Umay bir adım geri attı, duvara yaslandı. Gözleri doluydu, dudağı titriyordu. Merih’in bakışları üzerindeydi ama bir adım bile atmadı ona doğru. Odayı sessizlik doldurdu, sonra Umay konuştu. Sesi kısıktı, kırık bir melodiydi sanki. “Gitmek istemiyorum…” dedi titreyerek. “Ama anlatmak da istemiyorum…” Sonra gözyaşları boşaldı. Omuzları titremeye başladı. Duvara yaslandı, yere çöktü. Dizlerini karnına çekti ve başını dizlerine gömdü. Hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Merih gözlerini kaçırdı bir an. Sonra iç çekti, dolaptan temiz bir tişört alıp yavaşça yanına geldi. Tişörtü ona uzattı. “Al, üstün hâlâ ıslak…” dedi. Umay başını kaldırmadı ama tişörtü aldı, kucağına koydu. Ağlamaya devam ediyordu. Merih diz çöktü, ama ona dokunmadı. Sadece yumuşak bir sesle konuştu: “Ağlama… lütfen ağlama.” “Anlat ne oldu. ‘İstemiyorum’ diye bir şey yok.” “Saklamak, içine atmak seni daha çok kırar… Ben yabancı olabilirim ama belki de tam bu yüzden dinleyebilirim.” Umay başını hâlâ kaldırmıyordu. Merih bir an sustu. Sonra daha kararlı bir tonda: “Ama önce…” dedi. “Adını söyle. Bilmiyorum kim olduğunu. Söyle, adın ne?” Umay yutkundu. Burnunu çekti, gözyaşlarını sildi. Başını yavaşça kaldırdı. Gözleri kıpkırmızıydı. “Umay…” dedi kısık bir sesle. “Adım Umay.”
Merih, Umay’ın adını duyar duymaz hafifçe başını salladı. “Umay…” diye tekrarladı fısıltıyla. Sanki bir şeyi hatırlamaya çalışır gibi. “Güzel isim.” Umay cevap vermedi. Gözleri hâlâ kızarmıştı, elleri tişörtü sıkıca tutuyordu. Üşüyordu, içi donmuştu sanki. Merih ayağa kalktı. “Sana bir şeyler hazırlayayım. Çay olur mu?” dedi. Umay başını hafifçe salladı. İzin gibi bir şeydi bu. Mutfağa geçti, çay suyu koydu. Soba yanıyordu. Küçük ama sıcak bir evdi. Duvarlarda kitaplar, eski bir koltuk, az eşya… ama sade ve düzenli. Bir süre sonra Merih elinde bir fincanla geldi. Sıcak buhar, Umay’ın ellerine dokunduğunda kız gözlerini kapattı. Minik bir teşekkür mırıltısı çıktı dudaklarından ama neredeyse duyulmadı. Birlikte sessizlikte oturdular. Sadece yağmurun sesi ve sobanın çıtırtısı vardı. Sonra Umay başını kaldırdı. İlk defa sordu: “Sen… kimsin?” Gözleri Merih’e dikiliydi. Merih başını hafifçe yana eğdi. “Ben mi? Merih. 17 yaşındayım. Bu evde yalnız yaşıyorum. Annemle babam uzakta, başka bir şehirde. Bazen ararlar. Genelde kendi hâlime bırakırlar.” Duraksadı. “Ama bu gece… sen karşıma çıktın. Bilmiyorum, belki de bir neden vardı.” Umay başını önüne eğdi. “Benimse hiçbir nedenim kalmamıştı.” dedi alçak sesle. “Kalacak yerim yoktu.” Ve bir sessizlik daha oldu. Ama bu sefer, ilkinden daha az yabancıydı.
... Birlikte sessizlikte oturuyorlardı. Sadece yağmurun sesi ve sobanın çıtırtısı vardı. Aniden dışarıdan bir köpeğin keskin havlama sesi duyuldu. Umay aniden irkildi, elleriyle kulaklarını kapattı. Gözleri korkuyla büyüdü. Merih hemen yanına eğildi. “Korkma, burada güvendesin.” dedi sakinleştirici bir sesle. Umay başını hafifçe salladı, yavaş yavaş kulaklarını açtı. Derin bir nefes aldı ve gözlerini Merih’den kaçırmadan tekrar sordu: “Sen… kimsin?”