İçeriğe geç

TOPRAK ŞEHİR

Bölüm 22 · 17 dk okuma

TOPRAK ŞEHİR

Bölüm 22

Yirmi İkinci Bölüm

Asrın.

Evindesin.

Bana evimde olduğumu söylemişti Ferman. Bu konağın benim evim olduğundan emin değildim ancak sanırım neresi olduğunu biliyordum. Benim evim onun göğsündeydi.

Dün gece banyodan sonra yatağa uzandığımızda benden özür dilemişti. Beni kurtarmaya gelemediği için suçluluk duyduğunu biliyordum. Bunu sözleriyle söylemese bile düşen omuzlarıyla söylemişti, boş bakan gözleriyle, tek bir noktaya dalıp gidişiyle söylemişti.

Uyuma numarasıyla duymamış gibi yapmıştım. Bana karşı kendisini suçlamasını veya mahcup olmasını istemiyordum. Beni kurtarmaya gelmediği için onu suçlamıyordum. Çünkü ne kadar perişan olduğunu görmüştüm. Şu anda yanımda olması yeterliydi benim için.

Jandarmalara olanları anlattıktan sonra Ferman onları yolcu etmek için beni odada yalnız bırakmıştı. Onlar çıktıktan sadece bir dakika sonra odamın kapısı açıldı ve Mürsel dede odaya girdi.

Sanırım kapı çalmayı bilmiyorlar.

Yatakta uzandığım için hızla doğruldum. Bastonunu yere vura vura yanıma kadar geldi.

"Bak gelin hanım, lafı uzatmaya hacet yok. Bu konaktan gideceksin!"

"Niye?"

"Niyesi vardır? Ferman'ın namusuna zeval getirdin, şerefimizi iki paralık ettin. Tüm aşiretin ağzını sakız ettin bizi! Yarından tezi yok defolup gideceksin buradan!"

Sanırım sinirlenmeye başlıyordum. "İyi de, ben mi dedim adamlara gelin beni kaçırın diye? Bu ne saçma iş ya?"

"Yabancısın, anlamıyorsun." Dedi. Küçümsemek için değil de, daha çok açıklamaya çalışır gibiydi. "Sana anladığın dilden anlatayım, o halde. Sen bu konağın başköşesinde kalmaya devam ettiğin sürece aşiret öfkelenecek. O zaman ne olacak? Çoktan Ferman'ın ağalığını sorgulamaya başladılar bile, yakında onu devirecekler hatta onu ortadan kaldırmaya bile çalışacaklardır."

Aşiret Ferman'ı mı öldürecekti? Ben buradayım diye?

"Senin burada olman, yaşaman Ferman için zararlı. Varlığın ailemizin adına sürülmüş kara bir leke. Ferman o lekeyi temizlemek için fazla merhametli. Gerekirse o lekeyi ben temizlerim ancak Ferman'ın hatırı için bir şey yapmıyorum. İşler büyümeden kendin git. İstanbul'a mı Amerika'ya mı nereye gidersen git ama git."

Varlığın ailemizin adına sürülmüş kara bir leke. Ferman o lekeyi temizlemek için fazla merhametli. Gerekirse o lekeyi ben temizlerim ancak Ferman'ın hatırı için bir şey yapmıyorum.

Yani bu konakta kaldığım sürece hem Ferman'ın hem de benim canım tehlikede demekti. Sanırım ilk defa bu aşiret dedikleri acı gerçeğin varlığını çıplak gözlerimle görebiliyordum. Kaçmamıştım bile, kaçırılmıştım. Yine de beni öldürmek istiyorlardı. Bu gerçekten çok saçmaydı.

Ancak benim saçma bulduğum şey onların yaşamlarını biçimlendiren yapı taşıydı. Kimi suçlayacaktım ki?

Düşünceler kafamın içinde at koştururken Mürsel dedenin odamdan çıktığını fark ettim. Çünkü Ferman odaya girmişti. Beni artık iyi tanıyordu, moralimin bozulduğunu hemen fark etmişti. Ancak gitmesi gerektiğini söyleyerek beni odada yalnız bırakmıştı.

O gittikten sonra düşüncelerimle baş edememiştim. Farkına bile varmadan uyuya kalmıştım. Beni uyandıran şey canımın yanma hissiydi. Çünkü saçlarım çekiliyordu.

"Ah! Ne oluyor ya?"

"Uyan, uyan. Yılan seni! Uyan da saçını başını güzelce yolayım."

Bu Zilan'ın sesiydi ve ellerini de saçlarıma dolamıştı. Kuvvetle çekmeye çalışırken ellerimi saçıma uzattım. Başımı çevirebildiğim kadar çevirince yanında Zişan'ı da gördüm. Keyifle manzarayı izliyordu.

"Manyak mısınız siz ya, bıraksana saçımı!"

"Kalk şu yataktan."

Zilan beni saçlarımdan çekerek yataktan kaldırmıştı. Öyle kuvvetliydi ki hiçbir şey onu saçlarımdan ayıramazmış gibi duruyordu. Beni yataktan kaldırarak yere düşürmüştü. Bir yerden sonra elinden kurtulmayı çabalamaktan vazgeçtim, zaten ayak bileğim acıyordu. Ayağa kalksam bile ayakta durmam beni zorlayacaktı.

"Ne istiyorsunuz?"

"Senin yüzünden herkes bizi konuşur oldu. Kaçtığın yetmiyormuş gibi bir de geri geldin!"

"Yüzsüz." Dedi Zişan.

"Defolup gideceksin bu konaktan! Duydun?" Saçlarımı çektiğinde kökleri yandı, canımı acıttı. Zilan yüzüme doğru eğilmiş, kulağıma doğru tehditlerini savuruyordu. "Bir daha seni burada görmeyeceğim. Yoksa Allah şahidim seni de oğlumun yanına gönderirim. Anlaşıldı mı?"

"Tamam." Dedim can havliyle.

"Gideceksin bu konaktan. Kim seni öldürüyorsa öldürsün ama bu konağın dışında! Gideceksin."

"Tamam, gideceğim. Bırak artık saçımı."

Zilan saçlarımı kolaylıkla bırakmamıştı. Nihayet bıraktığında ise bir süre yerde öylece kaldım. Saçlarımın kökleri yanıyordu. Ayak bileğimin acısından bahsetmiyordum bile. Zilan ve Zişan başımda durmaya devam ediyordu. Sözümü yerine getirmemi bekliyorlardı.

Gözlerimi kapatarak derin bir nefes bıraktım. Kolumu yatağa uzatarak oradan destek aldım ve ayağa kalkmaya çalıştım. Ayak bileğimin üzerine basamıyordum. Yatağın üzerine oturdum, komodinin üzerinde duran telefonumu elime aldım.

"Ailemi arayacağım." Dedim ikisine bakarak.

"Ara çabuk, gelip alsınlar yollu kızlarını."

Gözlerimin dolmasına izin vermeden çenemi sıktım. Babamın telefonunu rehberden bulup aradım. Birinci çalıştı açmıştı telefonu.

"Kızım?"

Arkadan annemin telaşlı sesi geliyordu. Zilan ile Zişan'a bir bakış attım.

"Baba. Gelip beni alır mısınız?"

Babam cevap vermekte gecikti. Dün onlara gelmeyeceğim dedikten sonra onları arayıp gelmelerini istediğim için şaşırmış olmalıydı. Yine de soğukkanlılıkla cevap verdi. "Geliyoruz kızım. Yoldayız zaten. On dakikaya oradayız."

Telefonu kapattıktan sonra tekrardan ayağa kalktım. "Geliyorlar, başımda durmanıza gerek yok artık. Gidebilirsiniz."

"Sana soracaktık? Yap şu valizini de görelim." Dedi Zişan.

Topallayarak gardırobumun önüne geçtim. Dün annemin yaptığı valiz hala boşaltılmamıştı ancak kalan birçok eşyam vardı. Bu yüzden diğer valizimi yerinden çıkarttım. Başımda duran iki zebaninin bakışları eşliğinde dolaptan çıkarttığım giysilerimi kenara bıraktım. O sırada kapım bir kez daha açıldı. Gelen Gülay hala, Şeyma ve Fehime'ydi.

"Ne yapıyonuz siz burada?"

Kollarını iki yanına koyarak şeytani kardeşlere bakıyordu.

"Gelin hanım gideceğim diye tutturunca yardım edelim dedik." Diye cevapladı Zişan. Sanki az önce yaşananları izlememiş gibi. Elinde bir mısır eksikti. Zilan ise sessizdi.

Giysilerimi çıkartmaya devam ettim. Ayakkabılarımı ve çantalarımı çıkarttım. Şeyma yanıma geldi.

"Yenge ne yapıyon sen?" Endişeyle sordu. "Allah aşkına otur şuraya. Abim çok kızacak."

Sessiz kalarak kalan eşyalarımı da dolaptan çıkarttım.

"Çabuk çıkın şu odadan! Babam duymasın, ikinizi de konaktan gönderir."

"Bırak abla ya, o kız bu konaktan gidecek." Dedi Zilan. "Duymadın mı el alem ne diyor? Rezil olduk bunun yüzünden. Yediği haltı temizleyecek!"

"Yenge! Ne diyorsunuz siz allah aşkına?" Şeyma'nın sözlerinin kimseye faydası dokunmadı. Mutfakta çalışan kızlar bile kapıdan neler olduğuna bakıyordu. Umursamadan banyoya girerek oradaki eşyalarımı aldım. Tuvalet masasının üzerine kalan eşyalarımı küçük çantaya koyacağım sırada annemin sesini duydum. Aşağıdan bana bağırıyordu.

Gülay hala Zilan'la göz göze geldi. "Çıkın çabuk odadan! De haydi! Herkes."

Onlar odamdan çıkarken annemle babam da odaya girdi. Arkalarında Sena da vardı. Jandarmalar da peşlerindeydi. Annem bana sarıldı.

"Kızım."

O an ne oldu bilmiyorum. Sanırım az önce yaşadıklarımdan sonra annemin sesini duymak beni duygulandırmıştı. Ayakta zor durduğum için kendimi tamamen ona bıraktım. Annem beni yere bırakmamak için çabalarken babam da ona yardımcı oldu.

"Asrın!"

"İyi misin güzel kızım?"

"Ayağım acıyor." Dedim yalan söyleyerek.

Annemler beni tekli koltuklarından birine oturturken odaya Ferman girdi. Bakışlarındaki telaş odayı tarayarak bana uzandı. Beni tek bıraktıktan sonra bu kadar insanla görmeyi beklemişti. Ancak ben de onu bu halde görmeyi beklememiştim. Yüzünün sol tarafında hafif bir morluk vardı. Birileriyle kavga mı etmişti?

"Asrın?"

"Yaklaşma!" dedi annem önüme çıkarak. İşaret parmağını ona doğru uzattı. "Kızımı alıp gideceğiz buradan!"

"Asrın?" dedi bir kez daha. Annemin arkasından beni görmeye çalışıyordu.

"Hadi kızım." Dedi babam. Beni ayağa kaldırmaya çalışırken onları durdurdum.

"Bize biraz zaman verir misiniz? Sonra gideriz." Annem kafa karmaşıklığıyla bana baktı. "Sadece beş dakika." Diyerek onu ikna etmeye çalıştım.

Annemler odadan gönülsüzce çıkarken Sena, Ferman'a bir bakış atarak bana döndü. "Hemen kapının önüne bekliyor olacağız. Bir şey olursa bağırman yeterli."

Onlar gittikten sonra kapı kapandı. Ferman hala olduğu yerde duruyordu. Ne ileri gidiyordu, ne de geri. Omuzlarını indirmişti, sanki bütün dünyası oradaydı ve ona ağırlık yapmıştı. Gerçekten öyle miydi? Gideceğimi duyduğu için dünyası yıkılmış mıydı?

"Yüzüne ne oldu?"

"Gidiyor musun?"

Bakışlarımı kaçırdım. Koltuğun kollarından destek alarak ayaklandım. "Burada kalmamın ikimiz için de iyi olmayacağını biliyorsun." Dedim. Dolabımdan çıkarttığım eşyalarımı valizime yerleştirmek istedim ama topalladığım için dengede duramadım. Neredeyse düşecektim ancak Ferman koşarak beni yakaladı.

"Yürüyemiyorsun bile."

"Bırak Ferman."

Bırakmadı. Ben bakışlarından kaçmaya çalışıyordum, o ise bana bakarken gözünü bile kırpmıyordu. Canıma okumak istiyordu. Ondan gitmemi zorlaştırıyordu.

"Bırak dedim!" Kendimi ellerinden kurtararak arkamda duran üç ayaklı sehpadan destek aldım. "Kaçırıldım ben ya, kaçırdılar beni! Üç gün boyunca tanımadığım adamlarla aynı yerde kaldım. Ben seni bekledim, gelip beni kurtaracaksın diye bekledim."

Genzim acıyordu ama bağırmaya devam ettim. Birer birer yanaklarımdan dökülmeye başlayan gözyaşlarımı umursamadım. "Ben oradan kaçtığımda başka kimseye değil ilk sana geldim. Sana güvendim... Babam haklıymış. Sen beni korumak için her zaman etrafta olmayacaksın. Seninle evli olduğum sürece başım belaya girecek ve sen orada olmayacaksın."

"Asrın."

Çaresizlikle dolup taşmış sesi doğrudan göğsüme ulaştı ve yarayı kanattı.

Onu suçlamadığımı söylüyordum, meğerse içten içe onu suçluyormuşum...

"Üzülme." Dedim, umursamamaya çalışıyormuş gibi. "Burada yapamayacağımı başından beri ikimizde biliyorduk zaten. Şartları zorladık, olmadı."

Eğilip valizimi doldurmaya başladım. Giysilerimi, ayakkabı ve çantalarımı. Yalnızca birkaç eşyam kalmıştı. Onları da toplayacağım sırada Ferman önüme çıktı. Yanından geçmek istedim ama bana engel oldu. En sonunda başımı kaldırarak gözlerinin içine baktım.

"Ben aşiretle konuşurum, gerekirse herkesi karşıma alırım. Asrın," Dedi. Çaresizlik için tutuşuyormuş gibi duruyordu. "Gitme."

Onu sevdiğimi, beni kaybetmemek için karşımda çaresizce çırpışını gördüğümde daha iyi anlıyordum. Başarmıştı, beni kendine bağlamıştı. Şimdi ise o bağı kendi ellerimle koparıyordum.

"Sen onlarla konuştun diye kimse düşüncelerinden vazgeçmeyecek Ferman. Kendini kandırma artık." Eşyalarımı toplamayı bitirdiğim sırada hatırladığım şeyle parmaklarım saçlarıma uzandı. Aldığımdan beri başımdan çıkartmak istemediğim tokaları çıkarttım ve Ferman'ın avucuna bıraktım. "Daha sonra babamı gönderir tabloları aldırırım. Sessiz sedasız boşanalım ne olur, daha fazla gürültü istemiyorum."

Yanından geçerek bir iki adım ilerledim ancak canım yandı. Ben de babama seslendim, içeriye girerek beni kucağına aldı ve önce odadan sonra da o konaktan çıkarttı. Bir kere olsun arkama dönüp bakmamıştım. Çünkü bakarsam Ferman'ın bakışlarıyla karşılaşmak zorunda kalacaktım, bu da yaptığım seçimi zorlaştıracaktı.

Dedemlerin konağına geldiğimizde babam beni tekrardan kucağına aldı ve akrabalarımın bakışları arasında beni odaya çıkarttı.

"Biraz dinlen." Dedi babam, annem üzerimi örterken.

"Burada kalmak istemiyorum. İstanbul'a ne zaman dönüyoruz?"

Beni Polat Konağından kovduklarından sonra Mardin'de hiçbir yerde kalmak istemiyordum. Dedemlerin konağı da buna dahildi. Sadece buradan gitmek istiyordum.

"Ayağın iyileşsin hemen gideceğiz. Durmayız zaten burada."

Annem bir anlığına babamla bakıştı. Benim fark etmediğimi düşünmüşlerdi ama etmiştim. "Ne kadar çok burada kalırsam, peşimden gelecekler. Beni öldürmeye çalışacaklar değil mi?"

"Hayır!" dedi annem. "Bu ülkede kanun, nizam var. Hiçbir şey yapamazlar, merak etme sen."

Babam annem kadar emin durmuyordu. Burada büyümüştü, buranın adetlerini herkesten çok daha iyi biliyordu. Burada kaldığım sürece aşiretten birileri beni öldürmeye çalışacaktı. Saatli bir bomba gibiydim resmen.

"Uyuyacağım ben."

"Tamam kuzum, uyu sen. Biz de aşağıdayız. Bir şey olursa seslen tamam mı?"

Başımı hafifçe salladım. Annemler gittikten sonra bacaklarımı iyice kendime çektim ve cenin pozisyonunu aldım. Aylardır uyuduğum yatakta değildim artık, etrafımda asla alışamayacağımı söyleyerek zamanla alıştığım eşyalar yoktu. Saçlarımda tokalarım yoktu, yanımda kokusunun sindiği yastık yoktu.

Ben ayrılığımızın canımı bu kadar yakacağını düşünmemiştim.

Arkama bile bakmamıştım. Neden böyle bir şey yapmıştım ki? Onu bir daha göremeyecektim, son kez yüzünü aklıma kazımak için bile durmamıştım.

Pişmanlığın ağırlığı göğsüme iyice yerleştiğinde nefes alamadığımı hissettim. Gözlerim doldu ve daha fazla dayanamayarak ağlamaya başladım.

Ağlayarak uyduğumu annem beni uyandırdığında fark ettim. Yanıma oturmuş saçlarımı okşuyordu.

"Sürekli uyuyorsun, bir sorun mu var acaba? Hastaneye gidelim mi kızım, ne dersin?"

Hastaneye gitmek istemiyordum. Gitmek istediğim tek yer beni istemedikleri o konaktı. Bana göğsünde koca bir yer ayıran o adamın yanına gitmek istiyordum.

"Ayağım acıyor anne. Karnım ağrıyor." Dedim, karnımı tutarak. Nedenini anlamadığım bir şekilde ağlamaya başladım. "Her yerim ağrıyor."

En çok da kalbim ağrıyordu.

Onunla evlendiğimizde birbirimizi tanımıyorduk ve bana söylediği yalanlar yüzünden ondan nefret ediyordum. Fakat daha sonra, zaman ilerledikçe ve Ferman evliliğimizi gerçeğe dönüştürmeye çalıştıkça bir şeyler değişmişti. Ben konağa, evliliğimize ve ona alışmaya başlamıştım. Onu sevmeye başlamıştım.

Şimdi düşünüyordum da, Liam'dan ayrılmam kolay olmamıştı. Ancak ayrıldığımda onu düşünerek kendimi üzmemiştim. Ferman'la ayrılığımız ise çok başkaydı. İçim patlayacakmış gibi hissediyor, sürekli ağlamak istiyordum.

"Ah güzelim. Dedim sana, aynı hataya iki kez düşme dedim." Annem saçlarımı okşayarak, gözyaşlarımı sildi. Omuzumu ovaladı. "İlaçlarını Amerika'dan getirmiş miydin? Nerede olduğunu söyle de getireyim."

"İlaç içmeyeceğim anne."

Tedavi sırasında aldığım sakinleştiricilerden bahsediyordu. Mardin'e gelmeden üç ay önce ilaçları kullanmayı bırakmıştım. "Attım ben o ilaçları, aylardır kullanmıyorum." Dedim anneme.

"Asrın!"

Gözyaşlarımı sildim. "Anne bir şey söyleme, bak iyi değilim zaten."

Annemin beni azarlayacağı varsa da bundan sonra sessiz kaldı. O ilaçların beni iyileştirdiği falan yoktu, yalnızca sersemleşmemi sağlıyorlardı. Annemler gittikten sonra yalnızca birkaç ay daha kullanmış ardından bırakmıştım.

İyi ve kendimde olduğumu biliyordu, belki bu yüzden sessiz kalmıştı. Sebebi her neyse sessiz olduğu için seviniyordum. Bir de onu düşünerek canımı sıkmak istemiyordum, çünkü başımda yeterince dert vardı zaten.

*

Ertesi gün kahvaltıdan sonra Sena konağa gelmişti. Boşanma sürecini bana detayla açıklarken annem ve babam yanımda olmak istemişti ancak izin vermemişim. Şimdi ise balkonda oturuyorduk.

"... Dediğim gibi, bir sorun çıkartmazlarsa ilk celse de boşanırsınız."

Gerçekten boşanmak istiyor muydum peki?

Birbirimizi sevdiğimiz açıktı ancak beraber yapamayacağımız da öyleydi. Ailesi sorundu, aşiret, töreler... Mardin sorundu. Toprak Şehir, bizi birbirimizden ayıran sorundu.

Belki de boşanmamız en iyisiydi.

"Yarına kadar evrakları hazırlamış olurum." Dediğinde başımı sallayarak onu onayladım. "Bundan sonra ne yapmayı düşünüyorsun?"

İç çektim. Dün akşam bundan sonra ne yapacağımla ilgili düşünmüştüm aslında. "Amerika'ya geri döneceğim sanırım. Eski iş yerime başvuruda bulunurum, olmazsa da bakarım bir çaresine artık."

"Gerçekten seviyor musun o adamı?"

"Seviyorum."

"Çoğu evliliklerde sevmek yeterli olmuyor, biliyor musun? Bazen aile sorun oluyor, bazen şartlar. Müvekkilimi soruyorum mesela, neden boşanmak istiyorsun diye. Kadın sevmekte sorun yok ama birlikte geçinemiyoruz diyor. Beraber iyi bir hayatı paylaşamadıktan sonra sevsen ne olur?"

Haklıydı sanırım.

"Yanlış anlama ne olur, örnek veriyorum sadece. Bak bazıları da şiddetli geçimsizlikten boşanıyor, yani çok farklı sebeplerden boşanmalar yaşanabiliyor. Bunu demek istiyorum." Başımı anlıyorum diyerek salladım. "Bak, şiddetli geçimsizlik deyince aklıma Roza geldi. Onun durumu ne oldu?"

"Bilmiyorum ki, geldiğimden beri onu görmedim." Dedim etrafıma bakarak.

O sırada Behram abi, elinde bir tepsiyle merdivenleri çıkıyordu. "Sohbetiniz bol olsun hanımlar." Dedi gülümseyerek. Yanımıza yaklaştı. "Size kahve getirdim."

Behram abi, bizimle beraber kendine de kahve getirmişti. Kahveleri masaya bıraktıktan boşta kalan sandalyeyi çekerek oturdu. O an Sena ile göz göze geldik. Bana neden burada olduğunu anlamadığını söyleyen saliselik bir bakış attı. Bense gülümsedim.

"Nasıl oldun kızım?" diye sordu Behram abi.

"İyiyim, ayak bileğim biraz acıyor hala. Onun dışında aynı."

"İyi, iyi sevindim."

"Siz nasılsınız Sena Hanım?"

Behram abinin karın ağrısı belli olmuştu. Sanırım Sena'dan hoşlanıyordu... Şu anda ona üzülüyordum çünkü hisleri karşılıksız kalacaktı. Çünkü Sena'nın beş yıllık bir sevgilisi vardı.

"İyiyim Behram Bey. Siz nasılsınız?"

"Allah'a şükür." Dedi elini göğsüne götürerek. Onu daha önce hiç görmediğim kadar gülümsüyordu.

"Behram abi," dedim bana dönmesini sağlayarak. "Roza'yı göremedim, nerede?"

İşte şimdi gülümsemesi hızla kayboldu. "Şirwan çıktı hapisten, bir hafta önce. Çıkar çıkmaz da Roza'yı alıp götürdü evlerine." Abisi olarak o da bu durumdan memnun gözükmüyordu ama neden böyle bir şeye izin vermişti ki?

"Kızı tekrar dövsün diye götürmesin izin mi verdiniz?" Sena araya girmeye çalıştı ancak izin vermedim. "O adamın, Roza'yı dövdüğünü biliyordunuz. Neden izin verdiniz, Behram abi?"

"Asrın, bazen durumlar görüldüğü kadar kolay olmayabilir. Önce anlayıp dinlemek lazım." Dedi Sena.

"Kızım çabalamadık sanıyorsun? Abim de ben de karşı durduk ama babamlar razı gelmedi. Bir kız bir evden ya gelinliğiyle ya da kefeniyle çıkar. Boşansa ne olacak? Töreler boşanmış kadına ne gözle bakar, haberin var senin? Dar ederler kıza Mardin'i."

"Yakında ben de boşanmış olacağım. Bana da mı aynı şeyi yapacaklar? Yok öyle bir şey!" Sesimin tonunu ayarlayamadan devam ettim. "Roza orada kaldığı sürece hep dayak yiyecek. Onun orada her gün dövüldüğünü bile bile nasıl rahat edeceksiniz? Olmaz. Roza'yı o adamdan boşandırmamız lazım."

"Diyelim Roza boşandı. Sen yakında Amerika'ya geri döneceksin, Roza burada kalacak. İnsanların arkasından hatta yüzüne karşı konuşmalarını o dinleyecek. Her türlü harekete o maruz kalacak. Dışlanacak. Ben yanında dururum o ayrı. Hepimiz dururuz ama konuşacak olan yine konuşur. Bunun önünü kesemeyiz."

"İyi o zaman, dayak yemesini görmezden gelelim."

Buradaki töreler saçmaydı. Saçmalığın daniskasıydı! Roza'nın her gün dayak yediğini biliyorduk ama hiçbir şey yapamıyorduk. Sanki her gün dayak yemesi, hayatının geri kalanında dışlanmasından daha iyiydi!

Ferman burada olsaydı bir şeyler yapardı.

Ferman...

Yirmi dört saatten az bir süre olmuştu ama onu özlemiştim. Yakında boşanacaktık ve ben Amerika'ya geri dönecektim. O zaman ne yapacaktım? Nasıl nefes alacaktım?

Sürekli onu düşünürken buluyordum kendimi. Saçlarımı taradığımda bana aldığı tokaları hatırlıyordum. Boş parmaklarımda yalnızca çok az taktığım alyansımı hatırlıyordum. Narin ile Hogir'in oyuncak atlarını görünce kendi atımı ve onunla geçirdiğim sürüşlerimizi hatırlıyordum. Şimdi bile dedemin haber dinlemek için açtırdığı radyodan yükselen türkü bana onu hatırlatıyordu.

Polat Konağı'ndan ayrıldığımdan beri iki gün geçmişti. Bu sabah kalkar kalkmaz iyi olmadığımı biliyordum. Çünkü karın ağrım hala devam ediyordu ve üstüne bir de baş ağrısı eklenmişti. Kısacası kendimi hiç iyi hissetmiyordum. Yine de babamı kırmamak adına birkaç dakikalığına yanlarında oturma teklifini kabul etmek zorunda kalmıştım.

İşte o sırada dedem televizyon yerine eski usul radyoyu açtırmıştı yengeme. Ancak o türkü çıktığında haber dinlemek yerine, kalsın demişti. İşte, hepimiz aynı türküyü dinliyorduk.

Tanrıdan diledim bu kadar dilek aman aman

O yârin yüzünü bir daha görek aman aman

Bana kısmet değil dizinde yatmak aman aman

Dizinde yatıp da yüzüne bakmak aman aman

Urfa'da beraber yediğimiz akşam yemeği gözlerimin önüne gelmişti anında. On gün aynı yatakta beraber uyumuştuk. Balıklı Göl hakkında konuşup, balıkları beslemiştik. Bana, uğursuzluk getirdiği için o balığa dokunmamamı söylemişti, keşke o gün onu dinleseydim.

Gel aman aman yanıma

Kıyma bu yazık canıma

Bir kara kaşın bir kara gözün

Değer dünya malına

Ayrılık hasreti canıma yetti aman aman

Kalmadı gözümün yaşları dindi aman aman

Bahçesinizde lale sümbül gül bitti aman aman

Eridi yüreğim tükendi bitti aman aman

Bu kadar dinlediğim yeterdi. "Ben yatmaya gidiyorum." Dedim. Ayağa kalktım. Birkaç adım attım ama başım döndü, gözlerimin önü karardı ve bir saniye sonra kendimi yerde buldum. Bayılmıştım ve gözlerimi açtığımda dedemin konağında değildim. Hastaneydim.

"Serum bitti, geçmiş olsun."

Başımdaki hemşire biraz sonra kaybolduğunda annem girdi görüş alanıma. Pencereden sızan güneş ışığını arkasına almıştı. Gözlerinin altı şişmiş görünüyordu.

"Kızım." Dedi, yorgun bir sesle.

"Ne ara sabah oldu?" diye sordum. Pencereden dışarıya bakarken. "Ne oldu?"

"Bayıldın kızım, akşamdan beri yatıyorsun." Saçlarımı kenara ayırarak yüzümü avuçladı. "Uyanmayınca doktor serum verdi. Anca kendine geldin işte."

Kaçırılma olayının sinirlerimi ve ayrıca bedeni yıprattığını biliyordum ancak bu kadar büyük bir şeye dönüşmesini beklemiyordum. Birkaç gündür iyi hissetmediğim doğruydu, umarım altında bir hastalık falan çıkmazdı. Bir de onunla uğraşmak istemiyordum.

Annem ayakkabılarımı giydirdikten sonra odadan çıkmıştık. O zaman babamla Behram abinin de burada olduğunu görmüştüm. Hepsini korkutmuş olmalıydım.

"Konağa dönmüyor muyuz?" diye sordum, çıkış yerine başka bir odanın önüne geldiğimizde.

"Kızım," diye açıklamaya başladı babam. "Dün sen öyle bayılınca annen telaşlandı. Kan tahlili istedi. Onun sonuçlarını soracağız doktora."

"Anne?"

"Ne yapıyım kızım?" Beni koridordaki banklardan birine oturttu, ardından yanıma oturdu. "Gözümüzün önünde pat diye bayıldın. Kaç gündür uyuyorsun, halsizsin. Zayıfladın da zaten, şu haline bak. Tabii korkarım."

Benden habersiz kan tahlili istemesine kızmıştım ancak benim için endişelenmesi de özlemiş gibiydim. En son Amerika'dayken benimle ilgilenmişlerdi. Şimdi o anları hatırlamak istemiyordum.

Beş dakika bekledikten sonra doktor beni çağırdı. Annem de benimle beraber girmek için ısrar edince engel olmamıştım. Beraber doktorun karşısındaki sandalyede oturuyorduk şimdi.

"Hayati değerlerinizde bir sorun göremiyorum." Dedi doktor, elindeki raporları inceledikten sonra. Rahatlamıştım fakat bu rahatlık kısa sürdü. Çünkü biraz sonra beni şaşırtacak o cümleyi kurdu. "Tebrik ederim, hamilesiniz."

Hamilesiniz.

"Ne?"

Başım hızla anneme döndü. Bir yanlışlık olduğu ortadaydı ama annem niye bu kadar şaşırmıştı ki? Hamile kalamayacağımı biliyordu sonuçta.

"Bir yanlışlık var anne." Dedim, hiç düşünmeden. Ardından doktora döndüm. "Hamile değilim."

Adam tekrardan elindeki kâğıtlara baktı. "Bir yanlışlık yok. Beş haftalık hamilesiniz."

"Hayır değilim." Israr ettim çünkü biliyordum, hamile kalamazdım. Göğsümün daralmaya başlamasını hızla göz ardı ettim. "Hamile kalamam." Dedim, bakışlarımı bir saniye dahi kaçırmadan.

"Her ay düzenli adet görüyor musunuz?"

"Evet, ama-"

"O zaman hamile kalabilirsiniz. Zaten hamilesiniz."

"Anlamıyorsunuz!" Diyerek itiraz ettim. Adam karşımda bu kadar emin konuşurken sesimin tonunu ayarlama gereği bile duymadım. Hamile değildim, biliyordum. Annem araya girmeye çalıştı ancak ona izin vermedim. "Bakın, benim başımdan bir hamilelik geçti zaten. Beş aylıkken düşük yaptım. Amerika'daki doktorum tekrardan hamile kalmamın imkânsız olduğunu söyledi. Rahmimle ilgili bir sorunmuş. Dört doktor gezdim, hepsi aynı şeyi söyledi. Tekrardan hamile kalamazsınız dediler. Ben- Ben hamile-"

Göğsüm hızla inip kalkıyor, hızlı ve sesli nefesler alıp veriyordum. Ellerimin titremesi dişlerime, oradan bütün vücuduma ulaşmıştı. Lanet olası hastalık tekrardan baş gösteriyordu.

Gözlerimin önü kararıyordu. Kimseyi duymuyordum ama onlar beni duyuyordu. Bu yüzden inkâr etmeye devam ettim. "Ben hamile değilim!" dedim. Ayağa kalktım, başımı hızla iki yana salladım. "Hamile kalamam. Hayır, hayır. Hayır!"

Doktorun sesi anneminkiyle karıştı. Daha sonra babam ve Behram abinin sesleri de eklenmişti ancak ne söylediklerini anlayamıyordum. Beni kollarımdan tutmaya çalışıyorlardı. İzin vermedim.

"Hayır! Hayır, hayır, hayır!"

Bana tekrardan aynı şeyleri yaşatacaklardı. Beni ilaçlara boğacak, hayatımı mahvedeceklerdi. Beni yalanlarla kandıracaklar, odalara kapatacaklardı. Beni kandıracaklardı, tekrar ve tekrar. Kandırılacaktım.

Buna izin veremezdim. Ellerinden kurtulmalıydım ancak çok fazla insan vardı. Kaçmama izin vermiyorlardı.

"Bırakın beni!" diye bağırdım.

O sırada koluma bir iğne saplandı ve dünya karanlığa büründü.

Tekrardan kendime geldiğimde hissettiğim ilk şey bedenimin halsiz bir şekilde hastane yatağında uzandığıydı. Ardından olanları hatırladım, doktorun söylediklerini ve sonrasını... Hamilesiniz. Doktorun sesi kulaklarımda yankılanıyordu. Bu gerçekten mümkün olabilir miydi?

"Kızım, Asrın'ım?"

Annemin sesine doğru başımı çevirdim. Yanında babam da vardı. İkisi de bakışlarında endişe ve korkuyla bana bakıyordu.

"Doğru mu?" diye sordum. Ne olduğunu söylemedim, dilim varmıyordu ama onlar anlamıştı. Annem beni onaylayarak başını salladı.

Hamileydim.

Hamile kalabiliyordum. Bir kez daha kandırılmıştım, bir kez daha bana yalan söylenmişti. Hastanede geçirdiğim onca zaman, öfke nöbetlerim yüzünden kullandığım ilaçlar, psikolojimin mahvolması, bedenimin neredeyse iflasa sürüklenmesi, hepsi boşunaydı.

Bir damla gözyaşı yanağımdan kulağıma doğru yol aldı.

Her şey boşunaydı.

Bölüm Sonu!

Anlaşıldığı üzere Asrın sinir krizi geçirdi ama ufak bir açıklama daha yapmak istiyorum. Annesinin şaşırmasının altında herhangi bir şey yatmıyor. O sadece Asrın'ın düşüncesiydi.

Çoğunuz tahmin etti, belki çoğunuza da sürpriz oldu. Asrın hamile! Şok şok şok...

Bakalım Asrın'ın bu bilgiyi nasıl sindirecek ve Ferman nasıl öğrenecek. Hepsi reklamlardan sonra.

Oy vermeyi ve yorum bırakmayı unutmayın. Gelecek bölümde görüşürüz.

Bölüm sonu

6 yorum