Günler geçiyordu. Mecburiyetimin olduğu bu konağa, insanlarına ve kurallarına yavaş yavaş alışıyordum sanırım. Boşanmak için kolladığım fırsatlar asla var olmuyordu, bana da susup oturmak kalıyordu. Ferman’la evli olmak kötü değildi, hiç olmamıştı da ve işimi en çok bu bozuyordu. Kötü biri olsaydı bu durum daha hızlı çözülebilirdi.
Zaman ilerledikçe ve Ferman bana iyi davranmaya devam ettikçe onunla evli kalmanın nasıl bir şey olacağını düşünerek buluyordum kendini. Boşanmaya çalışmadan ömrümü onunla evli olarak geçirebilir miydim? Bu insanların taptığı kanlı töreleri görmezden gelebilir miydim? Her şeyi unutup iyi bir hayat yaşayabilecek miydim?
Kulağa saçmalık gibi geliyordu… Yine de, aynı zamanda bir ihtimalin daha olduğunu da gösteriyordu. Bir seçenek daha.
Ailem benim kadar sabırlı değildi. Özellikle de annem, Ferman’a aşık olup burada yaşamaya karar vermemden çok korkuyordu. Ona korkularının yersiz olduğunu söylemeyi çok isterdim ama ben bile emin değilken neyi ikna etmeye çalışacaktım ki?
Günler geçip giderken onlar da buradan kiralık bir ev bakmaya devam ediyorlardı. Annemin dediğine göre dedem ve babaannem onların konakta yaşamalarını ısrar ediyormuş ancak babam aklına ne koyduysa onu yapardı. Kiralık bir ev bulur bulmaz da oradan taşınacaklarına emindim.
Bana kalırsa İstanbul’a dönmeleri daha iyiydi. Attığım her adımda, verdiğim her kararda önüme çıkacaklarını biliyordum, bu iyi bir şeydi ama ben ayaklarımın üzerinde durmaya çalışırken değildi.
Konakta günlerim sıkıcı geçiyordu. Ferman’ın beni iki kez daha at binmeye götürmesi haricinde ya konaktaydım ya da annemlerle dışarıdaydım. Bazen karalama defterimle uğraşıyor, fırçaları tekrardan elime almaya çalışıyordum. Bazen mutfakta kızlarla kahve içiyor bazen de ikizlerle oyunlar oynuyordum. Kendal’la Miran bu konağı sevmemin yegâne sebeplerinden biriydi sanırım.
Yine bir gün beni balkondaki sedirlerde otururken bulmuşlardı.
“Yenge!” diyerek koşup iki yanımı kaptılar. Onlara en sıcak gülümsememi sunup sıkı sıkı sarıldım.
“Ne yapıyorsunuz bakalım?”
İkisi kıkır kıkır gülümsedi, annelerine rağmen çok tatlı gülüyorlardı. Arkalarına sakladıkları resim defterini ve boya kalemlerini çıkarttıklarında beni şaşırtmışlardı.
“Bizimle boya yapar mısın yenge?”
“Bir şartla.” Dedim, “Bana bir öpücük verirseniz.”
Parmaklarımı yanaklarıma vurdum. İkisi iki yanağımı öptükten sonra bende onların başlarından öptüm. Çocukları da alıp bizim kattaki oturma odasına götürdüm. Onlar resimlerine başlarken ben de başlarında durup onlara yardım ediyordum.
İkizlerle ilgilenirken aklıma eski anılarım gelmişti. Üniversiteyi okurken öğretmen olmayı hiç düşünmemiştim aslında. Fakat mezun olduktan sonra arkadaşlarımın da tavsiyeleriyle öğretmenliğe başvurmuş ve aklımda hiç yokken kabul almıştım. Birinci haftadan yapamayacağımı anladım. Fakat öğrencilerim bana zorlukların bazı şeylere değdiğini kanıtlamıştı. Mesleğim zordu ama öğrencilerimin yüzündeki gülümseme her şeye değerdi.
Bazen burada bir işe girmeyi düşünüyordum. En azından boşanana kadar. Hem evde boş yere sıkılmamış olur hem de para kazanmış olurdum.
“Ben de bir tane eşek çizeceğim!” dedi Miran.
“Ben dere çizeceğim.” Dedi Kendal da.
Düşüncelerimden sıyrılıp onlara yöneldim. Miran’ın eşeğinin kulaklarını çizip, Kendal’ın deresine sazlık ekledim. Kendal’ın çizimleri kardeşininkine göre daha dikkatli ve özenliydi. Miran ise Allah ne verdiyse çiziyordu kâğıda.
“Ferman amca!”
Çocukların bağırmasıyla başımı kaldırarak Ferman’a baktım. Kapının pervasına yaslanmış bize bakıyordu. Çocuklar sandalyelerinden inerek amcalarına koştuklarında Ferman ikisini birden kucağına alıp kaldırdı. Çok güçlüydü.
“Aslanlarım benim!” dedim Ferman. Çocuklar boynuna sarılmışlardı. “Ne yapıyorsunuz bakalım?”
“Yengemle resim yapıyoruz.”
Ferman’ın bakışları beni bulduğunda sırtımı dikleştirdim. Ferman çocukları yere indirdi. “Hadi siz resminize devam edin.”
Onlar resimlerini yapmaya dönerken ben de ayağa kalkıp yanına gittim.
“Ne zamandır orada dikiliyordun?” diye sordum, kollarımı göğsümde bağlayarak.
Soruma cevap vermek yerine, “Çocuklarla çok iyi anlaşıyorsun.” Dedi, omuzumun üzerinden onlara baktı. “Sevmişler seni.”
Kendimi beğenmiş bir tavırla çenemi kaldırdım. “Ben sevilmeyecek bir kadın mıyım? Beni herkes sever.” Dedim, gülümseyerek.
Koyu renk gözleri, gözlerimin içine baktı. Bazen onu bana uzunca bir süre bakarken buluyordum. Artık bakışlarını saklama gereği duymuyordu. Sanki gözlerine yansıttığı duygularını görmemi istiyor gibiydi. Onları zaten görüyordum…
“Doğru.”
“Eee, bu saatte neden buradasın? Son zamanlarda eve erkenden gelir oldun.”
“Rahatsız oldun?”
“Niye rahatsız olayım canım, burası senin evin sonuçta.” Omuzlarımı kaldırıp indirdim. “Merak ettim sadece.”
“Burası senin de evin.” Dedi, birkaç adım atarak yaklaştı. Yüzüme doğru eğildi, nefesi dudaklarımı yalıyordu. “Merak ettiysen, senin için geldim.”
“Benim için mi?”
“Akşam benimle yemeğe çık.”
“Yemek mi?”
Ferman şaşkınlığımı gülümsedi. Başını salladı. “Yemek.“ dedi. “Birlikte yemek yiyelim.”
Aramızdaki bu formalite evliliği gerçeğe dönüştürmeye çalışıyordu. Bunu anlamamak için aptal olmaya gerek yoktu. Beni ailesine karşı koruyor, at binmeyi öğretiyor, sürprizler yaparak beni kendine daha fazla çekiyordu.
Usulca içime işliyordu.
Ben çabalarına kayıtsız kalamayınca daha fazla uğraşıyordu. Kontrolümü paramparça ediyordu.
Tekrardan aynı şeyleri yaşamak istemiyordum. Fakat bir yandan da ihtimalleri düşünüyordum. Ferman, Liam değildi. Bana en mükemmel hayatı veremezdi belki ama Liam’ın verdiklerinden daha iyisini verebilirdi. Pişman olmak istemiyordum. İçimden bir ses eğer ona bir şans tanımazsam asıl o zaman pişman olacağımı söylüyordu. Ben de içimdeki sesi dinledim.
“Olur.”
Ferman’ın yüzü gülümsemeyle aydınlandı. Rahatlamış görünüyordu, ona hayır diyeceğimi sanmış olmalıydı.
“O zaman ben işe döneyim.”
“Tamam.”
Ferman geriye doğru birkaç adım attı. Arkasını döndü, tam gidiyordu ki durdu. Yanıma geldi tekrardan. “Akşam o elbiselerinden birini giyebilirsin.”
O gittikten sonra olduğum yerde kalakalmıştım bir süre. Öyle şaşırmıştım ki ne düşüneceğimi bilememiştim. Akşam o elbiselerinden birini giyebilirsin demişti. Demek ki şık bir yere gidecektik. Bana kendi elbiselerimi giyebileceğimi söylemişti.
“Beni katil etmek mi istiyorsun sen?” Liam çattığı kaşlarıyla giydiğim elbiseyi süzdü. “Giydiğin bu paçavra da ne?!”
Üzerimde siyah, sırtı açık bir elbise vardı.
“Yıldönümümüzde de bunu giymiştim. Neyi var ki?”
Liam öfkeyle üzerime yürüdü. “Bir de neyi var diye soruyorsun.” Dedi, beni dirseğimden tutarak boy aynasının önüne götürdü. “Sırtı tamamen ortada. Bunu kimse görmeyecek mi sanıyorsun? Kimse sana dokunmak için yanıp tutuşmayacak mı?” Yüzüme doğru eğilerek bağırmaya devam etti. “O zaman ne olacak? Sana bakan her gözü teker teker yuvalarından çıkartacağım.”
Boş tehditleri sinirlerime dokunuyordu artık. Dirseğimi tutuşundan kurtardım.
“Saçmalıyorsun şu anda!” Merdivenleri çıkarak yatak odasına girdim. O da peşimden gelmişti. “Git sen, ben hiçbir yere gelmiyorum.” Dedim, topuklu ayakkabılarımı çıkartıp kenara fırlattım.
Liam sessizce yanıma geldi. “Özür dilerim sevgilim.” Dedi, parmakları çenemi tutarak başımı ona döndürdü. “Fazla tepki verdim. Ama sen de nişanlı bir kadınsın, üstelik hamilesin. Bu şekilde dışarı çıkarsan ben üzülürüm.” Eli karnıma uzandı. “Hem bu dar kıyafetlerin içinde bebeğimiz nasıl rahat edecek? Ben ikinizi düşündüğümden diyorum sevgilim.”
Bakışlarımı kaldırıp gök mavisi gözlerinin içine baktım. Ona hala öfkeliydim ama haklıydı sanırım.
“Bak ne diyeceğim, yarın birlikte alışverişe çıkalım. Sana yeni ve geniş kıyafetler alalım. Hatta bebeğe de bir şeyler alalım.”
Bebek dediğinde tüm öfkem kayboldu sanki. Gülümsedim.
“Geçen hafta gördüğüm o zıbını da alacak mıyız?”
“Alacağız tabii.” Dedi, yanağıma öpücük kondurdu. “Hadi, şimdi üzerini değiştir de gidelim. Geç kaldık zaten.”
Gülümsedim ve üzerimi değiştirmek için koyuldum.
Hatırladığım şeyle yüzüm düştü. Aynı elbiseyi Ferman’la beraberken de giymiştim, o bana bu kadar tepki göstermemişti. Şimdi de kendi elbiselerimi giyebileceğimi söylüyordu. Akşam ki yemek için sabırsızlanmaya başlamıştım.
Ferman
Asrın’ın yüzündeki gülüş, hayatımın anlamı olmuştu artık. O gülüşü yeşertmek için yaşıyordum. Onun için nefes alıyordum.
Ona bağırdığımda, gülüşünü kaybettiğimde kendimi de yitirmiştim sanki. Göğüs kafesim öyle bir sıkılmıştı ki nefes alamamıştım. Dilan benim canımsa Asrın da yaşamama sebebimdi. İkisini kaybetmek, benim ölümüm demekti.
Asrın’ın Dilan’ı dışladığını öğrendiğimde, bunu bilerek yapmamıştı belki ama öfkemi kontrol edememiş ve ona bağırmıştım. Bir gün önce ona geçmişte yaşadıklarını unutturacağıma dair söz veriyor ertesi gün ona bağırıyordum. Kendimle savaştığım bu savaşı nasıl kazanabilirdim?
Neyse ki Asrın geri adım atmıştı. Dilan’la iyi geçineceklerini en azından iyi geçinmeyi deneyeceğine dair söz vermişti. Onunla konuştuktan sonra işe döneceğim sırada Şeyma önüme kesti. Arabada yaşananlara şahit olmuştu.
“Abi, müsaitsin?”
“Müsaidim Şeyma, buyur.”
Şeyma beni boş odalardan birine götürüp kapıyı arkamızdan kapattı. “Ne oldu Şeyma? Hayırdır?”
“Sana bir şey söyleyeceğim ama ani bir tepki vermeyeceğine söz ver.” Dedi. Bir şey sakladığı yüz ifadesinden dahi okunuyordu. Onu rahatsız eden ne olabilirdi ki?
“Şeyma.”
“Söz ver abi, söylediklerimi duyduktan sonra kimsenin yanına gidip hesap sormayacaksın. Söz ver haydi.”
“Sen bir söyle de, söz verip vermeyeceğimi sonra düşünürüm.”
Şeyma huzursuzca soludu. “Yengemin anasıyla dışarı çıkacağı vakit dedemle anam izin vermemişti ya hani,” Devamını anlatması için ona bir bakış attım. “Yengem dedemle kavga etti. Dedem bastonunu koluna indirdi. Yengem sana söylememiştir diye söylüyorum.”
Şeyma’nın verdiği bilgiyi hazmetmeye çalıştım. Dedem Asrın’a vurmuştu. Dedem benim kıymetlime vurmuştu, el kaldırmıştı. Öfkemin kanımı kaynatmaya başladığını hissedebiliyordum.
“Bak, sakın dedemin yanına gidip bir şey yapmaya kalkma. Sakin olup, iyice düşün. Zaten son zamanlarda buluttan nem kapıyor, sen de gidip hesap sorarsan iyice gözünden düşmüş olursun.”
“Abi?” dedi Şeyma sessizliğimi fark edince. “Belli ki yengem bir şey dememiş. Asrın çoğu şeyi alttan alıp susuyor, sen de en ufak bir şeyde ona patlıyorsun. İşine karışmak gibi olmasın ama bu kız hiçbir şey bilmeden geldi bu konağa. Bu zamana kadar iyi bile dayandı. Daha fazla üzerine gitme artık.”
Şeyma yerden göğe kadar haklıydı. Asrın bu konağa mecburiyetten gelmişti. Kendi bebeği yaşayamadı, bari Dilan’ımın bebeği yaşasın diye kabul etmişti berdeli. Bense onun yumuşak vicdanıyla oyun oynamış onu kandırmıştım. Asrın ona yaptığım hiçbir şeyi hak etmiyordu. Ben de üstüne giderek aramızı daha kötü ediyordum.
Dedem… Ona nasıl el kaldırırdı? Madem ona olan hürmetimi kaybetmeye bu kadar niyetliydi, ben de ona istediğini verirdim.
“Tamam. Kimseye bir şey belli etmem.” Elimi omuzuna koyup güven verdim. “Sen dert etme.”
O gün işe döndüğümde aklım Asrın’da kalmıştı. Dedemin ona vurduğunu bana söylememişti. Onu aciz bir kadın olarak görmemden korkuyordu. Bilmiyordu ki benim gördüğüm en güçlü kadın oydu. Her şeye rağmen sırtını dik tutmaya devam ediyordu. Ben de bundan sonra sırtına ağır gelen yükleri taşımasında ona yardım edecektim.
Önümüzdeki günlerde Asrın’ı memnun etmek için elimden geleni yaptım. Belli etmeden, usul usul varlığımı ona kanıtladım. Aramızdaki ihtimali ona aşılamaya çalıştım.
Bazı günler sırf onu biraz daha görebilmek için öğle vakitlerinde konağa gidiyordum. Bugün de aynı şeyi yaptığım sırada aklıma bir fikir geldi. Avluda oynayan ikizler beni gördüklerinde koşarak yanıma geldiler.
“Amca!”
“Aslanlarım,” dedim. İkisinin de saçlarını karıştırıp boylarına çömeldim. “Size oyuncak araba almamı ister misiniz?” Heyecanla başlarını salladılar. “O zaman dediğimi harfiyen yapacaksınız ama kimseye bir şey belli etmek yok, tamam?”
Gülümseyerek başlarını salladılar. Ben de ikisine ne yapmaları gerektiğini anlattıktan sonra dedemin yanına yukarıya çıktım. Birinci kattaki salonda eniştemle beraber oturuyorlardı. Geldiğimi gördüklerinde konuşmayı bıraktılar.
“Gel torunum, otur şöyle.” Dedi, eniştemin karşısına geçip oturdum. “Hayırdır, son zamanlarda konağa pek bir uğrar oldun.”
“Ağa da olsa yeni evlidir sonuçta ağam.” Eniştem göbeğini sallaya sallaya güldü.
“Neyse, eyi oldu geldiğin. Geçen Salim geldi konağa.” Dedi dedim, anladım ki iyi bir şey söylemeyecekti. Fakat şimdilik susup söyleyeceklerini dinledim. “Ensar’ın şirkette hissesiyle ilgili konuştu. Yüzde beş hisse ne, dedi, öyle sadaka verir gibi. Düşündüm, hak verdim. Yakında şirket kurulunu topla, yüzde elli bir hisse bize yüzde kırk dokuz hisse onlara.”
Salim dedenin böyle bir şey yapacağını çok önceden bekliyordum zaten. Dedemin sözleri, onların fırtına öncesi sessizliklerini çok iyi açıklıyordu. Her şeyin Ensar’ın başının altından çıktığına emindim.
“Şirket üzerinde ne Salim dedenin ne de Ensar’ın hiçbir hakkı yok dede. Zamanında elinde avucunda kalan son parayla sen kurdun bu şirketi. Dişinle tırnağınla sen kazdın.”
“Eyi ya işte, ben de yüzde kırk sekiz hisseyi onlara verelim diyom.”
“Olmaz dede.” Dedim.
“Niye olmazmış?” Dedem aklanmış kaşlarını çattı. Lafının üzerine laf söylememizi hiç istemiyordu ama haksızken onu dinleyemezdim.
“Bu şirket bizim dede. Önce senin sonra benim. Üzerinde hiçbir hakkı yokken kendi kardeşim bilse ona da hisseleri vermem. Kaldı ki Ensar’ın zaten şirkette iyi bir pozisyonu var. Yüzde beş hissenin yanında lojistik yönetimi. Bu her bakımdan iyi bir anlaşma. Eğer Ensar daha fazlasını istiyorsa önce hak etmesi lazım.”
“Ferman!”
“Ben diyeceğimi dedim dede.” Ayağa kalktım ve çıkmadan önce, “Size hayırlı günler.” Dedim.
Salondan ayrıldıktan sonra üçüncü kata çıkmaya başladım. Aklımda dedemin sözleri vardı. Ben ağa olduktan sonra dedem şirketin hisselerini ben, amcalarım ve Ensar arasında dağıtmıştı. Şirkette yetmiş beş hisse benim, on hisse Mustafa amcamın, on hisse Serdar amcamın ve beş hisse de Ensar’ındı. En başta bu dağılımı yapan oyken şimdi aklının çelinmesinin tek bir nedeni vardı. Ensar kendi dedesini, benim dedemi oyuna getirmek için kullanıyordu. Ona yüzde kırk dokuz hisseyi vermemin imkânı yoktu.
Yüzde kırk dokuz hisse demek, Ensar’ın şirkette aldığım kararlar hakkında söz sahibi olması demekti. Bu hakkı onun gibi bir adamın eline veremezdim.
Yatak odasına girdiğimde Asrın’ı orada göremedim, ben de kattaki odaları gezmeyi başladım. Asrın’ı ikizlerle beraber oturma odasında bulmuştum. Masaya oturmuş birlikte resim çiziyorlardı. Tam da çocuklara söylediğim gibi.
Az önceki gerginliğim bu manzara karşısında eriyip akmıştı.
Çocuklardan böyle bir şeyi istememin sebebi Asrın’ın saklamak zorunda kaldığı cesaretini tekrardan ortaya çıkartmaktı. Çocuklarla resim yapması ona eski işini hatırlatacaktı, böylece o fırçaları eline alma süreci hızlanmış olacaktı.
Yaptığı tabloları görmüştüm. Yetenekleri öyle hafife alınacak bir türden değildi, o gerçek bir sanatçıydı. Cesaretini kaybetmiş olabilirdi belki, benim görevim onun cesaretini tekrardan bulmasına yardımcı olmaktı.
Ona bu akşam benimle yemeğe çıkmasını söylediğimde yüzündeki şaşkınlık görülmeye değerdi. Kabul edeceğini düşünmemiştim ama o da beni şaşırtmıştı. Bu akşam onu Mardin’in en güzel restoranına götürecektim.
Konaktan çıkıp arabaya bindiğimde onun için aldığım şeyi ceketimin cebinden çıkarttım. Amerika’dan döndükten sonra ilk yaptığım şey bunların siparişini vermek olmuştu. İki tane altın yusufçuk tokasıydı. Bu sefer günlük takılabilecek bir şeydi, bu sayede saçlarından hiç çıkartmayacaktı. Sevdamın emaresiydi bu tokalar. Bu tokaları ipek saçlarında her gördüğümde bir şansımız olduğunu anlayacaktım.
Şirkette akşamı zor etmiştim. Aklım Asrın’dayken dalgınlıktan birkaç hesaplamayı yanlış yapmış, bazı belgeleri de imzalamayı unutmuştum.
Nihayet saat yediye doğru gelirken şirketten ayrılarak konağa döndüm. Asrın’a geldiğime dair bir mesaj atarak avluda onu beklemeye başladım. Beni çok bekletmeden merdivenlerde göründüğünde nefesimi tuttum. Üzerinde askılı, gümüş renkli bir elbise vardı. Omuzlarını boleroyla örtmüştü. Ben onun kadar modadan anlamazdım ama rüyalarımdan daha güzel göründüğünden emindim. Kelimenin tam anlamıyla peri kızına dönüşmüştü.
Asrın merdivenlerden inerek tam karşımda durdu. Ayaklarına giydiği topuklu ayakkabılarıyla boyu çeneme kadar geliyordu. Gülümseyen yüzü kristale benziyordu.
“Hazır mısın?” diye sordum.
Başını sallayarak cevap verdi. Bolerosunu kaldırdı, “Nasıl olmuşum?” diye sordu, nadir gösterdiği enerjisiyle.
Kaldırdığı bolerosu çıplak gerdanını ortaya çıkartmıştı. Ben daha inceleyemeden geri indirdi.
“Çok güzelsin.” Dedim.
Utançla bakışlarını kaçırdı. Utandığında güzelliği başka bir seviyeye ulaşıyordu. Doğaldı, aynı zamanda uhreviydi de. Her gün izlemek istediğim bir sanat eserine dönüşüyordu.
“Hayret.” Dedi daha sonra. “Bugün kimse aşağıya inip, hiçbir yere gidemezsiniz demedi.”
Güldüm. “Gel haydi.”
Birlikte arabaya bindik. Onu merkezdeki en iyi restorana getirmiştim, sadece teras katının manzarası için insanlar buraya geliyordu. Tüm Mardin ayaklar altında ışıl ışıldı. Ve bu akşam o teras yalnızca bize aitti.
Bizim için ayırtılan masaya ilerledik. Sandalyesini çekerek oturmasına yardımcı oldum, sonra karşısında yerimi aldım. Asrın sevinçle etrafa bakıyordu. Benim ona büyülendiğim gibi o da manzaraya büyülenmişti.
“Burası muhteşem.” Dedi, heyecanla. Etrafa bakınmayı bıraktıktan sonra bana döndü, kuşkuyla sordu. “Daha önce kaç kızı getirdin buraya?”
“Yalnızca seni.” Dedim, gözümü bile kırpmadan gözlerinin içine baktım. “İnanmayacaksın ama buraya yalnızca bir defa geldim, o da iş toplantısı için.”
O sırada garson gelip siparişimizi aldı. Biraz sonra yemekleri getirerek masayı doldurdu.
“Başlamadan önce sana bir şey vermek istiyorum.” Dedim, kaşlarını şaşkınlıkla çattı. Ceketimin cebinden kutuyu çıkartarak önüne bıraktım. Asrın kutuyu merakla açtı ve içindeki tokaları gördü. “Sana aldığım küpeleri günlük olmadığı için takmadığını söylemiştin. Ben de bunları yaptırdım.”
“Ferman…” Gerisini getirmedi, konuşamadı. Hala tokalara bakmakla meşguldü. Bakışlarını bakışlarıma kaldırdı. “Bunlara bayıldım.”
Kutudan çıkarttığı tokaları kahve saçlarına taktı.
“Oldu mu?” diye sordu, küçük bir kız çocuğu edasıyla.
Kahvenin en güzel tonundaki saçlarına yıldızlar düşmüş gibi görünüyordu. O an fark ettim ki her bir görüntüsüne ayrı aşık oluyordum. Her bir haline ayrı tutuluyordum.
“Yusufçuğun neyi temsil ettiğini biliyor musun?” Diye sorduğumda başını iki yana salladı. “Zorlukların üstesinden gelmeyi, gücü temsil eder… Tıpkı senin gibi. Sen benim gördüğüm en güçlü kadınsın Asrın.”
Gülümsemesi soldu. “Gerçekten böyle mi düşünüyorsun?”
Başımı usulca salladım.
Beş aylıktı, parça parça aldılar onu içimden. O bebeğini kaybeden bir anneydi. Sadece bu bile onun ne kadar güçlü olduğunu göstermeye yetiyordu… Hala sakladığı şeyler vardı, söylemediği şeyler. Onu yaralayan, güçlü olmaya zorlayan şeyler. Belki bir gün öğrenebilirdim, o zamana kadar yanında durup gücüne güç olacaktım.
Karımın ceylan gözlerine baktım. Parıltısı sönüktü fakat yine de parlıyordu. Bu da bana daha çok çabalama gücü veriyordu. Onu mutlu etme gücü.
Yemeklerimizi yemeye koyulduk. Bu akşamın hatırı için yalnızca bir kadeh içmesine izin vermiştim. Sarhoş halini sevsem de bana ayık hali lazımdı. Baş başa ilk doğru düzgün yemeğimizi hatırlamasını istiyordum.
“Bugün çocuklarla yaptığınız resimler nasıl geçti?”
“Güzeldi.” Dedi, gülümseyerek. “Miran kendi kafasına göre bir şeyler çizdi ama Kendal’ın gerçek bir yeteneği var. Ona yardım edip yeteneğini geliştirmek istiyorum. Tabii o da isterse. Resim gönülden gelmeli, zorunlulukla hiçbir şey yapamazsın.”
Kendal’ın bu kadar kabiliyetli olduğunu bilmiyordum. Serdar amcam bir şey demezdi ama Zişan, Kendal’ın resim yapmasına karşı çıkabilirdi. Dedem faktörü de vardı tabii. Ancak Asrın, Kendal’ın yetenekli olduğuna inanıyorsa ve ona yardım edeceğini söylüyordu bütün desteğimi ona verirdim.
“Resim yapmaya ne zaman başladın?”
“On, on bir vardım herhalde. İstanbul’a yeni taşındığımız zamanlar sudan çıkmış balık gibiydik. Yeni şehir yeni insanlar, insan haliyle bocalıyor. Arkadaş edinmekte zorlandığım sıralarda babam bana resim yapmayı öğretti. Baktım hoşuma da gidiyor, yapmaya devam ettim. Yaptıkça kendimi geliştirdim, tüyolarını araştırıp öğrendim. Liseyi bitirdiğimde de aklımda en iyi okulda okuyup resmi daha fazla öğrenmek vardı. Yine araştırdım, hangi okula gidebilirdim diye. New York Üniversitesi benim için biçilmiş kaftandı, e bizimkiler de izin verince daha fazla durmadım İstanbul’da.” Gülümsedi, aklında anıları olduğuna yemin edebilirdim. “Arkadaşlarımın tavsiyesiyle öğretmenliğe başvurdum ama eğitmenlerim sağ olsun, yaptığım birkaç tabloyu satmamda yardımcı oldular. Sonra da-…”
Sustu, devamını getirmedi ya da getiremedi.
Sonrası Liam’dı.
O söylemese bile ben anlardım. Gözlerinden anlardım.
“Özür dilerim.” Dedim
Şaşırdı. “Ne için özür diliyorsun?”
“Sana yaptıklarım için, seni odaya kilitledikleri için, amcamın dedemin sana vurduğu için.” Bunu bildiğimi beklemediği için kaşlarını kaldırdı. “En önemlisi, daha önce karşına çıkıp yaşadıklarını engelleyemediğim için.”
Bazen keşke çok farklı zamanlarda, farklı koşulda tanışsaydık diyordum. O zaman bu yaşadıklarımızın hiçbiri yaşanmaz ve Asrın’la aramızda koca bir duvar örülmezdi… Belki beni severdi bile.
“Liam’la tanıştığımda okulu yeni bitirmiştim.” Dedi Asrın. O adam hakkında konuşacaktı. Öfkeden delireceğimi bile bile sustum. Çünkü ilk defa geçmişi hakkında konuşacaktı. Bunu bilmek istiyordum. “Yavaş yavaş ısındık birbirimize, önce arkadaş olduk sonra sevgili. Ben hayatımda ilk defa sevildiğimi hissettim, yaşadığımı hissettim. Hayatımda her şey çok iyi gidiyordu. Elimde mesleğim, yanımda sevdiğim adam vardı.”
Masanın altından yumruklarımı sıktım, sakin kalmam gerekiyordu.
“Sonra ne olduğunu anlayamadım, ufak ufak tartışmalar öfke krizlerine dönüştü. Liam onu terk etmeyeyim diye beni manipüle ediyordu. Her şeyin farkındaydım ama ona olan sevgimden tek kelime etmemiştim. O etrafında ne varsa yıkıp geçerken ben yanında kaldım. Sustum, kör oldum, istediği her şey oldum… Nişanlanmamız tüm bunlardan önceydi. Hamile olduğumu öğrendiğinde sevinmemişti bile.” Gözleri doldu, acıyla gülümsedi. “Planlanmış bir şey değildi, o da sevinmedi işte. Ben üzülmeyeyim diye sevinmiş gibi yaptı ama içten içe hep biliyordum. Belki bebek doğduktan sonra değişir diye düşünmüştüm. Çok yanışmışım. Liam hiçbir zaman değişmedi.”
“Sonra ne oldu?”
“Bebek haberinden sonra Liam bana farklı davranmaya başladı, artık beni daha fazla kısıtlıyor ve bunun nedenini de bebeğe bağlıyordu. Bebeğim…” Asrın’ın yanağından bir damla gözyaşı aktı. Uzanıp onu silmek istedim ama benden önce davrandı. “Bebeğim öldükten sonra bende bir şeyler koptu. Eskisi gibi sevmiyordum onu, gözüm açılmıştı sanki. Daha fazla yanında kalmak için bir sebebim kalmadığından ayrılmak istedim… Delirdi. Beni bırakmak istemedi. En sonunda abisi Lucas ondan ayrılmama yardımcı oldu. Liam abisine tapar, aynı zamanda ondan korkar da. En son duyduğumda Lucas onu hastaneye yatırmış.”
Yani hastanede olmasaydı Asrın’ın peşinden gelecekti…
“Bunları sana niye anlattım bilmiyorum…” Bir soluk bıraktı. “Anlattım işte.”
Bunları bana anlatmasının sebebi bana güvendiğinden kaynaklanmıyordu. Sırtındaki yükü hafifletmek istemesinden kaynaklanıyordu.
Biraz durup az önce duyduklarımı düşünmeye koyuldum. Bu Liam’ı daha tanımadan ondan nefret etmekte haklıymışım meğer. Kendi menfaati için Asrın’ın aklıyla oynamış, şerefsiz!
Uzun uzun soluklar alıp verdim, sakin kalmalıydım. Şimdi öfkelenmenin sırası değildi. Asrın’ım, ceylan gözlüm… Geçmişini ilk defa bana anlatmıştı. Anlatırken duygulanmış, gözyaşı dökmüştü.
“Asrın.” Dedim. “Biz mecburiyetten evlendik, bunu inkâr etmeye gerek yok. Seni kandırdım, yapmak istemediğim şeyler yaptım. Beni hiçbir zaman affetmeyeceksin, biliyorum… Ama sen benim karımsın, ben istemesen de senin kocanım. Her zaman her konuda yanında olup seni destekleyeceğim. Bana güvenmen zaman alacak belki. Ama en azından sözlerime inan.”
Bundan sonra acılarını ben taşıyacağım.
Bundan sonra, ben senin yanındayken sana bir şey olmasına izin vermeyeceğim.
Bölüm Sonu!
Sonraki bölümde bir şeyler var ama... Söylesem mi söylemesem mi bilemedim şimdi ;) Neyse şimdilik sessiz kalacağım.
Bölüm hakkındaki yorumlarınızı buraya alabilirim.
Oy bırakmayı unutmayın.

