İçeriğe geç

TOPRAK ŞEHİR

Bölüm 23 · 14 dk okuma

TOPRAK ŞEHİR

Bölüm 23

YİRMİ ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

Ferman.

“Sessiz sedasız boşanalım ne olur, daha fazla gürültü istemiyorum.”

Bunu söylemiş ve gitmişti. Giderken yanına ışığını da almış, beni karanlıkta bırakmıştı. Bütün dünyam karanlığa gömülmüştü.

O odadan çıktıktan sonra ancak balkona kadar peşinden gitmiştim. Babasının kucağına sığınmış küçük bir kız çocuğu gibi görünüyordu. Bir kere olsun arkasına bakmamıştı. Başını çevirip baksaydı eğer beni orada hazır bir şekilde beklerken görecekti.

Yanıma bir beden düştü. Fehime yengemdi.

“Onu ölüme gönderdiğini biliyorsun, değil?”

Asrın burada kaldığı sürece aşiret beni sıkıştırmaya devam edecek, Asrın’ın canına kastetmeye kadar uzanacaklardı. Onsuz yapamayacağımı, nefeslerimi alamayacağımı biliyordum ancak onun hayatta kalması her şeyden daha önemliydi benim için. Belki de bu yüzdendi ellerimin ayaklarımın put kesilmesi.

Onu ölüme değil, özgürlüğüne gönderiyordum.

Elbette bir gözüm üzerinde olacaktı, onu korumasız bırakacak değildim. Sadece bu konaktan uzakta hayatını yaşamalıydı. Benden uzakta.

*

Bu sabah Ferhat’tan Ensar’ın ismini aldıktan sonra doğrudan evine gitmiştim. Adını bağırarak dışarı çıkmasını söylemiştim. Onunla beraber karısı, çocukları ve Salim dede çıkmıştı dışarıya. Ailesinin gözleri önünde ona geçirdiğim tokattan pişmanlık duymuyordum, çünkü bunu hak etmişti.

“Ne yaptığını sanıyorsun sen amcaoğlu?”

“Ne oluyor oğul?”

Dönüp Salim dedenin yüzüne bakmadım bile. Ensar’ın yakalarını kavradım, alevle birleşen bakışlarımı odağımdan ayırmadım.

“Sana demedim mi? Karımın adını ağzına alırsan seni öldürürüm demedim mi?”

“Ferman!” dedi Salim dede. Aramıza girmeye çalışıyordu ancak daha ilerisine cesaret edemiyordu. Çünkü o da ağa olanın ben olduğumu iyi biliyordu.

“Karımı senin kaçırttığını biliyorum Ensar. Çiftliğime soktuğun adamın her şeyi itiraf etti.” Ensar’ın ifadesi suçlu birinin ifadesiyle birleşiyordu. Yine de sanki hiçbir suçu yokmuş gibi bakışlarıma karşılık veriyordu. “Cezanı çekeceksin!” dedim dişlerimi sıkarak.

Ensar yakasındaki ellerimden kurtularak bana beklemediğim bir sırada yumruk atmıştı. “Gelmişsin buraya ayak takımının söyledikleriyle bana hesap soruyorsun ha?”

“Ensar! Ne yapıyorsunuz oğlum? Kendinize gelin!”

Suçluydu ama bunu bu kadar kolay itiraf etmeyeceğini ikimizde iyi biliyorduk. Neden itiraf ettirmeye çalışıyordum ki? Doğrudan kafasına sıkmalıydım. Cehennemde yaptığı suçları itiraf ederdi nasıl olsa.

Elim belime koyduğum silaha uzandı. Emniyetini açtım ve namluyu ona doğrulttum.

“Seni daha önce uyardım. Daha öncede defalarca kez yoluma taş koydun ancak bu yaptığının affı yok.”

Karımı kaçırtmış, günlerdir ondan uzak kalmama sebep olmuştu. Benim durumum yine onunkinin yanında hiçbir şeydi. O kızın yaşadıkları, jandarmalara anlattıkları şeyler… Asrın’ım güçlüydü ama ya o adamlar ona bir şey yapsaydı, ya ölseydi?

“Ferman! Oğul yapma. Bir cahillik etmiş işte. Bırak silahı, haydi.”

“Ne diyorsun dede?!” Ensar, Salim dedeye kızıyordu. Suçlu olduğunu bildiği halde hem de.

Belindeki gümüş renkli silahı görebiliyordum. Ona uzanmak için avuçlarının karıncalandığını da biliyordum ancak ani bir hareket yapma riskini göze alamıyordu. Bense gözlerimi karartmıştım, bugün onu gerçekten öldürecektim. İşaret parmağım tetiğin üzerindeydi ancak beklemediğim bir ses beni engelledi.

“Baba!”

Ensar’ın yedi yaşındaki büyük oğlu, kucağında kardeşini tutan annesinin arkasından ayrılarak babasına doğru koştu. Çocuk Ensar’ın bacağına sarıldığında yaptığım şeyin farkına vardım. Karısının, çocuklarının gözü önünde Ensar’ı öldürmeye kalkmıştım.

Silahı belime yerleştirdim. Ensar’ın iyi bir baba ve eş olup olmadığı umurumda değildi ama sorumlulukları vardı. Bunu o kadına, o çocuklara yapamazdım.

“Canını bağışlıyorum.” Çenemi dik tutarak, karşımdaki adama baktım. Ağanın kim olduğu ve gücün kimde olduğunu bildiği için şu anda kahroluyordu. Bende bundan beslendim. “Şirketteki pozisyonun olduğu yerde kalacak ama bundan sonra evime adımını atmayacaksın. Bu senin son şansın Ensar. Bir sonraki hatanda neler olacağını az önce görmüş oldun.”

Köşede korkuyla kapının pervazında duran kadına baktım, ardından çaresizce babasının bacağına sarılan çocuğa. Bugün onu ailesi kurtarmıştı, bir sonrakinde onu kurtaracak kimse olmayacaktı.

Oradan ayrıldıktan sonra Jandarmaların Ensar’ı sorguya aldıklarını duymuştum. Akşama serbest bırakırlardı. Ferhat’ın ifadesinin bir işe yaramayacağını biliyordum zaten.

Asrın gittikten sonra yaşama amacını yitirmiş biri gibi çiftliğe gitmiştim. İşe gidecek psikolojide değildim, ailemle konuşacak kafam da yoktu. Bu yüzden çareyi kabuğa çekilmekte bulmuştum. Çakır’ın üzerine atlayıp dörtnala koşarken düşüncelerimden uzaklaştığımı düşünmüştüm ama yanılıyordum. Nereye gidersem gideyim, düşüncelerimde benimle beraber geliyor ve bana musallat oluyordu. Asrın’ın gittiği anı tekrar tekrar kafamda oynatıyordu.

Zaman kavramını yitirdiğim için ne kadar süre at bindiğimi bilmiyordum ancak çiftliğe geri döndüğümde Bawer beni bekliyordu.

Çakır’ı yerine bıraktıktan sonra kâhyadan bir kova su ve fırçayı getirmesini istedim. Ben Çakır’ı yıkarken Bawer de yanımdaydı. Beni rahatlatmak için geldiği açıktı ama nasıl başlayacağını bilmiyormuş gibi bir hali vardı.

“İyiyim.” Dedim o daha sormadan.

“Eminsin?”

“Olmasam ne olacak? Ne değişecek? Hiçbir şey.”

Asrın geri gelmeyecek.

Kâhya kovayla fırçayı getirdi. Çakır’ı yıkamaya boynundan başladım.

“Belki de böylesi daha hayırlıdır ha kardeşim?” Bawer’in sözleri beni yalnızca bir anlığına durdurdu. Ardından işime devam ettim. “Asrın yenge Amerika’da yaşamış, oraya alışmış. Buranın adetleri zaten ona fazla gelirdi, biliyorsun.”

“Bawer.” Dedim.

Sustu. Devam ederse kendimi kontrol edemeyeceğimi biliyordum.

Biraz sonra Bawer gittiğinde işime devam ediyordum. Asrın’la aramızdaki uçurumun daha ilk günden farkındaydım. O boya kalemleriyle, hayal gücüyle büyütülmüştü ben ise törelerin gölgelerinde kalmıştım. Aramızdaki farklılık dünyanın bir ucuyla diğer ucu kadardı. Fakat yine de birlikte olmayı başarırız sanmıştım. Bunun umuduna tutunmuştum çaresizce.

“Şartları zorladık, olmadı.”

Çakır’ı yıkamayı bitirdikten sonra ahırdan çıkacağım sırada onu fark ettim. Alaca’yı.

Ona doğru yaklaşarak sırtına dokundum, yelelerini okşadım. Gözleri sanki her şeyi biliyormuş gibi bakıyordu.

“Görünüşe göre bugün ikimizde öksüz kaldık.”

Beni anlamış gibi başını avucuma doğru götürdü. Sanki beni teselli ediyordu. Konuşabilse neler derdi acaba?

O gün Alaca’yı da yıkadıktan sonra konağa gitmedim. Onun yerine her zaman gittiğim yere gittim. Bir şişe söyledim ve bugün yaşadıklarımı bir anlığına olsun unutmak istedim. Amacım birkaç kadeh içip kafayı bulmaktı ama başkaları farklı düşünüyordu.

Arkamdan konuşulan fısıltıları duyabiliyordum. Bazıları karımın kaçmasına izin verdiğim için bazıları ise kaçırılmasına müsaade ettiğim için beni suçluyordu. Fısıltılara kulaklarımı tıkamak kolaydı ancak çoktan sarhoş olan birkaç adam masama geldi.

“Nasıl ağasın lan sen?” Arkadaşları onu durdurmaya çalışıyordu ancak kafası çoktan gittiği için adamın konuşmasına engel olamıyordu. “Önce elin gâvur gelinini aldın, sonra karıyı elinden kaçırttın. Şimdi bir de cezasız bırakıyorsun?”

Avucumun arasında duran bardağı sıkıca tutmaya devam ettim. Böyle densizlerin konuşmaya devam edeceklerini biliyordum, bu yüzden kendimi dizginlemeye çalıştım.

“O karının cezası ölümdür, ölüm! Sen yapamazsan biz yaparız.”

İşte o an daha fazla dayanamadım ve ayağa kalktığım gibi silahıma uzandım, adamı omuzundan vurdum. Adam acıyla inlerken arkadaşları onu mekândan çıkartmaya çalışıyordu. Ben de korkuyla yerlerine sinen diğerlerine baktım.

“Bir daha biri karımın adını ağzına alacak olursa bu mermiyi hatırlasın.”

Silahı yerine koydum, cüzdanımdan çıkarttığım iki yüzlükleri masaya bıraktıktan sonra mekândan çıktım ve konağa döndüm. Saat bire geliyordu. Kimsenin ayakta olacağını düşünmemiştim ama yanılıyordum. Dedem destek aldığı bastonuyla sırtını dikleştirdi. Benim omuzlarım ise çöküktü, yürümeyi keserek ona baktım. Yukarıdan bakışı bana bir mesaj veriyordu aslında. Asıl gücün onda olduğunu söylüyordu. Haklıydı, ben zayıf bir adamdım.

“İyi akşamlar Mürsel ağa.”

Ağır adımlarla merdivenleri çıkıp odama girdim. O an, o boş odaya girdiğim an Asrın’ın gidişiyle bir kez daha yüzleşmek zorunda kaldım. Yatağın onun tarafına oturarak komodinin üzerinde duran altın yüzüğe baktım. Yanında ona aldığım tokalar duruyordu.

Onun gidişine nasıl dayanacaktım? Nasıl nefes alacaktım?

Aldığım nefesler yavan olacaktı ama alışacaktım. Asrın’ın güvende, mutlu bir hayatı olacaktı ve ben de onsuzluğa alışacaktım.

Ertesi sabah kalktıktan sonra hızlıca duşumu almış ve aşireti konağa çağırmıştım. Onlara Asrın’ın kaçmadığını ve Ensar tarafından sırf aşireti bana karşı kırmak için kaçırıldığını tüm detaylarıyla birlikte anlatmıştım. Kanıtları önlerine sunduğumda elbette bana inanmışlardı ancak duruma hala sıcak bakmıyorlardı. Zamanla alışacaklarını kendime söyleyip durdum.

Aşiretle olan durumu çözdükten sonra işe gitmeyi reddettim. Kendimi neyle ve nasıl cezalandırdığımı bilmiyordum ama içimden hiçbir şey yapmak gelmiyordu. Sanki her şey anlamını yitirmiş gibiydi.

Avludaki sedirde oturduğum sırada amcamlar yanıma geldi.

“Ne düşünüyorsun böyle kara kara, yeğen?” Diye sordu Serdar amcam. Sessiz kaldığımda elini babacan bir tavırla omuzuma attı. “Geçer oğlum, unutursun yarın bir gün. Hem ben sana güzel bir kız bulurum. Dert etme.”

Nikâhlı karısı varken başka bir kadınla evlenen adamdan nasıl bir teselli bekleyebilirdim ki?

“Amca.” Dedim, uyarıcı bir tonda.

“Ne olacaktı ya?” Bu sefer Mustafa amcam söze girdi. “Sen Polat aşiretinin ağasısın. Evlenmeli ve aşirete bir erkek evlat vermek zorundasın. Bunun kaçarı yok yeğenim.”

Sen verdin de ne oldu diyecektim ama dilim varmıyordu. Yiğit’i severdim ve amcamı evladıyla vurmak istemiyordum. Bu yüzden bir şey demeden yanlarından kalktım. Bana konakta huzur yoktu, ben de huzurunu kaybeden bir adam olarak çiftliğe gittim. Ailemden ve törelerden kaçışın olmayacağını biliyordum, yine de bir süreliğe kaçmak istiyordum. Yalnızca bir süreliğine…

Çok değil sadece bir gün sonra akşam saatlerinde bir telefon aldım. Güvende olduğundan emin olmak için Asrın’ın peşine taktırdığım adamlardan biriydi arayan. Bana Asrın’ın baygın bir şekilde babasının kucağında apar topar konaktan ayrıldığını ve hastaneye götürüldüğünü söylemişti. O an nerede ve ne yaptığımı hatırlamıyordum, tek bildiğim sıkışan göğsümle hastane yolunu tuttuğumdu.

Hastaneye vardığımda doğrudan Asrın’ın kaldığı odaya ilerledim. Kapının önünde annesi, babası ve Behram duruyordu. Beni gördüklerinde Pınar anne hızla önüme çıktı.

“Hangi yüzle geldin sen buraya?”

Bana karşı ne kadar öfkeli olduğunu bir kenara bıraktım. Şu anda önemli olan Asrın’dı.

“Asrın nasıl?”

“Sana ne kızımın nasıl olup olmadığından?” Pınar anne üzerime yürüyerek beni tüm gücüyle itmeye çalışırken Ahmet baba ve Behram da ona engel olmaya çalışıyordu. “El birliğiyle yaktınız kızımın başını zaten! Daha ne kaldı?”

“Anne, baba-“

“Anne deme dedim sana! Defol git buradan. Defol!”

“Kurban olayım bir şey söyleyin, Asrın nasıl?” Sesim yalvarışlı çıkmıştı ama kimse umursamadı. Ahmet baba Pınar anneyi uzaklaştırırken Behram yanımda kaldı. “Sen bari bir şey söyle Behram. Ne oldu Asrın’a? Durumu nasıl?”

“Önce bir sakin ol ağam. İyi durumu bir şeyi yok.” Rahat bir nefes aldım. “Akşam birden bire düştü bayıldı. Bizde anlamadık ne olduğunu, aldığımız gibi hastaneye getirdik. Doktor serum verdi işte.”

Birden bire mi bayılmış? Hayır, hiçbir şey birden bire olmazdı. Bir sorunu olmalıydı. Fakat sonra hatırladım. ‘Kaçırıldım ben ya, kaçırdılar beni!’ Asrın kaçırılmıştı. Narin bünyesi bu kadar şeyi kaldıramamış olmalıydı.

“İyi mi şimdi?”

Behram başını sallayarak beni onayladı ama ona inanmıyordum. Kendi gözlerimle görmek istiyordum sevdiğim kadını. İşte o zaman inanırdım iyi olduğuna. Ancak yapamadım. Ben onun hayatından çıkmıştım bir kere. Bir daha adım atarak ona acı çektiremezdim. Bu yüzden yüreğimde sızıyla geriye attım adımlarımı.

Asrın

Hamileyim.

Hamile kalabiliyorum.

Mutlu olmam gereken yerde bu bilginin beni ne kadar yaraladığını yalnızca ben bilirdim. Tıpkı hamile kalamayacağımı öğrendiğimde yaşadığım üzüntü gibi. Bebeğimi içimden parça parça söktüklerini söylediklerinde hissettiğim tarifsiz duygularla yaşamamamın bir anlamı olmadığına karar vermem gibi... Tekrardan yaşama tutunmam zamanımı almıştı.

Hala gerçek olduğuna inanamıyordum. Sanki hala birileri bir yerlerden çıkıp yanlışlık olduğunu söyleyecek sanıyordum. Yüreğim tetikteydi.

Bir gece hastanede kalıp ertesi gün dedemlerin konağa geri dönüyordum ve kimse hamileliğimin bir yanlışlıktan ibaret olduğunu söylememişti. Sanırım gerçekti. Hamile kalabiliyordum ve üstüne üstlük hamileydim.

Konağa döndüğümüzde babaannem ve dedemin benim için endişelendiklerini gördüm. Balkonda onlarla beraber oturmam için ısrar etmişlerdi ancak istemedim. Babam beni odama kadar götürerek yatağıma uzanmama yardımcı oldu. O ve annem yanımdaydı, her zaman oldukları gibi.

“Nasılsın kızım?” diye sordu babam. Hava sıcak olmasına rağmen üzerimi örtüyordu.

“İyi olmaya çalışacağım baba.”

“Şerefsiz.”

İkimizde ayakta duran anneme baktık. Öfkeyle soluyordu.

“O yaptı, başka kim yapacak? Allah bilir ne dedi de kandırdı o kadar doktoru?! Şerefsiz, Allah’ın belası!”

“Pınar yeter artık.” Babamın uyarıcı ve sakin olan ses tonu annemi sessizliğe itti. Ancak hala öfkeliydi ve odadan çıktıktan sonra Liam’a küfretmeye devam edecekti. Normalde sesiz sakin olan kadın buraya geldikten sonra epey değişmişti.

Liam bana bunu neden yapmıştı? Hamile olduğumu öğrendikten sonra bunu düşünüp durmuştum. Dünyadaki en mükemmel insan değildi ama bu kadarı çok fazlaydı. Resmen beni kendi elleriyle uçuruma itmişti. Neden?

Bu soruyu ona kendim sormadan cevabı asla alamayacaktım.

“Olan oldu artık. Yapacak bir şey yok.” Annem önce babama ardından bana döndü. “Yarın ilk uçakla İstanbul’a dönüyoruz. Burada daha fazla kalamayız.”

“Ben gelmiyorum.”

Annem ona küfür etmişim gibi hızla başını çevirdi, gözlerini irice açtı. “Ne demek gelmiyorum? Asrın, kızım saçmalama yine.”

“Saçmalamıyorum anne, gayet de kendimdeyim.” Dedim, aylar sonra geçirdiğim sinir krizine atıfta bulunarak. “Hamileyim ben. Bu çocuğun bir babası var. Onu babasından ayırmayacağım.”

Ve bu konuda kararlıydım. Hamile oluyor olmama hala inanmakta zorluk çekiyor olsam da bu gerçekti ve bu bebeğin nasıl ki annesi varsa babası da vardı. Babası Ferman’dı. Bunu unutmalarına izin vermeyecektim.

Konuşmak için dudaklarını açan annemi susturdum. “Hayır anne, bir şey söyleme. Bu konu tartışmaya açık değil.”

Başını yana eğdi, bakışlarını yumuşattı.

“O bebeği elinden alacaklar.” Dedi.

Hamile olduğumu öğrendiğimden beri ellerim ilk defa karnıma uzandı. Göğsüm panik ve korkuyla doldu. Düne kadar korkaktım belki, yenilgiyi çabuk kabullenirdim ancak şimdi işler farklıydı. Eğer bebeğimi benden almaya çalışırlarsa aşiret veya töre dinlemeden hepsiyle savaşırdım.

“Almayacaklar. Alamazlar.”

Annemle babamın yaptıkları için minnettardım ancak bu kararımdan sonra yanımda durmak istemezlerse onlara kızmazdım. Çünkü bu yalnızca benim seçimimdi. Sonuçlarıyla kendim yüzleşecektim.

“Ferman’la konuşup konağa geri döneceğim.”

“Hayır!”

“Evet anne!” Aynı tonda ona karşılık vermiştim. “Ferman çocuğu olacağını öğrendikten sonra beni bırakmaz zaten.” Odaya girdiğimizden beri sessiz olan babama sonra tekrardan anneme baktım. “Bakın, sizi burada zorla tutmuyorum. İstanbul’a dönmek istiyorsanız dönebilirsiniz ama bensiz.”

Artık burada yaşayacaktım, Toprak Şehir’de.

Annemin söyleyeceği çok şey varsa da ağzını tutmayı başarmış gibiydi. Babamsa elimi tuttu, bana resim yapmayı öğreten adamın gözleriyle baktı, şefkatle. “Biz artık senin hayatına karışmayacağız kızım. Ama ne karar verirsen ver hep arkanda duracağız, tamam? Sen güçlüsün biliyorum, her zorluğun üstesinden gelirsin.”

Uzanarak saçımın yanına bir öpücük bıraktı. Daha sonra annemle göz göze geldi. “Biz yarın İstanbul’a geri dönüyoruz. Ama önce senin o konakta güvende olduğundan emin olacağız.”

Başımı salladım. Onlar odadan çıktıktan sonra sakin olduğumdan emin oldum. Gerçi sabahki sinir krizimden sonra içimde hiçbir şey kalmamıştı. Şey… Bebek hariç.

Derin derin nefesler alıp telefonuma uzandım. Ferman’ın ismini bulduktan sonra arama tuşuna bastım. Çalıyordu. Hala çalıyordu. Tam kapatacaktım ki Ferman telefonu açtı.

“Ferman?”

Ufacık sessizliğinin ardından cevap geldi. “Asrın.”

“Konuşmamız gerek. Dedemlerin konağındayım.”

Yine sessizleşti. Ardından, “Geliyorum.” Dedi.

Telefonu kapattıktan sonra yatağımda iyice yayıldım. O gelene kadar ne söyleyeceğimi düşünmeye başladım. En başta hamile kalamıyorum dedikten sonra hamile olduğumu söyleyecektim. Sanki onunla alay ediyormuş gibi. Bir çocuğu olacağını öğrenince çok sevinecekti, bunu biliyordum. Ancak bundan sonra biz nasıl yaşayacaktık?

Ailesinin, aşiretin bizim için sorun olduğunu söylemiştim. Mardin’in aramızdaki problem olduğunu… Şimdi ise Mardin’de yaşamak istediğimi söylüyordum. Bütün bunlar hala bir sorundu ancak bu sorunları aşmak için bir sebebim vardı.

Ferman odamın kapısını çaldığında neredeyse gözlerim kapanmak üzereydi. Son zamanlardaki uykucu halimin sebebi açıklanmıştı ama bu kadar uyku yeterli değil miydi?

“Gelebilirsin.” Dedim, yatakta toparlanırken.

Ferman kapıyı yavaşça açtı ancak içeriye girmeden önce bir süre kapının önünde durmuştu. Nasıl ayrıldığımız göz önüne alınınca tereddüdünü suçlayamıyordum.

Onu son gördüğümden bu yana hiçbir şey değişmemiş gibi görünüyordu. Siyah takım elbisesi, parlak siyah saçları, sinekkaydı tıraşı… Fakat değişen bir şeyler vardı. Düşen omuzları, feri giden gözbebekleri. Adeta ruhu çekilmiş gibiydi. Beni gördüğünde ise gözbebeklerinde hafif de olsa bir ışıltı gördüğümü söyleyebilirdim.

“Geldiğin için teşekkür ederim.”

“İyi misin?”

Başımı salladım. Ona hamile olduğumu söyleyecektim ama önce ondan bir söz almalıydım. “Ben evliliğimize bir şans daha vermek istiyorum.” Başımı kaldırarak doğrudan kahverengi gözlerinin içine baktım. “Ama bir söz ver. Bir daha beni kandırma, bana yalan söyleme. Beni odalara kapatma.”

Gözleri doldu. Başını yana eğerek önümde çömeldi.

“Söz veriyorum. Bir daha sana asla yalan söylemeyeceğim. Seni kandırmayacağım, odalara kapatmayacağım. Kimsenin sana zarar vermesine izin vermeyeceğim.” Avucu uzanarak yanağıma dokundu. Başını dokunuşuna yasladım. “Söz veriyorum. Sen yeter ki yanımda ol, hiçbir şey önemli değil.”

Gözlerinden yanaklarına yaşlar akmaya başladığında içim parçalandı. Karşımdaki bu adam benim için ağlıyordu.

“Ben hamileyim.”

Birden söylememeliydim belki ama daha nasıl farklı söyleyebilirdim ki?

Ferman dona kaldı. Bir an gerçekten inme indi sanacaktım ama neyse ki inip kalkan göğsünden nefes alıp verdiğini görebiliyordum. Daha sonra gözlerini kırpıştırdı. “Ne?”

Usulca ayağa kalktı. Yanıma oturdu.

“Beş haftalık. Başta ben de inanmadım ama doğru. Hamileyim.”

Sessizlik aramızda koca bir uçurum açtı. İkimizde neredeyse birkaç dakika boyunca sessiz kalmıştık. Bu bilginin onun için fazla olduğunu anlayabiliyordum. Belki de birden söylememeliydim.

“Hamile kalamayacağını söylemiştin.”

Tırnaklarımla oynamaya başladım. “Ben de öyle sanıyorum.” Derin nefesler alıp verdim. Şu anda ağlamanın sırası değildi. “Liam bana yalan söylemiş, beni kandırmış.”

Ağlamamak için çabalamalarım buraya kadardı sanırım. Gözlerim dolduğu gibi ağlamaya başladım. Sanki birileri musluğu açık bırakmış gibiydi ve gittikçe daha fazla ağlıyordum. Ağladığım zamanlar en savunmasız hissettiğim zamanlardı. Yerin dibine girmek istiyor gibi hissediyordum. Bedenim yaşadığım şeyleri bu şekilde dışarıya atıyordu.

Omuzlarıma sıcacık bir el dokundu. Biraz sonra başım onun göğsüne yaslı bir şekildeydi. Kolları belime uzanıp okşadı. Ben hıçkıra hıçkıra ağlarken o yanımda kaldı ve bana destek oldu.

“Dört doktor, Ferman. Hepsi aynı şeyi söyledi. Hamile kalamazsın dedi. Şimdi- şimdi ben hamileyim.” Göğsünden ayrılarak ona baktım. “Beni neden kandırdı Ferman? Neden o kadar acı çekmeme izin verdi? Neden?”

Ferman yaşlı gözlerimin içine bakarak kollarımdan tuttu beni. Yüzüme eğildi. “Benim karım, kadınım…” Yanaklarımdaki ıslaklığı nazikçe sildi. Gülümsedi. “Hamile misin sen şimdi?”

Sorularıma cevap vermedi, Liam’la ilgili hiçbir şey söylemedi. Sanki önemsiz biriymiş onu umursamadı. Umursadığı tek şey bendim, karnımdaki bebeğimizdi.

“Bir evladımız mı olacak?”

Dudaklarımı birbirine bastırıp başımı salladım. O an beni kendine çekerek başımın üzerine bir öpücük bıraktı.

“Ferman ben Amerika’ya gitmek istiyorum.” Liam’la görüşmeye henüz karar vermiş değildim ancak o doktorlarla birebir görüşmek ve bana neden yalan söylediklerini bilmek istiyordum. Liam onları tehdit mi etmişti, rüşvet mi vermişti? Bunları yaptıysa neden yapmıştı, bilmek istiyordum.

“Asrın.” Dedi, sesi beni kaybetme korkusuyla doluydu.

Başımı ki yana salladım. “Gitmem gerekiyor. Bana neden yalan söylediklerini öğrenmek zorundayım. Lütfen Ferman. Lütfen?”

İki gözümün içine baktı uzun uzun. “Tamam.” Dedi daha sonra. “Ama bana biraz zaman ver, olur mu? Aşiret durulsun, seni Amerika’ya ben götüreceğim.”

Yüzümü avuçlarının arasına aldı, tekrardan başıma bir öpücük koydu ve beni göğsüne çekti. Ben de kollarımı bedenine dolayarak ona sarıldım. En kötü zamanımda yanımda olup bana destek verdiği için minnet doluydum.

Kalbinin üzerine, “Teşekkür ederim.” Diye fısıldadım.

Bölüm Sonu!

Bilin bakalım kim yorgunluktan bölüm atmayı unuttu? Bu safsaloz bacınız! Çok özür diliyorum. O kadar yoğun ve yorucu bir hafta sonu geçirdim ki dün bölüm atacağımı unutmuştum.

Oy ve yorumlarınızı bırakırsanız sevinirim.

Bu arada, yeni hikayem olan Sevdaya Yenik Biçare'nin ilk alıntısını instagram ve tiktok hesaplarımdan paylaştım. Toprak Şehir'in finaline birkaç bölüm kaldı. Bitmeye yakın Sevdaya Yenik Biçare'yi yayınlayacağım. Desteklerinizi bekliyorum.

Bölüm sonu

6 yorum