III. Bölüm
İstenmeyen Gelin
Sabahın ilk ışıkları daha şehrin üzerine tam olarak düşmeden annemle birlikte evden çıktık. Çarşıya erkenden gitmemizin sebebi yalnızca alışverişi bir an önce bitirmek değildi. İçimde, gün boyunca karşılaşacağım insanlara ve yaşayacağım şeylere dair açıklayamadığım bir huzursuzluk vardı.
Bugün düğün ve kına için eksik kalan her şey tamamlanacaktı.
Berdan'ın annesi Sultan Hanım ve Asel de bize katılacaktı. Bir çeyizci dükkânında buluşacaktık. Annem yol boyunca alışveriş listesine göz gezdirip neleri almamız gerektiğini anlatırken ben camdan dışarı bakıyor, söylediklerinin çoğunu duymuyordum bile. Düşüncelerim tek bir yerde takılıp kalmıştı.
Birkaç gün sonra Berdan Yavuzoğlu'nun karısı olacaktım.
Hâlâ bunu düşündüğümde içimde tuhaf bir boşluk oluşuyordu. İnsan, hayatının geri kalanını geçireceği kişiyi seçemediğinde evlilik neye dönüşürdü? Bir anlaşmaya mı? Bir mecburiyete mi? Yoksa iki yabancının aynı çatı altında yaşamaya zorlanmasına mı?
Çeyizci dükkânına girdiğimizde düşüncelerimden sıyrıldım. İçerisi rengârenk kumaşlar, işlemeli örtüler ve raflara dizilmiş çeyizliklerle doluydu. Daha kapıdan girer girmez gözlerim Sultan Hanım'ı buldu.
Bizi bekliyordu. Her zamanki gibi yüzünde en ufak bir tebessüm yoktu. Bizi görür görmez kısa bir selam verdi. Ardından arkasında duran genç kıza döndü.
Kız yaklaşık yirmi beş yaşlarındaydı. Boyu bir altmış civarında, sarı saçları omuzlarına dökülüyordu. Yeşil gözleri dikkat çekiciydi. İlk bakışta bile yüz hatlarında Berdan'a benzeyen bir şey olduğunu fark etmiştim.
Sultan Hanım elini ona doğru uzattı. "Sizi güzeller güzeli yeğenimle tanıştırayım. Adı Defne. Bugün o da bize katılacak."
Defne anneme doğru ilerleyip elini öptü. "Memnun oldum."
Ardından bana döndü. Elini uzatırken yüzünde nazik görünmeye çalışan ama gözlerine ulaşmayan bir gülümseme vardı.
"Ben Defne."
Elini sıktım. "Maral Aras. Tanıştığımıza memnun oldum."
Defne'nin bakışları üzerimde birkaç saniye dolaştı. "Demek Berdan'ın karısı sen olacaksın."
Karısı.
Bu kelimeyi onun ağzından duymak bile içimi huzursuz etmeye yetmişti.
"Öyle görünüyor."
Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı. "İlginç."
"Nesi ilginç?"
"Hiç." Omuz silkti. "Berdan'ın nasıl birini tercih edeceğini hep merak etmişimdir."
Sözlerinin altında sakladığı anlamı anlamamak mümkün değildi. Ben cevap vermemeyi tercih ettim. Bugünün kavgasını daha başlamadan çıkarmaya niyetim yoktu.
Ama Defne'nin susmaya niyeti olmadığı daha ilk dakikadan belliydi.
Saatler boyunca dükkân dükkân dolaştık. Havlu, örtü, çarşaf, çeşitli çeyizlikler, kına için alınacak eşyalar derken liste uzayıp gitti. Sultan Hanım ne seçsem bir kusur buluyor, Defne ise araya girip iğneleyici cümleler kuruyordu.
Bir ara elimde tuttuğum işlemeli bir örtüyü gösterdim. "Bu güzelmiş."
Sultan Hanım daha bana bakmadan cevap verdi. "Bizim eve uygun olmaz."
Elimdeki örtüye baktım. "Tamam." Başka bir şey seçtim. "Bu nasıl?"
"Onu da beğenmedim."
Bir süre sonra elim hiçbir şeye gitmez olmuştu. Ne seçsem yanlış, ne söylesem gereksizdi.
Neyse ki sonunda sıra bindallı ve gelinlik seçimine geldi. İçimden derin bir nefes aldım. Bir an önce üzerime uyan ilk bindallıyı ve gelinliği alıp buradan uzaklaşmak istiyordum.
Bordo renkli, altın işlemeleri ışık vurdukça parlayan bir bindallı gördüğümde gözlerim istemsizce ona takıldı.
"Şunu deneyeceğim."
Kimseye cevap hakkı vermeden bindallıyı alıp kabine girdim. Kumaşı üzerime geçirdiğimde aynadaki görüntüme birkaç saniye bakakaldım. Bordo ve altın...
Kınaya gidecek bir gelinin üzerinde olması gerektiği kadar gösterişliydi. Ama aynadaki kızın gözlerinde gelin olacak bir kadının heyecanı yoktu.
Sadece kabullenmişlik vardı. Yan kabinden Asel'in sesi geliyordu.
"Maral, sen de bindallını giydin mi?"
"Evet."
"Ben de birazdan çıkıyorum." Kısa süre sonra kabinden çıktım.
Asel de aynı anda dışarı çıktı. Üzerindeki yeşil bindallı ve beyaz astarlı içliği ona gerçekten çok yakışmıştı. Karnının hafifçe belirginleşmesi dikkatimi çekti.
Abim'in çocuğunu taşıyordu.
Bu düşünce içimde hâlâ acı bir şey uyandırıyordu. Fakat Asel'in yüzündeki masum heyecanı görünce ona duyduğum öfke biraz olsun hafifledi. Asel gözlerini benden ayırmadan gülümsedi.
"Maral..." Bir adım yaklaştı.
"Çok güzel olmuşsun."
İstemeden gülümsedim. "Sen de çok güzel olmuşsun."
"Abim sana bayılacak."
Tam o sırada Defne'nin sesi duyuldu.
"Berdan bordo rengini sevmez, Asel."
Asel kaşlarını çatıp ona baktı.
"Ne olmuş? Rengi Berdan mı giyecek?" Dedim. Defne'nin yüzündeki gülümseme kayboldu.
"Asıl mesele o değil."
Asel bu kez bana dönüp omuz silkti. "Maral'ın şu güzelliğine baksana. Hangi rengi giyse Berdan ona hayran kalır."
Defne'nin gözlerindeki rahatsızlığı açıkça görebiliyordum. Demek ki yanılmamıştım. Benimle gerçekten bir derdi vardı.
Tam o sırada Sultan Hanım'ın sert sesi dükkânın içinde yankılandı.
"Neyse ne! Sanki aşk evliliği yapıyormuşsunuz gibi konuşmayın."
Herkes sustu. Sultan Hanım bakışlarını önce bana, sonra Asel'e çevirdi.
"Kimsenin kimseyi istemediği belli. Gelinliklerinizi seçin de bir an önce gidelim."
Sözleri göğsümün ortasına oturdu. Kimsenin kimseyi istemediği belli...
Ne kadar kolay söylüyordu. Sanki benim hayatım, başkalarının karar verdiği bir alışveriş listesinden ibaretti.
Hiçbir şey söylemeden tekrar kabine girdim. Perdeyi üzerime çektim. Ve o an gözlerimden birkaç damla yaş süzüldü. Hemen sildim.
Ağlamayacaktım.
Ama insan bazen en çok güçlü kalmaya çalışırken kırılıyordu. Ben ne yaşıyordum böyle?
İstenmediğim bir eve, istemediğim bir adama gelin gidiyordum. Üstelik bunu herkesin yüzüme söylemesinden bile kaçamıyordum. Kabinin kapısı hafifçe aralandı. Çalışan kız içeri girdi.
"Hanımefendi, gelinliği deneyebilirsiniz."
"Teşekkür ederim." Hızla kendimi toparladım.
Gelinliği elime aldığımda kumaşının yumuşaklığı parmaklarımın arasından kayıp gitti. Helen modeldi. V yakalı, askılı ve eteği uçuş uçuştu. Üzerime geçirdiğimde aynaya baktım. Bir gelin gibi görünüyordum.
Ama kendimi gelin gibi hissetmiyordum. Daha çok başkasının hayatına giydirilmiş bir elbisenin içindeydim.
Kabinden çıktığımda herkesin bana bakacağını düşündüm. Fakat çıkmadım. Gelinliği üzerimden çıkarıp kendi kıyafetlerimi giydim. Kabinden çıktığımda Sultan Hanım hemen sordu.
"Neden giymedin gelinliği? Ne yapıyorsun bir saattir içeride?"
Yüzüne baktım. Bu kez sesimde titreme yoktu. "Dediğiniz gibi, Sultan Hanım. Kimse kimseyi istemiyor." Bir an sustum. "Bu yüzden gelinliğimi seçmenize de gerek yok. Ben kararımı verdim."
Sultan Hanım'ın yüzü gerildi. Annem hemen yanıma gelip koluma dokundu.
"Kızım, yapma böyle. Onlar için de zor bir durum."
Annemin gözlerine baktım. "Benim için kolay mı sanıyorsun?"
Sesimi yükseltmedim ama kelimelerim sert çıkmıştı. Annem sustu. O sırada gözüm Asel'e takıldı.
Balon etekli bir gelinlik seçmişti. Üzerinde gerçekten çok güzel duruyordu. Bir an onu izledim. Sonra bakışlarımı kaçırdım. Artık burada bir dakika daha kalmak istemiyordum.
"Asel üstünü değiştirene kadar ben aşağıda bekliyorum." Cevaplarını beklemeden dükkândan çıktım.
Dışarıdaki serin hava yüzüme çarptığında derin bir nefes aldım. Tam o sırada telefonum çaldı.
Çantamın içinde telefonu ararken hızlı adımlarla yürüyordum. Ve sonra...Birine çarptım.
Telefonu düşürmemek için son anda yakaladım. Başımı kaldırdığımda karşımdaki kişiyi görünce olduğum yerde kaldım.
Berdan.
Lacivert gömleğinin kollarını dirseklerine kadar sıvamıştı. Yüzündeki ifade her zamanki kadar kendinden emindi.
Bana birkaç saniye baktı. Sonra kaşlarını kaldırdı. "Nereye gidiyorsun böyle aceleyle, Maral Yavuzoğlu?"
"Yavuzoğlu deme bana."
"Niye?"
"Çünkü daha değilim."
Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme oluştu. "Az kaldı."
"Sana ne?" Bir adım geri çekildim. "Senin ne işin var burada?"
Bana dikkatle baktı. Sonra yüzündeki ifade değişti. "Sen ağladın mı?"
"Hayır."
"Gözlerin kızarmış."
"Dedim ya, ağlamadım."
"Maral..."
"Ne?"
"Bir şey mi oldu içeride?"
"Hayır."
"Bakışından hiç öyle görünmüyor."
"Bir şey yok dedim."
Berdan birkaç saniye sustu. "Sen ne atarlı şeysin..."
Tam o sırada Sultan Hanım'ın sesi duyuldu. "Oğlum, hoş geldin."
Berdan arkasını dönüp annesine baktı. "Hoş bulduk anne."
Sultan Hanım yanımıza geldi. "Biz de seni bekliyorduk. Bak, Defne de burada. Neden geç kaldın?"
"İşlerim ancak bitti." Berdan'ın bakışları Defne'ye kaydı.
"Hoş geldin, Defne."
Defne'nin yüzü bir anda aydınlandı. "Hoş buldum, Berdan."
Bir sonraki hareketi beni hazırlıksız yakaladı. Defne Berdan'a sarılıp yanağından öptü. Ben istemsizce gözlerimi başka tarafa çevirdim. Neden içimde böyle anlamsız bir sıkıntı oluştuğunu anlamıyordum. Sonuçta Berdan'la evlenmek istemiyordum. Onun kiminle konuştuğu ya da kime sarıldığı beni ilgilendirmemeliydi.
Öyleyse neden canım sıkılmıştı?
Berdan etrafa bakındı. "Ne yaptınız? Bitti mi işiniz?"
Sultan Hanım başını salladı. "Bitti oğlum, bitti. Hadi gidelim."
Berdan annesine döndü. "Anne, siz şoförle geçin. Ben Zeynep Hanım'la Maral'ı bırakacağım."
Annem şaşkınlıkla ona baktı. "Gerek yok evladım, biz gideriz."
"Olmaz."
Berdan'ın sesi sakindi ama itiraz kabul etmeyecek kadar netti. Sonra bana döndü.
"Gel."
"Ben kendim giderim."
"Maral."
Bakışları sertleşti. "Gel."
İçimden söylenerek arabaya doğru yürüdüm. Berdan belimden hafifçe tutarak beni arabaya yönlendirdi. Dokunuşuyla irkildim ama bir şey söylemedim. Ön koltuğun kapısını açtı.
"Bin."
Bana bakarak bekledi. İstemeyerek koltuğa oturdum. Ardından annemin binmesi için arka kapıyı açtı. Konağa kadar arabada tek kelime konuşulmadı.
Ben camdan dışarı bakarken zihnimde gün boyunca yaşananlar dönüp duruyordu.
Defne'nin bakışları...
Sultan Hanım'ın sözleri...
Berdan'ın "kimsenin seni ağlatmasına izin vermeyeceğim" der gibi bakan gözleri...
Bütün bunlar birbirine karışıyordu. Konağın önüne geldiğimizde annem arabadan indi.
Ben de teşekkür edip kapıyı açmak üzereyken Berdan'ın sesiyle durdum.
"Maral."
Ona döndüm.
"Bir saniye bekler misin?"
Sonra anneme baktı.
"Zeynep Hanım, müsaadenizle biz beş dakika konuşabilir miyiz?"
Annem hafifçe gülümsedi.
"Tabii çocuğum. Konuşun."
Arabadan indi. Kapı kapandığında içeride yalnız kaldık. Berdan derin bir nefes aldı. Bir süre direksiyona baktı. Sonra yüzünü bana çevirdi.
"Bak Maral..." Sesindeki sertlik gitmişti. "Sen artık bir Yavuzoğlu ve benim karım olacaksın."
Gözlerimi ondan kaçırmadım.
"Kimsenin seni ağlatmasına izin vermeyeceğim."
Kalbim bir anlığına tekledi sanki. Berdan devam etti.
"Beni istemediğinin farkındayım. Benim de seni bu şekilde hayatıma almak gibi bir planım yoktu." Gözleri gözlerime sabitlendi.
"İkimiz de mecbur olduğumuz için bu durumu kabul ettik." Derin bir nefes aldı. "Daha evlenmeden birbirimizin hayatını zehir etmeyelim. Olur mu?"
Ne diyeceğimi bilemedim. Karşımda istendiğimiz gün gördüğüm o soğuk, ruhsuz Berdan Ağa yoktu. Onun yerine ilk defa gerçekten beni anlamaya çalışan bir adam vardı. Gözlerinde öfke değil, garip bir sakinlik vardı.
Belki de ilk kez onun da bu evlilikten en az benim kadar memnuniyetsiz olduğunu görüyordum.
"Evet." Sesim beklediğimden daha yumuşak çıktı. "Haklısın." Bir an durdum. "Birbirimize hayatı zehir etmenin anlamı yok." Sonra gözlerimi kaçırmadan ekledim: "Ama bunu bana söylediğin gibi ailene de söylersen iyi olur."
Berdan'ın yüzündeki ifade değişti. Bir şey söylemek için ağzını açtı. Ama fırsat vermedim. Kapıyı açıp arabadan indim. Arkamdan seslenmedi. Ben de dönüp bakmadım.
Konağın kapısından içeri girdiğimde kalbim hâlâ hızlı atıyordu. Merdivenleri hızla çıktım. Odaya girip kapıyı kapattım. Sırtımı kapıya yasladım. Gözlerimi kapattım. Bugün bir kez daha anladım ki bu evlilik yalnızca iki insanın hayatını değil, iki ailenin bütün hesaplarını da birbirine bağlayacaktı. Ve ben, o hesapların ortasında kalmıştım. Fakat en çok da Berdan'ın son söyledikleri zihnimde yankılanıyordu.
"Kimsenin seni ağlatmasına izin vermeyeceğim."
İlk defa...Berdan'ın yanında kendimi tamamen yalnız hissetmemiştim.
Bu düşünce ise beni, Sultan Hanım'ın sözlerinden çok daha fazla korkutmuştu.

