İçeriğe geç

TOPRAK ŞEHİR

Bölüm 14 · 15 dk okuma

TOPRAK ŞEHİR

Bölüm 14

On Dördüncü Bölüm

Asrın

Eve dönüş yolunda şaşırtıcı olmayan bir şekilde sessizdik. Ferman öfkeliydi ama bu öfkesinin nedeninin yalnızca Ardil’in Dilan’ı dışarı göndermemesinden kaynaklandığından emin değildim. Başka bir sebep daha olmalıydı, belki bendim belki değil. Sonuçta Ferman öfkesini Ardil’den çıkartmış olmuştu. Benden çıkartması gerekirken…

“Boş yere Ardil’e sinirlendin.” Dedim sessizliği bozarak. “Dilan’ı ben çağırmadım. Aslında çağırmadım değil, aklıma gelmedi.”

Ferman bana öyle bir bakmıştı ki dudakları ile değil gözleriyle öfkeli olduğunu söylemişti. Fakat ben diğerleri gibi olduğum yere sinmeyecektim.

“Bana öyle bakma Ferman.” Dedim, bakışlarını yola çevirdi tekrardan. “Neden Dilan’ı çağırmak aklıma gelmedi biliyorsun. Ben onun yüzünden zorla evlendirildim. O Ardil’le kaçmasaydı eğer bu berdel denen saçmalığa katlanmak zorunda kal-“

“Asrın!”

Sesini yükseltmişti. Arka koltukta oturan Şeyma’nın varlığına rağmen bana bağırmıştı.

“Kes çeneni Asrın!”

“Sana konuş diyen oldu mu?”

“Başımı ağrıtıyorsun.”

Liam’ın öfkeli olduğu zamanlarda bana söylediklerini hatırladım. Beni önce kırıyor sonra yaşanılanlar hiç olmamış gibi özür dileyerek her şeyi unutmamı bekliyordu. Daha önce hiç kalbimi kırmamış ve bundan sonra hiç kırmayacakmış gibi.

Hayatıma giren her erkek böyle mi olacaktı?

Kalan yol boyunca sesimi kesip dışarıyı izledim. Sağ olsun Şeyma da bir şey söylememişti. Konağa vardığımızda kimseyi beklemeden hızla odaya çıktım. Çantamı kenara attım ve üzerimi değiştirmek için dolaptan rahat bir şeyler çıkartmaya başladım. O sırada odanın kapısı açıldı ve Ferman içeriye girdi. Ben de kıyafetlerimi çıkartarak dolabın kapağını örttüm.

“Arabada bırakmışsın.” Dedi elindeki tabloyu yavaşça yere bırakırken. Onu unutmuş olmalıydım.

“Özür dilerim. Bağırmamam gerekiyordu.”

Ona öfkeliydim. Yüzüne karşı bağırıp çağırmak istiyordum ama bir yandan da öfkeli olmaktan yorulmuştum. Sakin ve sessiz bir hayat yaşamak istiyordum artık. Bağırış çağırış, kavga dövüş olmadan.

“Ben de özür dilerim. Dilan’ı dışlamamalıydım. En azından bizimle gelmesini teklif etmem gerekirdi.”

Birbirimizden özür dilediğimize sevinmiştim. En azından bunu yapabiliyorduk.

“Dilan benim gözbebeğim, Asrın.” Dedi. Bana doğru adım attı. “Annemler öldükten sonra elimde bir tek o kaldı. Ben onun için ağa olmayı kabul ettim, onun için berdeli kabul ettim.”

Bana Dilan’ın onun için ne kadar önemli olduğunu söylemesine gerek yoktu, yaptıklarıyla söylüyordu zaten.

“Bak, sen benim karımsın. İyi kötü beraber yaşıyoruz, sana saygım sonsuz ama Dilan’ımı hor görme. Sev demiyorum, aynı ortama girip çıkacaksınız. En azından saygı duy. Konuşmak zorunda da değilsin.” Omuzlarını indirerek nefes verdi. “Varlığına katlan yeter.”

Sözleri beni istemeden de üzmüştü. “Hayır, haklısın.” Dedim. “Geçmişte yaşananları unutmam mümkün değil ama biz akrabayız artık. Bundan sonra ona göre davranacağım.”

Ferman’ın ifadesi rahatladı. “Teşekkür ederim.”

Gülümsemekle yetindim sadece. Ona söylediklerimde dürüsttüm. Bir gün ondan boşanıp eski hayatıma dönene kadar o ve ailesiyle olan bağımı inkâr edemeyecektim. Artı, daha fazla kavgayı kaldıracak bir kafada da değildim. Boşanana kadar bir şeylere idare etmem gerekiyordu. Mecburen.

Ferman gittikten sonra odamın kapısı çalındı. Gelen Şeyma’ydı.

“Gelsene.” Dedim. Bugün aldığımız Şahmeran tablosunun paketini açıyordum. “Çivi ve çekiç var mı? Bunu duvara asmak istiyorum da.”

“Hatice’ye söyleyeyim, o getirir şimdi.” Dedi, odadan çıktı ve biraz sonra elinde çivi ve çekiçle geri geldi. “Nereye asacaksın?”

“Şu duvara asmayı düşünüyorum.” Kapıdan girdiğinde sağ tarafta kalan duvara işaret ettim. Yatağın o duvara bakan kısmında ben uyuyordum ve sabah uyandığımda gördüğüm ilk şeyin o tablo olmasını çok istiyordum. “Bana yardım etmen lazım.”

Şeyma tabloyu duvara tuttu ve bende çiviyi duvara çaktım, ardından tabloyu astım. Birkaç adım geri çekilerek eserime mutlulukla eserime baktım.

“Nasıl?” diye sordum Şeyma’ya.

“Bu tabloları çok seviyorsun herhalde. Baksana.” Çenesiyle işaret ettiği yere baktım. Tablolarımı gösteriyordu. “Sen mi yaptın?”

Başımı salladım.

Şeyma tablolarımın başına geçerek birkaç tanesine bakmaya başladı. “Bunlar ne kadar güzel.”

Yanında durdum ve elindeki tabloma baktım. Bu yaptığım son tabloydu. Hamile olduğumu öğrendikten sonra Liam resim yapmama izin vermemişti. Artık anne olacağıma göre bu tür uğraşlardan uzak kalmalıymışım. Ben de son kez fırçalarımı elime almış ve yeni doğmuş bir bebeğin resmini çizmiştim.

Gözlerimden dolmadan önce bakışlarımı kaçırdım.

“Satıyor musun bunları?”

“Daha önce birkaç tanesini sergilerde satmıştım. Bunlar satmaya kıyamadıklarımdı. Artık resim yapmıyorum.”

Şeyma şaşkınlıkla bana döndü. “Niye?”

Omuzlarımı silkip umursamaz bir tavırla, “Bilmem, uzun zaman oldu.” Dedim. Neyse ki konuyu uzatmamıştı.

“Aslında tekrardan resim yapmaya devam etsen ne güzel olur. Ferman abim de yardımcı olurdu sana.” Şeyma’nın kahverengi gözleri ışıldadı. “Zamanında beni de o okutmuştu… Bizim buralarda öyle kızları okutmazlar, erkenden evlendirir yükünden kurtulurlar. Anamda okumama izin vermeyince Ferman abim karşılarında durdu, en azından liseyi okumasına izin verin dedi. Beni sağlık kolejinde okuttu. Allah razı olsun ondan.”

“Amin.” Dedim.

Doğuda kızları neden okutmadıklarını anlayamıyordum. Okuyup iyi bir yerlere gelebilirken kendinden yaşça büyük bir adamın kahrını çekmeye zorlanıyorlardı. Benimki gibi bir babaya sahip olduğum için şanslıydım sanırım.

“Ferman abim çok çabuk sinirlenen bir adam değil ama konu sevdikleri olunca gözü bir şey görmez.” Arabadaki olaydan bahsediyordu. “Aslında onu biraz tanımaya çalışsan, sen de anlayacaksın iyi biri olduğunu.”

Ferman’ın iyi biri olduğundan şüphem yoktu ama neler yaşadıklarımı da unutamıyordum işte. Resmen berdelle evlenmek zorunda kalmıştım, o da kimse öldürülmesin diye. Trajikomik ama gerçekti. Tamam, zorla evlenmemiştim ama mecburiyetim olduğu için evlenmiştim. Bir bebek daha hayata gelip yaşasın diye.

Şeyma haklı olabilirdi. Ferman onu okutabilmek için ailesinin karşısına almıştı. İyi bir yüreği vardı. Belki de ona karşı olan tavırlarımı değiştirmeye çalışmalıydım.

*

Ertesi gün öğleden sonra yine odamdaydım, karalama defterime bir şeyler çiziyordum. Ferman kapıyı çalarak içeriye girdiğinde başımı kaldırıp ona baktım.

“Hoş geldin.”

“Hoş buldum.” Dedi başını eğerek. “Ne yapıyorsun.”

Ona defterimi gösterdim. “Çizim.”

“Resmi bıraktığını söylemiştin.” Dedi kafası karışmış bir sesle.

“Bıraktım. Bunlar sadece resmi tamamen unutmamam için.” Omuzlarımı kaldırıp indirdim. “Karalamalar.” Dedim. Şimdilik beni sakinleştiren şey bunlardı. Boyalarımı ve fırçalarımı elime almak için ise daha büyük bir cesarete ihtiyacım vardı.

“Bakabilir miyim?” Diye sorduğunda şaşırdım ama defteri ona uzattım. Ferman çizimlerimi büyük bir ilgiyle inceliyordu. Şimdilik yalnızca odada ne gördüysem onu çizmiştim. Komodinin üzerinde duran çerçeveyi, saksıdaki çiçeği, şahmeran tablosunu. “Çok güzeller.” Dedi Ferman.

“Sağ ol…” Defteri ondan alarak kenara bıraktım. “Sen neden buradasın, işin erken mi bitti?”

Başını salladı Ferman. Gardırobun önüne geçerek ceketini çıkartmaya başladı. “Askerlik arkadaşımın düğünü var. Urfa’da, oraya gideceğim şimdi. O bizim düğüne gelmişti.”

Ferman havlusunu alırken aklıma gelen fikirle ayaklandım. “Ben de geleyim seninle!” dedim. Dolabın kapağını kapatarak şaşkınlıkla bana döndü.

“Emin misin?”

Kararlılıkla gülümsedim. “Ben de geleyim, hem Urfa’yı görmüş olurum. Lütfen.”

“Tamam.” Dedi, “Duşa gireceğim, sen de hazırlan yarım saate çıkalım.”

Ferman duşa girdikten sonra ben de hazırlanmak için dolabın başına geçtim, kapaklarını açarak en uygun ne giyebilirim diye düşünmeye başladım. Pantolon bluzla oraya gidemezdim ama kendi elbiselerim de düğün için fazla açık kaçardı. Ben de hiç düşünmeden Şeyma’nın odasına çıktım. Ona durumu izah ettikten sonra bana giymem için güzel bir elbise vermişti.

Elbise iki parçadan oluşuyordu, beyaz elbisesi ve tozpembe renkli yeleği vardı. Şeyma elbiseyi verirken düğünümde takılan altın kemeri takmamı da söylemişti ama altın sevmediğimi söylediğimde bana kendi gümüş kemerini vermişti. Elbiseyi giymeyi bitirdiğimde makyajımı yapmak için yatak odasına geri döndüm. Ferman çoktan banyodan çıkmış siyah takım elbisesinin yeleğini giyiyordu. Beni fark edince duraksadı.

Küçük bir kız çocuğu gibi yeleğin tül eteklerini kaldırıp indirdim. “Nasıl olmuşum?” diye sordum. Ferman cevap vermedi. “Benim elbiselerim bu düğün için biraz bayağı kaçardı, ben de Şeyma’dan bu elbiseyi ödünç aldım. Güzel olmuşum, değil mi?”

Konu moda olunca gerçekten de küçük bir kız çocuğu oluyordum. Hayatı süslenmekten başka bir şey olmayan kız çocuğu.

Ferman sessizdi. Kıvrılmış siyah kirpiklerinin altından beni hülyalı gibi inceledi. Cevap vermedi, onun yerine sessizce başını salladı. Şapşal. Bu kadar etkilendiğini belli etme bari.

“Daha makyaj yapmadım ama biraz beklemen lazım.”

Yine başını salladı. Ben de gülümseyerek tuvalet masasının önüne oturdum ve makyajımı yapmaya başladım. Ferman bir süre aynı yerde dikildikten sonra beni aşağıda bekleyeceğini söyleyerek odadan çıkmıştı. Ardından kapalı kapıya baktım, tutulduğunu saklayamıyordu bile.

Hazırlanmayı bitirdikten sonra avluya indim. Ferman çalışan adamlardan biriyle konuşuyordu. Geldiğimi görünce konuşmayı kesti ve bana döndü. O sırada Mürsel dedenin sesini duyduk.

“Ferman!”

Mürsel dedenin arkasında Gülay hala ve Ziya enişte vardı. Hasta olduğunu bahane ederek Mustafa amcalarla işe gitmemişti bugün. Avluya inmelerini bekledik.

“Ne o torunum? Evlendiğinden beri adetlerimizi törelerimizi unutur oldun. Nereye gidiyorsunuz böyle?”

“Haber vermeye geldim dede, Ziya eniştem uyuduğunu söyleyince ben de ona söyledim.”

Nereye gittiğimizi haber mi verecektik böyle? Oldu olası tuvalete giderken de haber verelim. Ferman temiz kalpli olduğu için baş kaldırmazdı ama böyle giderse ben ne yapacağımı bilirdim. Bir dakika, daha dün kendime bir söz vermemiş miydim? Sakin kalmalı ve alttan almalıydım. Evet.

“Sonunda eli yüzü düzgün bir şeyler giyebilmişsin gelin hanım.” Dedi Gülay hala. Yüzünde memnun bir ifadeyle beni süzüyordu.

Sus Asrın, bir şey söyleme. Sus.

“Ferhat’ın düğününe gidiyoruz dede.” Dedi Ferman. “Askerden arkadaşım, tanırsın. O bizim düğüne gelmişti, ayıp olur şimdi gitmezsek. Akşama dönmüş oluruz.”

“Eyi bakalım, gidin.”

Büyüklerden izin aldığımıza göre yola çıkabilirdik herhalde!

Ferman’ın dediğine göre Urfa’ya yolculuğumuz iki buçuk üç saat sürermiş. Zamanımızın çoğunu müzik dinleyerek veya yolu izleyerek geçirmiştik. Sıkıldığım bir an radyoyu kapattım.

“Bu askerlik arkadaşınla çok mu yakınsınız?” diye sordum.

“Askerliği Kırşehir’de yaptık beraber. Devrem o benim.”

“Ne kadar zaman geçmiş, hala iletişimde olmanız çok güzel.” Ferman başını salladı. “Urfa nasıl bir yer? Daha önce hiç gitmedim.”

Ferman anlatmaya başladı. “Urfa peygamberler şehridir. İbrahim peygamber orada ateşe atıldı. Balıklı Göl’ü duydun mu hiç?”

Başımı salladım. “Duydum ama hikâyesini bilmiyorum.”

“Zamanımız olursa seni oraya götürürüm.”

“Olur.” Dedim heyecanla. “Başka neresi meşhur Urfa’nın?”

“Kale, Halfeti, Bakırcılar Çarşısı, Fırfırlı Cami… Gezilecek çok yer var.” Dedi, başını yoldan çekerek birkaç saniyeliğine bana çevirdi. “Bugün zamanımız az, başka bir vakitte gelir, birlikte gezeriz.”

Başımı olumlu anlamda salladım. Beni at binmeye götüren oydu, beni tekrardan resme başlatmak isteyen, bana Urfa’yı gezdirmek isteyen de oydu. Beni iyi hissettirmek için elinden gelen her şeyi yapıyordu. Bu evlilik için gerçekten çaba gösteriyordu ve bu da içimi huzursuz ediyordu.

Urfa’ya vardığımızda Ferman, düğün evinden önce Balıklı Göl’e getirmişti bizi. Burası tam da hayal ettiğim gibiydi. Gölüm etrafını gezdiğimiz sırada Ferman birkaç dakikalığına beni yalnız bırakmış ve geri geldiğinde yanında balıklar için yem getirmişti. Gülümsedim ve aç balıklara yemleri bölüştürerek verdim.

“İbrahim peygamberin adı birçok mucizeyle anılmış ama en bilineni bu gölle olanı... Kral Nemrut’un putlarını koruma görevini reddederek ona karşı çıktığı için ölüm cezası verilmiş.” Başını kaldırarak yukarıdaki kaleyi işaret etti. “İşte o tepeden aşağıya ateşe atılmış fakat yüce rabbim bir emir buyurmuş. O an ateş suya, odunlar balığa dönüşmüş.”

Duyduklarımdan sonra tüylerim diken diken olunca kollarımı sıvazladım. Gözlerim dolmuştu, hikâye beni fazla etkilemişti.

“Bu gerçek mi?”

Başını salladı Ferman.

Çömelerek suya ve balıklara baktım. Kara kara balıklar attığım yemleri kapışarak yiyordu. Elimi uzatarak dokunmak istedim.

“Dokunma!” dedi Ferman. Kolumu tutarak beni geriye çekti.

“Neden?”

“Su da balıklar da kutsal sayılır burada. Dokunan olursa ya öleceği ya da başına bir bela geleceğine inanılır.”

“Gerçek değildir, inanma böyle şeylere.” Dedim gülümseyerek. Elimi uzattım ve suya dokundum. O an balığın bir tanesi parmağımı yemeye çalıştığında hızla geri çektim kendimi. Gülümsedim. “Bir şey olmadı bak, ölmedim.” Ferman bana bilmiş bir bakış attı. Daha çok sözünü dinlemediğim için kızmış gibiydi.

“Saat yaklaşıyor, gidelim haydi.” Dedi.

Tekrar arabaya bindik, bu sefer çok sürmemişti. Düğün evinin önü epey bir kalabalıktı. Ferman arabayı park ettikten sonra insan kalabalığının içine daldık. Onu görüp tanıyan birçok genç önünde eğilip selam verince şaşırmıştım. Ferman hepsine adıyla seslenmiş ve hal hatırlarını sormuştu. İnsanların onu sevip saymasına şaşmalıydı.

Düğün çoktan başlamış gibi görünüyordu. Düğün evinin avluya açılan kapısından içeriye girdiğimizde asıl kalabalığın burada olduğunu fark ettim. Kadınlar bir tarafta erkekler diğer taraftaydı, yemekler dağıtılırken şarkılar çalınıp halaylar çekiliyordu. Düğünün sahipleri Ferman’ı görür görmez ayaklanmış ve güler yüzleriyle bizi karşılamışlardı. Ardından başka bir adam daha gelmişti yanımıza, bu damat olmalıydı. Ferman’la sarıldılar.

“Hoş geldin ağam. Gözümüz yollarda kaldı valla.”

“Hoş bulduk devrem. Allah mesut etsin.”

“Siz de hoş geldiniz yenge hanım. Şeref verdiniz.” Dedi Ferhat. Gülümseyerek başımı salladım. “Şöyle geçin, buyurun.”

Adamın gösterdiği masaya doğru ilerledik. Birkaç kişiyle daha merhabalaştık. Önümüze tabak tabak yemekler getirmişlerdi. Ferman ağzına bile sürmemişti ama ben birkaç lokma almıştım. Oturduğumuz yerde bile insanlar gelip selam vermişti. Ferman ağanın namı Mardin’i aşmış Urfa’ya kadar ulaşmıştı.

İki saat kadar oturduk orada. Takı sırası geldiğinde Ferman gelinle damada beşi bir yerde takmıştı. Koskoca Mardin’in en büyük aşiret ağası çeyrek altın takacak değildi tabii. Tekrardan yerimize oturacağımız sırada Ferhat izin vermedi. İkimize de halaya çekti. Ne yapacağımı bilmediğimden yardım isteyen bakışlarla Ferman’a döndüm. Bana güven veren bir bakış attı.

Küçük parmağımı küçük parmağına doladı, “Ayaklarıma bak.” Dedi. Ben de dediğini yaptım, ayaklarına bakarak aynısını yapmaya çalıştım. Beceremiyordum ama elimden geleni yapıyordum. Hatta eğleniyordum bile. Sevinçle Ferman’a baktığımda çoktan beni izliyordu. Gülümsüyordu bile.

“Yapabiliyor muyum?”

“Olacak.” Dedi başını eğerek.

Bana göre uzunca olan bir süre boyunca halay çekmiştik. Ayaklarıma ağrılar girmişti ama diğerlerine bakıyordum da daha yeni ısınmış gibi duruyorlardı. Ferman yorulduğumu anlayınca halaydan çıkmamızı istedi. Ferhat’tan müsaade isteyerek gitmemiz gerektiğini söyledi.

“Olmaz öyle ağam. Buraya kadar gelmişsiniz misafir etmeden göndermek yakışır? Bu gece buradasınız, odanızı hazır ettim bile.” Ferman bana döndü. “İtiraz istemiyorum ağam. Kırk yılın başında evimize kadar gelmişsin, göndermem ha.”

“İyi o zaman.” Dedi Ferman. “Dışarıda ufak bir işimiz var, dönüşte kalmaya geliriz.”

“Bekliyorum bak.”

Ferman’la düğün evinden çıkarak arabaya bindik. “Nereye gidiyoruz?” diye sordum.

Bana gizemli bir bakış attı. “Sürpriz olsun.” Diyerek arabayı çalıştırdı. Yol boyunca bir kez daha nereye gittiğimizi sormadım. Gizemi heyecanlıydı ve bende o şekilde bıraktım.

On beş yirmi dakika kadar yol gittikten sonra bir restoranın önünde durduk. Beni gerçekten restorana getirdiğini sanmıştım ta ki binanın teras katına çıktıktan sonra nereye geldiğimizi anladım. Ferman beni sıra gecesine getirmişti. O kadar şaşırmıştım ki ağzım açık kalmıştı resmen.

Yerde halılar ve minderler serilmişti, yan tarafta çalgıcılar türküler söylüyordu. Ufak ufak yer sofraları kurulmuş insanlar türkülere eşlik ediyordu.

Şaşkınlıktan yürümeyi unutunca Ferman elini belime koyarak bana yürümeyi hatırlattı. Birlikte köşedeki boş sofraya oturduk. Garson hızla yanımıza gelmiş, Ferman’a selam vererek siparişimizi almıştı.

“Çok güzel burası.” Dedim. Resmen hayran kalmıştım.

“Öyledir.”

Ferman çalgıcılardan birine selam verdi.

“Herkes de tanıyor seni.” Dedim, yandan bir bakış atarak.

“Çok geliyorum buraya iş için. Bazen şehir dışından gelen yatırımcıları burada ağırlıyoruz.” Etrafa bakındı. “Mardin’de de böyle çok yer var ama buranın havası farklı. Çalgıcıları farklı. Yemekleri farklı.” Dedi servis yapmaya gelen garsonlara hitaben.

Ferman bize Urfa kebabı söylemişti. Yanında salatası, çeşit çeşit mezeleri ve çiğköfte vardı. Hızla bir parça eti ağzıma attım.

“Doğruyu söylüyormuşsun.” Dedim, ağzımdaki lezzet bombasının tadını çıkartırken. “Bir şey itiraf edeyim mi? Sen sürpriz deyince aklıma hiç böyle bir yer gelmemişti. Burası gerçekten büyüleyici.”

“İstediğin başka bir şey varsa söyleyeyim hemen.”

Başımı yukarı kaldırdım. “Bunlar çok bile.”

Birlikte yemeklerden yemeye başladık. Garsonlar benim için şalgam onun için de rakı getirmişlerdi, şalgam sevmiyordum bu yüzden onun bardağına doğru uzandım ama bileğimi tuttu.

“Sana içki yok.”

“Şalgam sevmiyorum.” Diye açıkladım. O gün akşam sarhoş olduğum için içmemi istemediğini anlayabiliyordum.

“Tamam, söylerim şimdi meyve suyu getirirler.”

“Meyve suyu mu? Çocuk muyum ben?” Diye çıkıştım. “Bir yudum alsam olmaz mı? Çok susadım.”

“Olmaz dedim Asrın.” Garsonlara işaret edip su istedi. Çok geçmeden suyu getirmişlerdi ben bir yudum alırken o da garsonun kulağına bir şeyler söylüyordu. Garson başını sallayıp gideceği sırada onu tekrardan çağırarak bir şeyler daha söyledi.

“Ne söyledin?” Diye sordum, garson gidince.

Başıyla çalgıcıların olduğu yönü gösterdiğinde hızla oraya döndüm. Ferman’ın az önce konuştuğu garson çalgıcılarla konuşuyordu. Ardından söyledikleri türküyü değiştirdiler, başka bir türkü çalıyordu artık. Sessizce türküyü dinlemeye başladım.

Tanrı'dan diledim bu kadar dilek, aman aman, bu kadar dilek

Tanrı'dan diledim bu kadar dilek, aman aman, bu kadar dilek

O yârin yüzünü bir daha görek, aman aman, bir daha görek

O yârin yüzünü bir daha görek, aman aman, bir daha görek

Gel, anam aman, yanıma

Kıyma bu yazık canıma

Bir kara kaşın, bir ela gözün

Değer dünya malına

Bir kara kaşın, bir ela gözün

Değer dünya malına

Başımı çevirerek Ferman’a baktığımda daha önce yaptığı gibi onu bana bakarken buldum. Bazen onu bana bir hülyaya dalar gibi baktığını yakalıyordum ama bu sefer ki başkaydı. Bu sefer basit bir hülya değildi bu, bir yangın bir tutulma gibiydi.

Onu ilk gördüğümde bir erkeğin gözlerinin nasıl bu kadar güzel olabileceğini düşünmüştüm fakat şimdi anlıyordum. Güzel olan gözleri değildi, bakışlarıydı. Bana olan bakışlarıydı güzel olan.

Bana gerçekten tutulmuş olmalıydı, yoksa bu bakışlarının başka bir anlamı olamazdı. Hislerimi inkâr eden bir kadın olmamıştım hiç. Onu görür görmez ondan hoşlanmıştım, daha sonra nasıl evlendiğimiz göz önüne alınınca ondan nefret etmiştim ama şimdi, benim için çabaladığını görmek aklımı karıştırıyordu. Haliyle duygularım da düğüm olmuş bir yumaktan farksızdı.

Bana kısmet değil dizinde yatmak, aman aman, dizinde yatmak

Bana kısmet değil dizinde yatmak, aman aman, dizinde yatmak

Dizinde yatıp da yüzüne bakmak, aman aman, yüzüne bakmak

Dizinde yatıp da yüzüne bakmak, aman aman, yüzüne bakmak

Gel, anam aman, yanıma

Kıyma bu yazık canıma

Bir kara kaşın, bir ela gözün

Değer dünya malına

Bir kara kaşın, bir ela gözün

Değer dünya malına

Saat on bire geliyordu. Misafir olduğumuz eve geri döndüğümüzde bizi yine Ferhat karşılamıştı. Düğün bitmiş gibi görünüyordu, bize kahve içmeyi teklif etmişti ama geç olduğunu ve yorgun olduğumuzu söylediğimizde doğrudan odaya çıkartmıştı.

Bize verdikleri oda büyüktü. Kalacağımızı düşünmediğimiz için yanımıza yedek kıyafet getirmemiştik ama Ferhat onu da düşünmüş olmalıydı çünkü yatağın üzerinde bizim için ayırtılmış temiz kıyafetler vardı. Ferman’la birbirimize arkamızı dönerek üzerimizi değiştirdik. Ardından ben yatağa geçtim, o da odadaki koltuğa doğru ilerlemeye başlamıştı.

“Orada mı yatacaksın?”

Başını çevirip bana baktı. “Burada yatacağım.”

“Saçmalama Ferman. Sen kendi boyuna baktın mı hiç? O koltuğa sığabileceğini düşünüyor musun gerçekten?” Ferman düşünür gibi koltuğa baktı, oraya sığması mümkün değildi. “Gel hadi, burada yat.”

Bu sefer onu gerçekten şaşırmıştım. Kara kaşlarını hayretle kaldırdı. “Emin misin? Sonra ertesi sabah bana yapıştın diye söz etmeyesin?”

Gözlerimi kıstım, yaptığı espri hiç de hoş değildi.

“Söz etmem.” Dedim. “Gel hadi.”

Ferman yatağın boş tarafın girerek üzerini örttü. Kolunu başının altına yaslamış tavana bakıyordu. Tıpkı o gün akşam yaptığı gibi.

Başımı yastıkta yan çevirerek ona baktım. O ise yukarıya bakmaya devam ediyordu. Kıvrılmış kirpikleri buradan daha belli oluyor daha güzel görünüyordu. Bir günlük kirli sakalı yüzüne süs katıyordu. Burnuma yayılan erkeksi kokusunu içime çektim bir süre. Bu koku hep etrafımdaydı ve ben ilk defa fark ediyormuşum gibi bir açıkla içime çektim. Başımı göğsüne yaslayıp o kokuyu derinden duymanın hayalini kurdum.

Bunu yapamazdım. Çok şey atlatmıştım, çoğu şeyi affetmiştim ama artık aynı şeyleri yapmak istemiyordum. Güçlü olmak istiyordum. Yaşadığım onca şeyi görmezden gelip güçlü olabilir miydim? Bunu daha önce bir kez daha yapmıştım ve sonuçlarını iyi biliyordum.

Kendime verdiğim sözü yerine getirmeliydim. Fakat onun yanındayken kendimi kaybetmeye fazla yakındım, kalbim bana bir kez daha ihanet ediyor ve ilkelerime karşı çıkıyordu. Güçlü kadın olmak adına attığım naraları bir kenara bırakmamı söylüyordu. Kalbim hükmetmek istiyordu. Ve ben tekrardan kontrolü onun eline vermekten çok korkuyordum.

Bölüm Sonu!

Karısının gözleri ela diye koskoca türkünün sözlerini değiştiren Ferman, biz senden razıyız.

Asrın'ın aklı karışmış durumda. Merak etmeyin her şeyin bir nedeni var. Hatta bu bölüm gizli bir spoiler vermiş bile olabilirim.

Ufak bir hatırlatma: Kurgu eski zamanlarda geçiyor, 2007veya 2010 civarı.

Oy vermediyseniz vermeyin ve yorum yapmadıysanız yapmanız rica olunur. Yeni bölümde görüşmek üzere.

Bölüm sonu

4 yorum