II. Bölüm
Bir Kahve, Bir Söz
Aynadaki görüntüme bir kez daha baktım.
Siyah, omuzları açık, kollarında zarif dantel detayları bulunan ve dizlerimin biraz üzerinde biten elbisem üzerimde ağır bir yas gibi duruyordu. Siyah topuklu ayakkabılarım ayaklarımı olduğundan daha uzun gösteriyor, ensemde topladığım dağınık topuzdan kurtulan birkaç kıvırcık saç teli yüzümün kenarlarına düşüyordu. Gözlerimdeki yorgunluğu saklamak için yaptığım koyu makyaj bile içimdeki korkuyu gizlemeye yetmiyordu.
Dudaklarımı birbirine bastırıp derin bir nefes aldım. İşte tamam. Hayatımın değişeceği geceye hazırdım.
Belki de bir insanın hayatı, tek bir gecede bu kadar kolay değişmemeliydi. Birkaç saat önce hâlâ kendi hayatının sahibi olan bir kızken şimdi başkalarının verdiği kararların ortasında kalmıştım. Ne istediğimi soran olmamıştı. Ne hissettiğimi merak eden de...
Ama ağlamayacaktım. En azından onların karşısında. Aynadan gözlerimi kaçırıp kapıya yöneldim.
Koridora çıktığımda konağın içindeki hareketlilik daha da belirginleşmişti. Uzaklardan gelen konuşma sesleri, tabak çanak seslerine karışıyor, avludan yükselen kahkahalar duvarlarda yankılanıyordu.
Misafirler çoktan gelmişti.
Avluda oturmuş, sanki burada benim hayatımın paramparça oluşunu değil de sıradan bir akşamı konuşuyormuş gibi sohbet ediyorlardı.
Merdivenlerden aşağı inerken her adımda kalbimin biraz daha hızlı attığını hissediyordum.
Avluya açılan kapının önünde durdum. Başım kendiliğinden öne eğilmişti. Bir an durup kendime baktım.
Neden başımı eğiyordum? Suçlu olan ben değildim.
Ben kimseyi kandırmamış, kimsenin hayatını mahvetmemiş, kimsenin arkasından iş çevirmemiştim. Buna rağmen sanki bütün bu insanların karşısında hesap vermesi gereken kişi bendim.
Çenemi kaldırdım.
Hayır.
Başımı eğmeyecektim. Dimdik duracaktım.
Onlara Maral Aras'ın kim olduğunu gösterecektim.
Topuklarımın çıkardığı sesler avlunun sessizliğine karışırken ağır adımlarla ilerlemeye başladım.
İlk birkaç adımda kimse bana dönüp bakmadı. Sonra... Bir çift göz üzerime dikildi.
Berdan.
Göz göze geldiğimiz anda bakışlarını kaçırmadı. Baştan aşağı beni süzdü. Öyle sıradan bir bakış değildi bu. Elbisemden ayakkabılarıma, saçlarımdan yüzüme kadar her ayrıntıyı inceliyormuş gibi dikkatle baktı.
Ben de gözlerimi ondan ayırmadım. Ne düşündüğünü anlamaya çalışıyordum.
Tam o sırada, sanki yaptığı şeyin farkına varmış gibi birden irkildi. Oturduğu yerde kendine çeki düzen verdi ve bakışlarını başka tarafa çevirdi.
İçimde anlamsız bir huzursuzluk oluştu. Gözlerimi ondan çekip avlunun diğer tarafına çevirdim. Asel ve abim yan yana oturuyorlardı. İkisi de başlarını yerden kaldırmıyordu.
Asel'in yüzüne baktığımda içim burkuldu. Gözleri şişmiş, yüzü solmuştu. Ağlamaktan perişan olmuş gibiydi.
Belki pişmandı.
Ama pişmanlık, benim hayatımı geri getirmeyecekti.
Berdan'ın babası Salim Bey beni fark ettiğinde yüzünde sıcak bir gülümsemeyle ayağa kalktı.
"Hoş geldin kızım. Gel, annenle babanın elini öp."
O sesle irkildim. Bir an olduğum yerde kaldım. Sonra ağır adımlarla ilerleyip önce Salim Bey'in, ardından Sultan Hanım'ın elini öptüm.
Salim Bey'in bakışlarında babacan bir sıcaklık vardı. Fakat eşi Sultan Hanım'ın gözlerinde aynı sıcaklığı göremiyordum. İğneleyici bakışlarını üzerimde gezdiriyor, sanki beni daha ilk andan itibaren tartıyordu.
Yerime oturmak üzereyken Salim Bey söze başladı. "Mehmet Bey..."
Babam başını kaldırıp ona baktı.
"Gençler büyük bir hata yapmış. Ne kendilerini ne de kardeşlerini düşünmüşler. Töremiz gereği bunun bir bedeli var. Ya ölüm... ya da berdel."
Avludaki konuşmalar bir anda kesildi. Herkes onları dinliyordu. Ben ise sanki birazdan duyacağım şeyin ne olduğunu çoktan biliyordum.
Salim Bey devam etti.
"Evlatlarımızı toprağa koymak bize yakışmaz. Allah'ın emri, Peygamber'in kavliyle kızın Maral'ı oğlum Berdan'a istiyorum."
Sanki göğsümün ortasına ağır bir taş bırakılmıştı.
Allah'ın emri...
Peygamber'in kavli...
Ne kadar güzel kelimelerdi. Ama benim için anlamı tek bir şeydi.
Evlenmek zorundaydım.
Babam hiç düşünmeden cevap verdi.
"Verdim gitti."
O adar kolay söylemişti ki...Sanki verdiği şey ben değilmişim gibi. Sanki bir insanın hayatı, bir cümleyle başkasına teslim edilebilirmiş gibi.
Babam bana döndü. "Maral kızım, sor bakalım misafirlerimiz kahvelerini nasıl içer."
Dudaklarımı birbirine bastırdım.
"Tabii."
Tek tek herkese kahvelerini nasıl içtiklerini sormaya başladım. Kimin şekersiz, kimin orta, kimin şekerli istediğini aklımda tutmaya çalışırken aslında hiçbirini dinlemiyordum.
Kulaklarım uğulduyordu. Kalbim göğsümden çıkacakmış gibi atıyordu. Bir süre sonra kendimi mutfağa attım. Kapıyı arkamdan kapattığım anda derin bir nefes verdim.
Sanki bütün gece nefesimi tutmuşum gibi...
Hizmetliler kahveleri hazırlarken ben tezgâha yaslanmış, ellerimin titremesini durdurmaya çalışıyordum. Tam o sırada arkamdan gelen ayak seslerini duydum.
Asel. Yanıma geldi. Hiçbir şey söylemeden ellerimi tuttu. Gözleri yeniden dolmuştu.
"Maral..."
Sesindeki titreme içimdeki öfkeyi daha da büyüttü.
"Ben çok özür dilerim. Biz böyle olsun istemedik."
Ellerimi onun ellerinden çekmedim ama yüzüne de bakmadım.
"Ama oldu."
Sesim sandığımdan daha sert çıkmıştı.
"Asel, sizin böyle olsun istememenizin hiçbir anlamı yok. Oldu. Sizin hatanızın bedelini ben ve Berdan ödüyoruz."
Asel'in gözlerinden yaşlar süzüldü.
"Biz de çok korktuk."
"Ben korkmuyorum mu sanıyorsun?" Bu kez ona döndüm.
"Ben daha dün hayatımda ilk kez gördüğüm bir adamla evlendiriliyorum. Üstelik bunu kendi isteğimle yapmıyorum. Hayatımı mahvettiniz. İkimizin de hayatını değiştirdiniz. Sırf kendi hatanızın bedelini ödememek için."
"Maral, lütfen..."
"Çok bencilsiniz."
Asel ağlamaya başladı. Bir an içimdeki öfkenin yerini suçluluk aldı.
"Tamam..." Sesimi biraz yumuşattım. "Yeter, ağlama."
Gözyaşlarını elleriyle silmeye çalıştı.
"Durumunu biliyorum. Kendini üzme. Ama bilin ki sizi affedecek değilim. En azından şu an değil. Çünkü hayatımı altüst ettiniz."
Tam o anda mutfakta bir öksürük sesi duyuldu. İkimiz de sustuk. Başımı kapıya çevirdiğimde onu gördüm.
Berdan.
Kapının eşiğinde durmuş, bizi dinliyordu. Yüzündeki ifade sertti. Çenesindeki kaslar gerilmiş, gözleri öfkeyle parlıyordu.
Asel hemen başını eğdi. Berdan'ın bakışları bana çevrildi.
"Herkes dışarı çıksın."
Sesi o kadar sertti ki mutfaktaki herkes bir anda hareketlendi. Hizmetliler başlarını öne eğerek dışarı çıktı. Asel de yanımdan geçip kapıya yöneldi.
Berdan'la göz göze geldiğimizde içimde kötü bir his oluştu. Kapı kapandı. Baş başa kalmıştık. Berdan ağır adımlarla üzerime doğru yürümeye başladı.
Bir adım.
Bir adım daha.
Ben ise her adımında geriye çekiliyordum.
"Berdan..." Sesim istemsizce titredi. O durmadı.
Sırtım tezgâha yaklaşınca daha fazla geri gidemeyeceğimi anladım. Tam o sırada ayağım mutfaktaki küçük basamağa takıldı.
"Ah!" Dengemi kaybedip geriye doğru sendeledim. Küçük bir çığlık attığım anda bir kol belime uzandı. Beni düşmeden yakaladı.
Bir saniye boyunca göz göze kaldık. Sonra beni kendine çekti.
Kalbim hızla çarpmaya başladı ama korktuğumu belli etmek istemiyordum. Berdan'ın yüzü yüzüme çok yakındı.
"Demek hayatın mahvoldu, ha?"
Sesindeki alay beni kendime getirdi. Omuzlarından iterek kendimi ondan kurtardım.
"Evet, mahvoldu!" Sesim mutfağın içinde yankılandı.
"Daha dün hayatımda ilk kez gördüğüm bir adamla, hem de zorla evlendiriliyorum. Sence bu mutlu olmak için harika bir sebep mi?"
Dudaklarının kenarında alaycı bir gülümseme belirdi. "Mardin'in en büyük aşiretine gelin geliyorsun." Bir adım yaklaştı. "Hem de benimle evleniyorsun."
Gözlerimi kıstım.
"Bundan daha güzel ne olabilir?"
Kısa bir kahkaha attım. "Sen kendini ne zannediyorsun?"
Sözler ağzımdan dökülürken öfkeden ellerim titriyordu. "Seninle evlensem bile asla senin karın olmayacağım. Sevmediğim bir adamı kendime koca yapacak değilim."
Gülümsemesi kayboldu. Öfkeyle mutfak tezgâhından ayrıldı ve yanıma geldi. Bir anda kolumu kavradı. Parmaklarının baskısını hissedebiliyordum.
"Buna ancak ben karar veririm." Gözleri gözlerime kilitlenmişti. "Karım olmanı istersem olursun." Bir an sustu. Sonra yüzünde küçümseyici bir ifade belirdi.
"Ama sana bir iyi haber vereyim. Senin gibi birini Asel olmasa değil konağıma hanım, evime hizmetçi bile almam." Dedi.
Gözlerim büyüdü.
"Kuma geldikten sonra belki hizmetçilik yaparsın."
Kolumu sertçe çekip elinden kurtardım. Yüzüne bakarken öfkemden ne söyleyeceğimi bilemedim. O ise hiçbir şey olmamış gibi arkasını dönüp mutfaktan çıktı. Kapı kapandığında birkaç saniye boyunca olduğum yerde kaldım.
Neler demişti bana?
Hizmetçi...
Kuma...
Kendini gerçekten kim sanıyordu? Öfkeyle mutfak dolabına tekme attım.
"Hizmetçi, öyle mi?" Dişlerimi sıktım. "Ben sana gösteririm."
Hizmetliler yeniden içeri girdiğinde yüzümdeki öfkeyi gizleyip kendimi toparladım. Hazırlanan kahveleri tek tek tepsiye dizdim. Tepsiyi elime aldığımda içimde küçük, yaramaz bir fikir belirdi.
Avluya çıktım. Herkese kahvelerini dağıtmaya başladım. En sona onu bıraktım.
Berdan Ağa...
Tepsiyi onun önüne uzattım. Hâlâ bana bakmamaya çalışıyordu. Fincana uzandığı anda bileğimi hafifçe oynattım. Kahve doğrudan üzerine döküldü.
"Hayy! Yandım!" diye bağırarak ayağa fırladı.
Ben ise yüzüme masum bir ifade yerleştirdim. "Çok affedersin Berdan Ağa. İyi misin? Elimden kaydı bir an."
Bana öyle bir baktı ki içimden kahkaha atmak geldi. Ama tuttum.
"Tuvalet nerede?"
"Ben göstereyim." Önden yürüdüm.
Tuvaletin önüne geldiğimizde beni bir anda kenara çekip içeri girdi. Ben de kapının önünde beklemeye başladım. Birkaç dakika sonra kapı açıldı. Tam karşısına dikildim.Gözlerinin içine baktım.
Ben bir yetmiş boyundaydım ama o yine de benden uzundu. Bana bakabilmek için başını hafifçe eğmesi yetiyordu. Fakat az önceki öfkeli hâlinden eser yoktu.
Bu kez yüzünde daha sakin, hatta anlam veremediğim bir ifade vardı. "Ben senin bildiğin kızlara benzemem." Sesim kararlıydı. "Beni tehdit edip kaçamazsın. Benim hanım olarak girdiğim konağa başka bir kadını getiremezsin."
Berdan kaşını kaldırdı. Ben devam ettim.
"Ha, 'Ben yine de getiririm.' dersen..." Bir adım yaklaştım. "Mardin'in en büyük boşanmış aşiret ağası olursun." Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.
Ama cevap vermesine fırsat vermeden arkamı döndüm ve hızla avluya indim. Benden birkaç dakika sonra o da yanıma geldi.
Sanki az önce mutfakta birbirimizi parçalayacakmışız gibi kavga etmemişiz, sanki tuvaletin önünde onu tehdit etmemişim gibi sakin görünüyordu.
Babası ona döndü.
"Berdan, düğün tarihini konuştunuz mu?"
"Yok baba."
Salim Bey bana ve Berdan'a baktı.
"Sizi bekledik. Siz ne zaman olsun istersiniz?"
Berdan hiç düşünmeden cevap verdi.
"İki gün sonra kına, üç gün sonra da düğün olsun istiyorum."
Başımı hızla ona çevirdim.
Ne?
İki gün sonra kına mı?
Üç gün sonra düğün mü?
Daha birbirimizi tanımıyorduk bile.
Daha birkaç saat önce bana hizmetçilikten bahsetmişti. Şimdi ise düğün tarihini belirliyordu. Şaşkınlıkla yüzüne baktım. O da bana baktı. Dudağının kenarında hafif bir gülümseme vardı. Sanki benim şaşkınlığımı görmek hoşuna gidiyordu. Mehmet Ağa bana döndü.
"Kızım, senin için de uygun mu?"
Boğazım düğümlendi.
Ne diyecektim?
Hayır desem ne olacaktı? Benim fikrimin gerçekten bir önemi var mıydı?
Afallayarak başımı salladım.
"Uygun."
Berdan ayağa kalktı.
"O zaman bize müsaade. İki gün sonra tekrar görüşeceğiz."
Son cümlesini söylerken gözlerini benden ayırmadı.
Sanki bu iki günün içinde yaşanacak her şeyi çoktan planlamış gibiydi. Ardından annemin ve babamın ellerini öptü. Benden de aynısını yapmam bekleniyordu.
Sessizce yanlarına gittim. Ellerini öptüm. Sonra onları kapıya kadar uğurladım. Kapı kapandığında bir süre olduğum yerde kaldım.
Avlu yavaş yavaş sessizleşirken içimde tek bir düşünce dönüp duruyordu. Üç gün sonra onun karısı olacaktım.
İki gün sonra ise kınam vardı.
Ve ben, hayatım boyunca hiç tanımadığım bir adamla aynı kaderin içine sürükleniyordum. Başımı kaldırıp karanlık gökyüzüne baktım.
Belki de artık geri dönüş yoktu.
Ama bir şeyi biliyordum.
Berdan Yavuzoğlu beni kendisine boyun eğdirebileceğini düşünüyorsa...
Beni hiç tanımıyordu.
Çünkü ben Maral Aras'tım.
Ve daha bu hikâyenin başındaydık.
