyle?" Aynadaki yansımama baktım. "Saçmalama Maral." Tam o sırada avludan yükselen davul sesiyle irkildim.
Gümbür gümbür...
Kalbim yerinden çıkacakmış gibi oldu. Pencereye koştum. Avluda insanlar toplanmıştı. Asel gelmişti.
Babam ve Aziz abim onu konaktan içeri getiriyordu. Kadınlar etrafını sarmış, davulun sesi avlunun taş duvarlarında yankılanıyordu. Gözlerim kalabalığın arasında birini aradı.
Berdan. Yoktu.
Kaşlarım istemsizce çatıldı. Neredeydi? Herkes buradaydı ama o yoktu.Tam pencerenin önünden ayrılacakken kapım çaldı.
"Gel."
Kapı yavaşça açıldı. Başımı çevirdiğim anda nefesim kesildi.
Berdan...
Kapının önünde öylece durmuş, bana bakıyordu. Üzerinde siyah bir takım elbise vardı. Gömleğinin yakası kusursuzdu, kravatı düzgünce bağlanmıştı. Saçları her zamanki gibi dağınık ama bir o kadar da özenliydi.
Fakat asıl dikkatimi çeken gözleriydi. Beni baştan aşağı süzüyordu. Ne söyleyeceğimi bilemedim.
"Aa... Sen miydin?" Sesim titredi. "Hoş geldin." Heyecandan kekelemiştim.
Berdan'ın dudaklarının kenarı belli belirsiz kıvrıldı. "Hoş bulduk, Maral." İçeri girdi. Aramızdaki mesafe gitgide azaldı.
Bir adım...
Bir adım daha...
Sonunda tam karşımda durdu. Ne yapıyordu bu adam?
Ve daha önemlisi...Benim kalbim neden böyle çarpıyordu? Berdan'ın parfümü odaya yayıldı. İstemeden derin bir nefes aldım. Berdan'ın kaşları hafifçe kalktı.
"Ne o?" Bakışlarını üzerimde gezdirdi. "Kokumu çok beğendin galiba?"
Hemen kendime geldim. "Ne beğeneceğim be!" Bir adım geri çekildim. "Ben senin kokunu..." Sözüm yarıda kaldı. Berdan'ın yüzündeki o kendinden emin ifade daha da belirginleşti
"O kadar derin nefes almana bakılırsa beğenmişsin."
"Ben..." Söz bulamıyordum. Sinirlenmek en kolayıydı. "Bana bak, Berdan Ağa!" Sesimi yükselttim. "Ben seninle isteyerek evlenmiyorum. Karın falan da olmayacağım. Benimle böyle konuşamazsın."
Yüzündeki ifade bir anda değişti. Bir saniye içinde önümdeydi. Elimden tutup beni geri çekti. Sırtım duvara değdiğinde nefesim kesildi.
Berdan'la aramızda neredeyse hiç mesafe kalmamıştı. Kalbim göğsümü dövüyordu. Gözlerimi ondan kaçırmak istedim ama başaramadım. Berdan'ın sesi alçaldı.
"Bana bak, kızım."
Gözlerimi gözlerine çevirdim.
"Sen bu saatten sonra benim karımsın."
Dişlerimi sıktım. "Ben senin karın olmayacağım."
Berdan'ın çenesi gerildi. "Sen yarın düğünden sonra ne olacağını sanıyorsun?"
Cevap vermedim.
"Bu evliliği oyun falan mı zannettin?" Sesi sertti. "Kızım, biz birbirimize mecburuz. Yarından sonra da karı koca olacağız. Sen istesen de istemesen de."
O cümle içimde bir yerlere saplandı. İstesen de istemesen de...
Berdan birkaç saniye daha yüzüme baktı. Sonra sanki söylediklerinin ağırlığını kendisi de fark etmiş gibi bir anda geri çekildi. Kravatını düzeltti. Derin bir nefes aldı. Bakışlarını kaçırdı. "Her neyse..." Sesi bu kez daha sakindi. "Hadi aşağı inelim. Bizi bekliyorlar."
Ben hâlâ duvara yaslanmıştım. Ağlamamak için dudaklarımı birbirine bastırdım. Berdan kapıya doğru yürüdü. Sonra durdu. Kolunu bana doğru uzattı.
Bir süre o kola baktım. Sonra hiçbir şey söylemeden koluna girdim. Birlikte odadan çıktık. Koridorda yan yana yürürken tek bir düşünce zihnimde dönüp duruyordu.
Ne yani? Yarın ben istemesem bile benimle birlikte mi olacaktı?
Üstelik ikimiz de birbirimizi sevmiyorken...
Kına gecesi başladığında avlu ışıklarla dolmuştu. Kadınların renkli kıyafetleri, genç kızların kahkahaları, davulun ritmi ve arada yükselen zılgıt sesleri geceyi dolduruyordu.
Herkes mutluydu. En azından öyle görünüyordu. Kınalar yakıldı. Oyunlar oynandı. Takılar takıldı. Boynum, bileklerim, parmaklarım altınlarla dolmuştu.
Gülümsemeye çalışıyor, gelenleri karşılıyor, söylenenlere cevap veriyordum. Ama gözlerim istemsizce sürekli onu arıyordu.
Berdan'ı.
Her gördüğümde de kalbim anlamsızca hızlanıyordu. Bu adamdan nefret etmem gerekiyordu. Ama neden her baktığımda içimde başka bir şey kıpırdanıyordu?
Gece ilerledikçe yorgunluğum da arttı. Tam kınanın sona erdiğini düşünüp rahatlayacağım sırada Mustafa abi kalabalığın arasından ortaya çıktı.
"Eyyy ahali!"
Herkes ona döndü.
"Bugün benim en mutlu günüm!"
Kahkahalar yükseldi. Mustafa abi elini Berdan'a doğru uzattı.
"Gardaşım, gel yanıma." Mustafa abi ikimize bakıp sırıttı.
"Bacım, sen de gel."
Berdan'ın sağında, Mustafa abinin solunda yerimi aldım. Mustafa abi ellerini birbirine vurdu. "Bu güzel günü Reyhani oynamadan bitirtmem!"
Kalabalıktan alkış sesleri yükseldi. Sonra bana döndü. "Maral bacım, duyduk ki Mardin'in en güzel Reyhani'sini sen oynarmışsın."
Gülümsedim. "Kim demiş?"
"Kim söyleyecek? Herkes söylüyor."
Başımı iki yana sallayarak güldüm.
Mustafa abi Berdan'a döndü. "Sen de biliyorsundur herhalde?"
Berdan'ın bakışları bana kaydı. "Biliyorum."
Tek kelimeydi. Ama nedense o tek kelime bile içimi titretti.
Mustafa abi ellerini havaya kaldırdı. "E hadi bakalım! Oynayın da görelim."
Müzik başladı. İlk adımı attığım anda üzerimdeki bütün ağırlık sanki birkaç dakikalığına kayboldu.
Reyhani...
Çocukluğumdan beri severdim.
Müziğin ritmine ayak uydurdukça kendimi yeniden buluyor gibiydim. Berdan da en az benim kadar iyiydi.
Birbirimizin hareketlerini takip ediyor, bazen aynı anda dönüyor, bazen birbirimize yaklaşıyorduk. Her yaklaştığında kalbim hızlanıyordu.
Berdan ise yüzündeki sert ifadeyi korumaya çalışıyordu. Ama gözleri onu ele veriyordu. Bazen bana bakarken yüzündeki o sertlik kayboluyordu. Bir anlığına...
Sadece bir anlığına...
Sanki karşında zorla evlendirileceği kadın değil de gerçekten görmek istediği biri varmış gibi bakıyordu. İşte o bakışlar kafamı daha da karıştırıyordu.
Belki de yanılmıştım. Belki Berdan'ın içinde gerçekten başka bir adam vardı. Dışarıdan sert, öfkeli ve acımasız görünen ama içinde bir yerlerde yumuşak kalmayı başarabilmiş bir adam...
Müzik yavaşladı. Son adımlarda birbirimize yaklaştık. Gözlerimiz buluştu.
Bir an...
Sadece bir an...
Avludaki yüzlerce insan yok oldu sanki.
Davulun sesi uzaklaştı. Konuşmalar sustu. Sadece onun gözlerini gördüm. Ve o da gözlerini benden ayırmadı. Sonra müzik bitti. Avluyu dolduran alkışlarla ikimiz de aynı anda irkildik. Berdan bakışlarını kaçırdı. Ben de derin bir nefes aldım. Ne yaşadığımı anlayamıyordum. Ama bir şeyden emindim. Bu adamdan uzak durmaya çalıştıkça ona biraz daha yaklaşıyordum.
Sonunda kına gecesi de bittiİnsanlar birer birer evlerine dağıldı. Avlu sessizleşti. Davulun sesi kesildi. Kahkahaların yerini gecenin sessizliği aldı. Ben de odama çıktım. Kapıyı kapattığım anda bütün gün boyunca üzerimde tuttuğum güçlü kadın maskesi yüzümden düştü.
Kınalığımla yatağın üzerine oturdum. Sonra kendimi yavaşça yatağa bıraktım. Tavanı izlerken kulaklarımda hâlâ onun sesi yankılanıyordu.
"Yarın karım olacaksın."
Gözlerimi kapattım.
Yarın...
Yarın hayatımın en uzun günü olacaktı. Ve ben, beni istemediğimi bile bile bir adamın karısı olacaktım. Ama içimde beni asıl korkutan başka bir şey vardı. Berdan'ın söylediği sözler değildi.
Reyhani sırasında gözlerime baktığı o birkaç saniyeydi.
Çünkü ilk kez...
Onun da bu evlilikten benim kadar korkuyor olabileceğini düşünmüştüm. Ve eğer gerçekten öyleyse...
Bizi birbirimize bağlayan şey sadece bir zorunluluk değilse...
O zaman yarın ne olacaktı?
Gözlerimi açtım. Kalbim yine hızlanmıştı."Ben ne yapıyorum?" Fısıltım odanın sessizliğinde kayboldu. Cevabını ise bilmiyordum.
Tek bildiğim...Yarın gelin olacaktım.
Ve hayatımın geri kalanını değiştirecek adam, birkaç kapı ötede uyuyordu.

