İçeriğe geç

TOPRAK ŞEHİR

Bölüm 13 · 14 dk okuma

TOPRAK ŞEHİR

Bölüm 13

On Üçüncü Bölüm

Asrın

Ferman beni yatak odamıza getirdikten sonra kapıyı arkamızdan kapatmıştı. Hala el ele tutuşuyorduk. Benim fark ettiğim şeyi o da fark etmiş olacaktı ki elimi tutmayı bıraktı. Birkaç adım gerileyerek ona döndüm. Az önce ailesine karşı beni savunmuştu. Onu çok mu yanlış tanıyordum yoksa?

“Dedenin üzerine yürümedim. Halan yalan söylüyor.” Dedim, açıklık getirmek için. Kollarımı göğsümde bağladım.

“Biliyorum.” Dedi Ferman. Beni şaşırttı. Halasına inanacağını düşünmüştüm.

“Nereden biliyorsun?”

“Sen öyle bir kadın değilsin.”

Bana öyle bir bakmıştı ki sanki beni hayatı boyunca tanımış gibiydi. Sanki ondan sakladıklarıma rağmen beni görüyor ve yargılamıyordu.

Bakışlarına karşılık vererek ona doğru adım attım. “Nasıl bir kadınım peki?”

“Sen yaralarla dolusun.” Dedi. Başını iki yana salladı. “Bedenindeki yaralardan bahsetmiyorum, ruhundan bahsediyorum. Yara bere içinde yine de parlamaya devam ediyor. Gittiğin yeri aydınlatıyorsun. Hayat dolusun, yaşamayı seviyorsun… Diğer yandan maskelerin var. Acını gülümsemenin ardına saklıyorsun çünkü böyle öğrenmişsin. Bunu bilerek yapmıyorsun. Yapıyorsun, çünkü kendini ancak bu şekilde koruyacağına inanıyorsun. Acıdan korkuyorsun ama bir şekilde bağışıklık da kazanmışsın. Kimseye kolay kolay kendini anlatmıyorsun. Saklanıyorsun, saklanmayı seviyorsun. Ben de bulmayı.”

Bana saklanırsam eğer beni bulacağını söylüyordu. Gerçek beni tanımak istediğini söylüyordu.

Saklandığımı, gizlendiğimi biliyordum. Çünkü dediği gibi kendimi ancak bu şekilde koruyabiliyordum. Beni şeffaf bir kâğıt gibi okumuş, en sevdiği şarkıyı söyler gibi söylemişti.

“Alnımda falan mı yazıyor bunlar?” dedim gülümseyerek.

Çenesiyle göğsümü işaret etti. “Kalbinde yazıyor.” Dedi.

Ortamdaki havayı değiştirmek istedim. “Neyse, aşağıda beni savunduğun için teşekkür ederim.” Yatağın kenarına oturdum.

“Kızdırmışlar seni belli, yoksa kolay kolay aramazdın.” Dedi gülümseyerek.

“Kusura bakma, işin falan varsa alıkoymuş oldum seni de.”

“Karım ilk defa beni aramış, önemli bir işim olsa ne olur.”

“Abartma Ferman.” Gülümsedim ama Ferman ciddiydi.

“Bundan sonra sana zorluk çıkartmayacaklar diyemem ama çıkartılarsa da beni ara, hemen gelirim.” Başımı salladım. “Annelere gitmek istiyorsan götüreyim seni.” Diye teklifte bulundu.

“Hevesim kaçtı. Gitmek istemiyorum bir yere.”

Gerçekten de hevesim kaçmıştı. Bu Polat ailesi iliğimi kemiğimi sömürüyordu, yaşama sevincime göz dikmişlerdi resmen. Ama bir dakika, artık ben de bir Polat’tım değil mi? Lanet olsun.

“İyi o zaman, ben işe dönüyorum.”

“Bekle.” Dedim. Ferman kapıdan çıkmadan geri döndü. Ona geçici olarak odaya koyduğumuz tablolarımı gösterdim. Amerika’dan döndükten sonra onları buraya koymak zorunda kalmıştık. “Bunlar hep burada mı duracak? Benim için sorun yok ama sen rahatsız olmaz mısın?”

Ferman gardırobun yanında yerde duran tablolarıma baktı. “İstersen onlar için bir oda ayarlayabilirim ama biraz uzun sürer. O zamana kadar birkaç tanesini konağın duvarlarına asabilirsin.”

“Kalsın.” Dedim sahte bir korkuyla. ”Ertesi gün onları yırtılmış bir şekilde bulmak istemiyorum. Onlar benim için çok değerli.”

Tablolarımı konağın duvarlarına astığımı düşünemiyordum bile. Yiğit’in ölümünün ardından onları karşıma almıştım ama sadece karakterim bile benden nefret etmelerine neden oluyordu. Dik başlı, dobra kişiliğim onlara her yönden ters geliyordu ve bu da aramızdaki uçurumu daha fazla açıyordu.

Tablolarım yalnızca emeğim değil, ruhumun da birer parçasıydı. Gülüp geçiyordum ama içlerinden biri bile tablolarıma zarar verecek olsaydı onlarla gerçekten uğraşırdım. İstedikleri o düşman olurdum.

Ferman gittikten sonra tablolarıma bakmak için önlerine oturup bağdaş kurdum. Her biri benim için farklı anlamlar ifade ediyordu. Okuldayken yaptıklarımın yanı sıra her çalışmamda farklı bir tür yapmayı denerdim. Perspektif, portre… Bir koku duyardım ve aklımda uyandırdığı şeyi çizmeye başlardım, bir hikâye duyar ve ona boyalarımla hayat verirdim. Ben de öyle hayat bulurdum.

En öndeki tabloyu elime aldım. Parmaklarımı boyanın üzerinde gezdirerek eskiden hissettiğim gibi hissetmeyi diledim. Kıvılcımlar olsa bile alev alması için zaman gerekliydi.

Tabloyu yerine bırakarak ayağa kalktım ve annemi aradım. Ona gelemeyeceğimi söylediğimde üzülmüş ve kızmıştı.

“Gelmeni istemediler mi yoksa?”

“Ne alakası var anne, dedim ya karnım ağrıyor diye. Biraz dinleneyim dedim, yarın görüşürüz nasıl olsa.”

“Hiç inanmıyorum sana Asrın. Beni kandırıyorsun, ben biliyorum.”

“Kandırmıyorum anne. İyice paranoyak oldun. Gelmek istesem kimse bana engel olamaz tamam mı? Benim için endişelendiğinizi biliyorum ama ben iyiyim anne.” Mürsel dedesin koluma vurduğu yer sızlayınca yüzümü ekşittim. “Kızını hiç mi tanımıyorsun?”

“Bu yüzden endişe ediyorum ya zaten.”

“Anne.” Diye sızlandım.

“Tamam, tamam. Yarın kahvaltıdan sonra seni görmeye geleceğim.”

“Bekliyorum. Görüşürüz.”

“Dikkat et kendine.”

Telefonu kapattıktan sonra üzerimdeki bluzu çıkartarak koluma baktım. Hafiften morarmaya başlıyordu. Ayağa kalkıp çantamdan morluk kremini çıkarttım ve koluma sürdüm. Kremi geri çantama koyarken aklıma son kullandığım zaman geldi. Liam’dan ayrılma kararını vermem kolay olmamıştı ama aynı zamanda bir anda oluvermişti. Bunu duyduğunda deliye dönmüştü. Abisi Lucas son anda gelip beni onu elinden almasaydı neler yapabileceğini düşünemiyordum bile.

Ellerim korkuyla boynuma uzandı. O an tekrardan yaşamak istediğim bir an değildi. Anısı bile acı veriyordu.

*

Ertesi gün tam da öğleden sonra annem Sena’yla beraber konağa gelmişti. Diğerleri bir şey söylemesin diye kahve bahanesiyle onları mutfağa aldım.

“İyi ki geldiniz.” Dedim, sevinçle. “İki tane şekerli, bir tane orta kahve yapıyorum.”

Sena gülümseyerek başını salladı ama annem memnuniyetsizdi. Kimsenin ne diyeceğine aldırmadan mutfağı inceliyordu. Burada rahat ettiğimden emin olmaya çalıştığını biliyordum ama biraz daha belli etmeden yapabilseydi keşke. Çalışan kızlar kahveyi yapmayı teklif ettiklerinde kabul etmedim. Kendim yapmak istiyordum.

“Karnının ağrısı geçti mi?” diye sordu annem.

Dün ona söylediğim yalanı hatırladım. “Geçti.” Dedim. Kahveleri fincanlara koyarak onlara servis ettim ve yanlarına oturdum.

“Babam nasıl?”

“İyi. Dedenle tarlalara bakmaya gittiler, yoksa o da gelecekti. Selam söyledi.”

“Aleykümselam.” Dedim. Kahvemden bir yudum aldım. “Kahveyi beğendiniz mi?” İkisi de başlarını salladı. “Ferman almış kahve makinesini.”

“Asrın.” Dedi annem. Sesindeki uyarı tonunu hemen anladım. Kızlara dönerek, “Bizi biraz yalnız bırakabilir misiniz?” dedim, neyse ki ikiletmeden dediğimi yaptılar. Annem onlar gittikten sonra bana doğru eğildi.

“Ben seni biliyorum kızım, tamam mı?”

“Anne.”

“Sakın Asrın!” dedi işaret parmağını yüzüme doğrultarak. “Bak ben ikinci bir Liam vakası çekemem kızım, tamam mı? Sen neler yaşadığını unuttun belki ama ben unutmadım! Çığlıklar atarak uyandığın geceleri, geçirdiğin krizleri unutmadım. Sakın o ağa bozuntusuna aşık olayım deme kızım. Boşanacaksın sen. Duydun mu beni? Senin Amerika’da bir kariyerin var. Ara vermek zorunda kaldın hepsi bu. Geri döneceksin, duydun mu?”

Yenilgiyle eğdim başımı. Annemle babamın iyileşme sürecimdeki desteklerini göz ardı edecek değildim fakat bazen sadece onların yardımına ihtiyaç duyan küçük bir kız çocuğu olduğumu düşünüyorlardı ve bundan nefret ediyordum.

“Sen Amerika’da tanınan bir ressamdın kızım. Şimdi bir tablo yapmaya kalksan milyonlar kazanır. Yine her şeyi tek bir adam için terk etmek mi istiyorsun?”

Zamanında Liam için çok şey feda etmiştim. O ne derse onu yapmış ne olmamı isterse o olmuştum. Yaptığım resimleri sergilere göndermekten vazgeçmiştim, arkadaşlarımla görüşmeyi kesmiştim. Hamile olduğumu öğrendikten sonra neredeyse evden bile çıkmıyordum. Akşama kadar bir iki karalama yapıyor onun gelmesini bekliyordum. Onu sevdiğim için istediğim hayatın bu olduğuna inanmak zorunda kalmıştım. Fakat artık her şey başkaydı. Ben farklıydım ve farklı bir hayattaydım artık.

Anneme düşündüğü gibi bir şeyin olmadığını söyleyeceğim sırada mutfak kapısından birileri girdi. Bunlar Gülay hala, Fehime ve Şeyma’ydı.

“Hoş geldiniz.” Dedi Gülay hala, Şeyma’yla Fehime de onu tekrar etti.

“Sağ olun, hoş bulduk.” Diye karşılık verdi Sena. Annem sessizdi.

“Gelin hanım, misafirlerin olduğunu niye söylemedin? Usulünce erkânınca yukarıda ağırlardık onları, böyle oluyor hiç?”

“Aklıma gelmedi hiç Gülay hala.”

“Ben dedim mutfakta oturalım diye, biradan gideriz zaten. Kızımı görmeye geldim.”

“Öyle olur hiç?” Konuşan Fehime’ydi. Onun Zişan’dan daha sakin bir kişiliğe sahip olduğunu düşünüyordum. “Şunun şurasında akrabayız. Bir gün akşam yemeğe gelin, bekleriz. Siz de gelin avukat hanım.”

“Söz vermeyeyim, bu hafta içinde Ankara’ya dönmem lazım.”

“Ne demek dönüyorum? Biraz daha kal.”

Sena başını yana eğerek neden gittiğimi biliyorsun diyen bir bakış attı. “Davalarımı yarım bırakıp geldim Asrın, biliyorsun. İşlerim var, geri dönmem lazım.” Dedi. Haklıydı. Zorla evlendiğimi duyar duymaz sırf benim için gelmişti, ondan daha fazla kalmasını isteyemezdim.

“O zaman sen gitmeden bir gün birlikte Mardin’i gezelim.” Hevesle Şeyma’ya döndüm. “Şeyma da bizimle gelir. Gelirsin değil mi?” Şeyma izin ister gibi annesine döndüğünde Gülay halanın engel olmasına izin vermeden söze girdim. “Gelirsin, gelirsin.”

“Olur, bana fark etmez.” Dedi Sena.

Sevinçle ayağa kalktım. “O zaman neden bekleyelim ki? Ben üzerimi değiştireyim, birazdan çıkalım. Roza’yı da alırız, kız kıza gezeriz?”

“Gelin hanım?”

Gülay hala itiraz edecek gibi olmuştu ama annem ağırlığı koydu ortaya. “Bir şey mi diyecektiniz?” dedi çenesini dik tutarak ona baktı.

“Ferman’ın haberi olmadan dışarı çıkıyorsunuz.” Dedi Gülay hala bana bakarak.

Annemin araya gireceğini bildiğimden fırsat vermeden atıldım. “Ben şimdi onu ararım. Haberi olur.” Dedim. “Şeyma sen de üzerini değiştir istersen, aşağıda buluşalım.”

Şeyma gülümseyerek mutfaktan çıkarken ben de bizimkilere beklemeleri gerektiğini söyleyerek odama çıktım. Kapri kot pantolonla beyaz sade bir bluz giymiştim. Sandaletlerimi ayağıma geçirip çantamı taktıktan sonra aşağıya indim. Şeyma benden sonra gelmişti. Zaten uzun boylu, güzel bir kızdı. Simsiyah saçlarını taramış ve yukarıdan bağlamıştı. Uzun, ayak bileklerinde biten çiçekli bir elbise giyiyordu. Anlaşıldı, çarşıdan ona güzel bir kıyafet alacaktım.

Gülay halanın mahkeme suratına karşılık gülümseyerek çıkmıştık konaktan. Kapıdaki adamlar bizi önce dedemlerin konağına bırakmıştı. Annem indikten sonra Roza’yı da yanımıza almak istedik ama annesi Delal izin vermemişti. Ancak Behram abi gelirse olur dediği için kız kıza eğlencemiz Behram abinin de gelmesiyle değişmek zorunda kalmıştı. Koruma olmadan olmazdı tabii!

Kızlar olarak önde Behram abi de arkamızda Mardin’in çarşısını gezmeye başladık. Roza’yla liderliği ele alarak diğerlerini dükkân dükkân dolaştırdık. Gezdiğimiz her dükkânda farklı bir şey dikkatimi çekmişti. Rengârenk giysiler, bin bir koku baharatlar, bakırlar ama bunlardan çok çarşısın kendisi göz alıcı olandı. Belki de bin yıllık tarih yatıyordu bu taştan yapılarda. Cesaretim olsaydı hiç düşünmeden resmederdim.

Kızlar için beğendikleri bir şey almak istemiştim ama Behram abi benden önce davranarak ücreti ödemişti. Tamam, fazla param yoktu ama içimden gelmişti sonuçta değil mi?

Dükkândan çıktıktan sonra Şeyma’nın sesi bizi durdurdu.

“Abi?”

Arkamı dönerek bize doğru gelen Ferman’a baktım. Takım elbise giyiyordu. Uzun boyu ve geniş omuzlarıyla kalabalığı yarıp bana doğru gelirken içim bir tuhaf olmuştu. Görüntüsü kalbimi hızlandırmıştı.

Ferman yürüye yürüye tam önümüzde durdu.

“Hoş geldin ağam.” Dedi Behram abi. “Kızları çarşıya getirdiydim ben de.”

“Hoş buldum Behram. Devam edin siz, ben de size eşlik edeceğim.” Dediğinde kimse onu ikiletmedi. Hepsi yürümeye devam etti. Ferman’la ben de peşlerinden ilerledik.

“Çarşıya ineceğinizi bana haber vermedin.”

“Verecektim aslında, unutmuşum.” Dedim, ona bakmadan. “Sena Ankara’ya dönecek. O gitmeden beraber vakit geçirelim istedim.”

“İyi yapmışsın.”

Yürümeye devam ediyorduk. Ferman ona selam veren birkaç esnafa baş selamı verdi.

“Sen nasıl buldun bizi?” diye sordum.

Ferman gülümsedi. “Her yerde gözüm kulağım var benim.” Dedi.

Gözlerimi kısarak ona baktım. “Casusların var yani.”

Sessiz kaldı ama anlayacağımı anlamıştım. Ferman bir ağaydı. Öyle basit bir ağa da değildi, Mardin’in en büyük aşiretinin ağasıydı. Az önce gezdiğimiz çarşıda bile casusları olduğundan emindim. Beni görüp ona haber uçurmuş olmalılardı, çünkü geleli daha bir saat olmuştu.

Kızlar bir dükkâna girdiklerinde biz de girmek zorunda kaldık. Burası bir hediyelik eşya dükkânıydı. Roza Sena’ya bir şeyler anlatıyor, Behram abiyle Şeyma da eşyalara bakıyordu. O kadar güzel şeyler vardı ki burada, her bir köşesi zenginliklerle süslüydü. Benim gözüm ise duvarda asılı olan Şahmeran tablosunda takılı kalmıştı. Bir tabloydu ama çerçeve ve camın arkasındaydı. Kahverengi ve siyahla boyamışlardı ve harika bir görüntü sunuyordu.

“Bu tablo ne kadar?” diye sordum satıcıya.

“Satılık değil.”

Satıcının sözleri beni üzmüştü. Satılık olsaydı eğer hiç düşünmeden son paramı ona yatırırdım. Çünkü tablo büyüleyiciydi. O kadar tablo yapmıştım ama hiçbiri beni bu kadar büyülememişti.

“Eminim hanım ağana bir güzellik yaparsın Hasan, değil?” Ferman’ın hemen arkamdan gelen sesiyle beraber satıcının eli ayağa şaştı.

“O ne demek ağam, alın sizin olsun. Başımla beraber.”

Satıcı tabloyu yerinden çıkartarak paketlemeye başlayınca Ferman’a döndüm, zaten bana baktığı için bakışlarımız birleşmişti. Gülümseyerek, “Teşekkür ederim.” Dedim.

Bakışlarını satıcının sarmakla uğraştığı tabloya çevirdi. “Şahmeranın hikâyesi biliyor musun?” Diye sordu.

“Yılanların şahının hikâyesini kim bilmez?” Ben de tabloya baktım. “Cemşab hikayenin kendi için yazıldığını sanır belki ama asıl fedakarlığı yapan Şahmeran’dı. İnsanlar için kendini feda etmişti.”

Sevgi fedakârlığı da beraberinde getirirdi. Seviyorsanız eğer fedakârlık yapmak zorundaydınız. Ben o fedakârlığı tıpkı şahmeranın yaptığı gibi kendimle yapmıştım. Ruhsal sağlığımı bir adam için feda etmiştim.

O Asrın çok geride kalmıştı. Artık daha iyiydim, daha da iyi olacaktım.

Ferman’a döndüm tekrardan. “Teşekkür ederim.”

“Ne demek hanım ağam.”

Güldüm. Arada bir, ağa olmadığı zamanlar Ferman gerçekten eğlenceli biriydi. Sadece o adamı pek sık ortaya çıkartmıyordu. Bu da ağa olarak bir ağırlığının olduğundandı. Sorumlulukları onu serbest bırakmıyordu. Benim mutlu olduğum bir yer yok. Nereye ait olduğumu bile bilmiyorum. Belki bir gün sorumlulukların sıyrılır da nereye ait olduğunu bulurdu.

Dükkândan çıkmadan önce Sena kendine buraya özgü küçük bir biblo almak istemiştim ama Ferman buradayken kimseye para ödetmek istemediği için aldıklarımızın parasını o ödemişti. Şeyma ve Roza’ya da birkaç bir şey almıştı. Eli de gönlü de boldu.

Gezmeyi bitirdikten sonra Sena mırra içmek istediğini söyleyince beraber bir restorana girdik. Geçen seferki gittiğimiz çay bahçesinden farklı bir yerdi. Fazla otantikti. Ferman’ın bilerek burayı seçtiğine emindim.

Mırralarımız geldiğinde masada koyu bir sohbet vardı. Behram abi Sena’yı konuşturmayı başarmıştı, Sena gördüğü ilginç davaları anlatıyordu. Konu Mardin’e geldi, bu sefer Roza da sohbete katılarak memleketini övmeye başladı. Bir ara sessizlik olduğunda Ferman ortaya bir sordu attı.

“Dilan niye gelmedi sizinle?”

Soruyu ortaya sormuştu ama cevabı benden istiyordu. Dilan’ı ben çağırmamıştım, aklıma bile gelmemişti çağırmak. Çünkü onun yüzünden şu anda istemediğim bir evliliğin içinde hapsolmuştum ve hiçbir yere kıpırdayamıyordum. Ardil’le ikisi kaçmaya kalkmasaydı eğer berdel kararı çıkmayacaktı. Düşüncesizliklerini ödemeleri gerekiyordu.

Sessiz kaldığımı anlayınca Roza söze girmişti. “Ben gelirken dedim de, Ardil abim göndermedi ağam.” Dedi çekinerek.

Çaktırmadan yanımdaki adama baktım. Duyduğu şeyle kaşlarını kaldırdı. “Ardil göndermedi demek.”

“Şey ağam, Ardil abim biraz rahatsızdı da bugün. O yüzden göndermemiştir.”

Behram’ın toparlama çabaları yersiz kaldı. Ferman çoktan nemini almıştı. Şu anda sakin bir şekilde oturuyor olması bile şaşırtıcıydı aslında. Çoktan kalkıp Ardil’i dövmeye gitmiş olması gerekiyordu.

“Ben hemen geliyorum.” Diyerek masadan kalktım.

Tuvalete giderek elimi yüzümü yıkadım. Aslıda bilerek ayrılmıştım yanlarından. Ferman kız kardeşini her şeyden öne koyuyordu. Onun için yaşıyor desem yeridir, çünkü kız kardeşi için benimle evlenmişti. Onun canı, canın canı için. Dilan’ı ayırdığımı öğrendiğinde benimle kavga edecekti.

İstediği kadar benimle kavga edebilirdi. Kimseyi sevmek zorunda değildim, kaldı ki hayatımı mahveden kızı bağrıma basacak değildim.

Masaya döneceğim sırada önüme bir adam çıkmıştı. En az Ferman kadar uzun boyu vardı. Saçı ve sakalı simsiyahtı. Koyu kahve gözleri, keskin yüz hatları vardı. Yüzü tanıdıktı, onu daha önce nerede gördüğümü çıkartmaya çalışırken adam konuşmaya başladı.

“Şu Mardin ne de küçük bir yer değil?” Gülümsemesini tanımıştım. “En son rahmetli Yiğit’in cenazesinde karşılaşmıştık, o da uzaktan.” Dedi sinsi gülüşüyle. Tokalaşmak için elini uzattı. “Ensar Polat.”

“Asrın.” Dedim bende, uzattığı elini tuttum. Kemikli eli büyüktü ve elim avucunun arasında kaybolmuştu. Temasımızdan hiç hoşlanmamıştım. Hızla geri çektim elimi.

“Sizi kim bilmez hanım ağam?” dedi, gözleri beni incelerken. “Tanıştığımıza çok memnun oldum.”

“Keşke ben de aynı şeyi sizin için söyleyebilsem. Siz kimsiniz?”

“Ferman ağamızın kuzeni oluyorum. Dedelerimiz kardeş.”

“Madem öyle, o da içeride zaten. Masamıza gelin, hem sohbet etmiş oluruz.” Dedim, adama bir olta atarak ama o oltaya düşmedi.

“Belki sonra. Şimdi ufak bir işim var. Sizi görünce selam vermek istedim. Umarım vaktimizin bol olduğu bir zamanda tekrar karşılaşırız. O zaman sohbetinizi dinlemeyi çok isterim.”

Adam kötü gülüşünü alıp gittiğinde ben de masaya geri döndüm. Çok değil biraz sonra kalkmıştık zaten. Behram abiyle Roza diğer arabadalardı. Biz de Ferman’ın arabasına bindik. Önce Sena’yı kaldığı otele bıraktık adından konağa döneceğimizi sanmıştım ama Ferman bizi dedemlere getirmişti. O zaman anladım bir şeyler olacağını.

“Ferman.” Dedim arabadan inmeden önce, koluna dokundum. Ferman’ın bakışları önce elime sonra yüzüme çıktı. Kolunu dokunuşumdan kurtararak arabadan indi. Şeyma ve bende peşinden indik tabii.

Ferman alev almak için ufak bir kıvılcım bekleyen barut gibi konaktan içeriye girdi.

“Ardil!”

“Ferman.” Dedim, ama beni dinlemedi ve bir kez daha Ardil’in adını bağırdı. O duyana ve aşağıya inene dek birkaç kez daha bağırmıştı. Onunla beraber diğerleri de çıkmıştı dışarıya.

“Abi?” Dedi Dilan, telaşla merdivenleri inerken. Onun arkasından Ardil geliyordu.

Behram abiyle, Roza’da buradaydı. Annemler, babaannem ve yengemler de avluya indiler. Dilan koşarak Ferman’ın önünde durdu. “Ne oldu abi, niye bağırıyon?”

Babaannem öne çıktı. “Bir sorun vardı ağam?”

Ferman onu görmemişti bile. Doğrudan Ardil’e bakıyordu. “Kimsin sen?”

“Ağam?”

Ardil’in her zamanki cesur tavrı Ferman’ın karşısında yerle bir olmuştu. Ferman bir kez daha sorusunu tekrarladı.

“Kimsin sen Ardil?”

Ardil başını eğdi. Cevap gelmeyince Ferman bu sefer Dilan’ı gösterdi. “Kim bu kız?”

“Dilan’dır. Benim karımdır.” Dedi Ardil, basitçe bir soruyu cevapladı.

“Yanlış cevap.” Ferman’ın sesi korkutucuydu. Ağır adımlarla Ardil’in üzerine yürüdü. “Dilan ağa torunudur, ağa kardeşidir. Bir daha kız kardeşimin ne yapacağına, nereye gideceğine karışacak olursan seni bu konağa gömerim.”

“Abi.” Dedi Dilan, kocasıyla abisin arasına girmeye çalıştı ama Ferman onu dirseğinden yakaladığı gibi kenara çekti.

O sırada babam, dedemlerle beraber avludan içeriye girmişlerdi. Ardil’i Ferman’ın karşısında ikisi büklüm görünce şaşırmışlardı, ne olduğunu anlamaya çalıştılar.

“Ağam?” dedi dedem. Babam da ne olduğunu sormak için gözleriyle işaret etti ama onu cevapsız bıraktım.

“Ardil?” Amcam Ardil’le Ferman’ın yanında durdu. “Ağam, bir sorun vardır? Ardil?”

Ferman kimseyi görmüyor ve durmuyordu. Odağı yalnızca Ardil’deydi. İşaret parmağını ona uzatarak tane tane konuştu. “Kız kardeşim benim canımdır Ardil. Canımı üzenin canını alırım.” Dedi, bastırarak. “Dilan sessizdir, sesi çıkmaz. Ama bir daha senden yana bir şikâyet duyayım Ardil, Allah şahidim olsun Dilan’ı baba evine geri götürürüm. Anladın?”

Kimseden çıt çıkmıyordu. Ben de dâhil avludaki herkes Ferman’ın sahip olduğu gücünün farkındaydık. Kimsede onun karşısında dik duracak, sözünün üzerine söz söyleyecek cesaret yoktu.

“Anladım ağam.” Dedi Ardil. Başını yerden kaldırmıyordu.

Ferman son sözünü söylemişti. Ardil’e söylemişti ama gözdağı herkes içindi. Avludan çıkmadan önce “Haydi.” Demişti, bizimde peşinden gitmemiz için. Şeyma gitmişti ama ben biraz daha kaldım. Şaşkınlık içinde kalan annemle babama baktım. Onların gözünde Ferman kız kardeşini korumak isteyen bir adam değildi, kaba saba maço bir adamdı. Kimseye saygısı olmayan, güç delisi bir ağaydı. Bir daha asla Ferman’ı benim gördüğüm gibi görmeyeceklerdi. Bu iyi miydi yoksa kötü mü bilmiyordum. Beni en çok rahatsız eden de buydu.

Bölüm Sonu!

Asrın Ferman'a karşı yumuşamaya başlamış gibi, ne dersiniz?

Bölüm hakkındaki yorumlarınızı buraya bırakabilirsiniz.

Not: Bölümler her pazartesi geliyor.

Bölüm sonu

4 yorum