İçeriğe geç

TOPRAK ŞEHİR

Bölüm 10 · 16 dk okuma

TOPRAK ŞEHİR

Bölüm 10

Onuncu Bölüm

Ferman

Yolculuğumuz yorucu geçmişti. Neredeyse yarım gün boyunca uçmuş ve akşam New York havalimanına iniş yapmıştık. Ardından bir taksiye binerek Manhattan’a geçtik. Doğrudan Asrın’ın evine gideceğimizi düşünmüştüm ama bana ev sahibinin anahtarı değiştirmiş olabileceğini söyleyince riske atmamak için geceyi bir otelde geçirmeye ve sabah eve geçmeye karar verdik.

Geldiğimiz otel 3 yıldızlı bir oteldi. Resepsiyonda Asrın benden önce davranmış ve görevliyle konuşmaya başlamıştı. Bunun sebebi ise sanırım İngilizce bilmediğimi sanıyor olmasıydı. Ben de sessiz kaldım.

“Merhaba, iyi akşamlar.” Dedi İngilizce konuşmaya başlayarak. Akıcı ve aksansız konuşuyordu. “Ben ve arkadaşım için iki oda rica edeceğim. Sadece bu gecelik.”

Arkadaş.

Arkadaş demişti. Kocasına arkadaş demişti.

Evlendiğimizden beri beni küçümseyip duruyordu ama en çok ağrıma giden bu olmuştu sanırım. İngilizce bilmediğimi sanıp benden arkadaş diye bahsetmişti.

Görevliden aldığı iki anahtardan birini bana uzattı. “14 Numara. Benimki de 22. Yarın sabah yedi buçukta ayakta olmamız lazım tamam mı?”

Başımı usulca salladım. O gittikten sonra olduğum yerde durmaya devam ediyordum. Öfkeden kuduruyordum resmen. Kan beynime sıçrıyordu.

Ben onun kocasıydım. Bunu anlaması için yalan mı söylemem gerekiyordu? O zaman söylerdim.

Tekrardan görevliye döndüm. “Merhaba.” Dedim, elimden geldiğince inandırıcı olmaya çalıştım. “Az önce giden benim karımdı. Yeni evlendik, bir hafta oldu.” Adama alyansımı gösterdim. “Kavga ettik ve bana öfkeli. Bu yüzden ayrı odalarda kalmamız için ısrar etti.”

Adam gülümsemesini bastırmaya çalışıyordu.

“Ona bir sürpriz yapmak istiyorum.” Dedim, anahtarı adama uzattım. “Bu anahtarı alın, şimdi ben yukarıya karımın odasına çıkacağım. Sizden ricam o sizi aradığında bir yanlışlık olduğunu ve benim kalacağım odanın tadilatta olduğunu söyler misiniz?”

Adam gülümsedi. “Yeni evli çifti barıştırmak için her şeyi yaparım.”

“Teşekkürler.”

Keyifle 22 numaraya çıktım ve kapıyı çaldım. Asrın’ın kapıyı açıp, beni karşısında görünce verdiği yüz ifadesi beni daha da keyiflendirmişti. Belli etmeden içeriye girdim. Arkamdan geliyordu.

“Ne arıyorsun sen burada? Senin odan 14 numara, anahtarını verdim ya.”

“Verdin vermesine ama odada tadilat varmış.”

“Nasıl?”

Ceylan gözlerini irice açtı, şu anda hayatımın en mükemmel anını yaşıyordum.

“Hayır ya, başka oda da mı yokmuş? Hem sen nasıl konuştun ki adamla, İngilizce de bilmiyorsun?”

“Evrensel dil denen bir şey var Asrın. Konuşmadan da anlaşabiliyorsun.”

“Saçmalık!” dedi. Doğrudan telefona koştu, numarayı çevirip resepsiyonu aradı. İki dakikalık bağırış çağırıştan sonra telefonu kapattı. “Başka oda kalmamış.” Dedi, sinirle.

Öfkeliydi ve burnundan soluyordu. Mardin’de, konaktayken mecburiyetten aynı odayı paylaşmıştık. Asrın, durumun burada farklı olacağını düşünmüş olmalıydı. Mecbur bırakılmaktan nefret ediyordu ama bu sefer hak etmişti.

İstediği bir şey olunca şımarık bir kız çocuğu gibi davranıyordu ama hoşuna gitmeyen bir durum olduğunda ise huysuz bir çocuktan farksızdı. Sanırım onunla çok eğlenecektim.

“Desene yine baş başa kaldık.” Valizi kenara atarak bu durumdan faydalanmıyormuşum gibi davrandım.

“Yatağı vermem.”

“Ben de yerde yatmam.” dedim, etrafı gösterdim. “Tek bir koltuk bile yok, yerde yata yata bel fıtığı oldum senin yüzünden. Yatak benim.”

“Hiç de bile.” Çocuk gibi yatağa uzandı, hem kollarını hem ellerini açıp yatağı kaplamaya çalıştı. “Yatak benim!”

Yanına yaklaşarak onu güç kullanmadan kenara ittim. “Hiç heveslenme Asrın.” Dedim. Yanına uzandım. Bir ayağımı diğerinin üzerine atıp kolumu başımın altına yasladım.

Oturur vaziyete geldi. İşaret parmağını bana doğrulttu. “O zaman bak, sakın yanaşayım deme. Sabah seni bana mengene gidi yapışmış halde bulursam, yok uyku sersemliğiyle yaptım yok uyuyordum diye bahaneler üreteyim deme tamam mı? Bak çok ciddiyim Ferman.”

“Merak etme, sana dokunmak istersem bunu bahanelerin ardına saklanarak yapmam.” Gözlerimi gözlerine diktim. Sanki gözlerimizin arasında görünmez bir köprü vardı da tam ortasında buluşmuş gibiydik. O köprüde konuşup anlaşıyorduk. Dudaklarımızdan dökülenler bizi yaralarken o köprü bizim güvenli yerimizdi.

“Ama seni bilmem.” Dedim ve gözlerimi kapattım. Onu öfkesiyle baş başa bıraktım. O başımda söylenip dururken ben de uyuma numarası yapmış ve onu dinlemiştim. Dırdırı bile en güzel melodi gibiydi.

Sabah beni uyandıran şey yüzümdeki saçlardı. Benim olmayan saçlar… Gözlerimi açmaya çalışarak saçları yüzümden çektim. Tam o an bedenimin üzerindeki ağırlığın farkına vardım. Asrın’ın kuş kadar hafif bedeni göğsümün üzerinde yatıyordu. İşte o an dünyadaki en mutlu adam bendim. Karım, küçük kadınım kollarımın arasında uyuyordu, kalbim bir güvercinin kanat çırpışları gibi hayat bulmuştu.

İpek misali saçlarını okşamak istiyordum ama bir yandan da uyanır diye korkuyordum. O yüzden hareketsizce durup göğsümde bir meleğin dinlenmesine izin verdim.

Asrın çok geçmeden uyanmaya başladı. O üzerimde kıpırdanırken alt taraflarım tepki göstermeye başlamıştı bile. Kahretsin, uyanması ve üzerimde olduğunu anlaması saniyeler değil de saatler geçmiş gibiydi.

Ceylan gözlerini açıp üzerimde uyuduğu fark eder etmez hızla geriye çekilmişti. Sırtını bana dönerek yüzünü kaçırdı. Şu anda deli gibi utanıyor olmalıydı.

“Ne demiştin?” Diye sordum sahte bir tavırla. Yattığım yerden doğruldum ve kulağına fısıldadım. “Mengene gibi.”

Öfkeyle bana döndü. “Uyku sersemliğiyle sarılmışım işte. Anlam çıkarma hemen!”

Kahkaha atmamak için zor tuttum kendimi. Bana nefretini göstermediği zamanlarda başka biri gibi oluyordu. Onu ilk gördüğümde sürekli gülümseyen, hayat dolu o kızı saklıyordu. O cıvıl cıvıl şakıyan kızı ortaya çıkartmayı çok istiyordum. Bunun için her şeyi yapacaktım.

“Hi!!” Diye cıyakladı. Telefonuna bakıyordu. “Saat sekize geliyor. Geç kaldık!”

Yataktan adeta fırlamıştı. “Brown eşyalarımı sokağa dökmeye başlamıştır bile. Allah kahretsin ya! Saati kurmayı nasıl unuturum?” Dün çıkarttığı kıyafetlerini toplamaya başladı. “Ben üzerimi değiştiriyorum. Sen de giyin beş dakikaya çıkalım. Buradan evim on dakika çekiyor. Acele et Ferman, hadi.”

Kıyafetlerini alarak odadaki banyoya girdi. Ben de yataktan kalkarak akşam çıkarttığım ceketimi üzerime geçirdim. Asrın dediği gibi hızlıca giyinip banyodan çıktıktan sonra otelden ayrıldık. Taksiyle evinin olduğu sokağa girdiğimizde bu Brown denen adamın tam da anlatıldığı gibi olduğu ortaya çıkmıştı. Daha arabadayken ilerideki kaldırımda istiflenmiş eşya yığınını görebiliyorduk.

“Hayır ya.” Diye sızlandı Asrın.

Ben taksinin ücretini verirken Asrın hızla arabadan inmiş ve eşyalarına doğru koşmuştu. Ben de peşinden ilerledim. Apartmandan çıkan adamlar ellerindeki yükü birer birer kaldırıma yıkmaya devam ediyordu. O sırada başka bir adam daha çıktı kapıdan.

“Bay Brown.” Dedi Asrın. Henüz ellilerinin sonlarında olduğu belli olan adama doğru ilerliyordu. Adamın saçları hala siyahtı, eminim boyuyordu. Gözünde kare gözlüğü vardı ve uzun yüzünü tamamlıyordu. Uzun, çubuk gibiydi. “Hani saat sekize kadar bekleyecektiniz. Öyle anlaşmıştık.”

Çubuk yemiş adam bileğindeki saate baktı. “Saat sekizi üç geçiyor, Bayan Kaya. Sizinle tam sekizde diye anlaşmıştık. Geç kaldınız.”

“Ama-“ Devamını getiremedi çünkü sokaktan geçen insanlar kaldırımda istiflenmiş Asrın’ın eşyalarıyla ilgilenmeye başlamışlardı. Bir tanesi yağlı boya tabloyu eline alıp inceledi ve ardından tabloyu alarak gitmeye başlamıştı. “Hey!”

Asrın adamın peşinden giderken ben de onun peşinden ilerledim.

“Ne yaptığını sanıyorsun sen?”

“Sakin ol dostum, sokaktaydı aldım.”

Asrın benim müdahaleme gerek kalmadan panter edasıyla tabloya yapıştı ve adamın elinden tabloyu aldı. “Ver şunu bana!” diye çemkirdi. Adam ben bununla uğraşamam diyerek geri çekilmişti.

“Asrın, iyi misin?”

Başını salladı. Birlikte apartmanının önüne yürümeye başladık.

“Gördün mü bak, kaşla göz arasında nasıl alacaktı kıymetlimi?” Tabloya sıkı sıkı sarıldı. “Hep böyle bunlar, hep.”

Şu tatlı tatlı söylenmeleri yok muydu? Eğer şimdi yatak odasında olsaydık onu altıma alır ve sabaha kadar adımı inletirdim.

Ne saçmalıyordum ben? Bu kız aklımla oynuyordu benim. Sokak ortasında böyle düşüncesizlik edecek adam değildim ben. Bir an önce kendime gelmeli ve kontrolü tekrardan ele almalıydım.

Asrın ve ben neredeyse öğlenden sonraya kadar eşyaların depoya taşınmasıyla ilgilenmiştik. Asrın Mardin’e yanımızda götüreceğe eşyaları –çoğunlukla kıyafetleri ve tablolarıydı.- seçmiş ve otele dönmüştük. İkimizde yorulduğumuz için sırayla banyomuzu yaparak yemek yemeye otelin restoranına indik. Öğlende ayaküstü bir şeyler atıştırmıştık ama karnımız açtı, dolayısıyla gözümüz bir şeyi görmemişti. Fakat Asrın’ın kendinden geçmiş bir halde yemek yiyişi, bana açlığımı unutturmuştu.

Asrın’ı izlerken ne yediğimi anlamadığım yemekten sonra odaya geri döndük fakat Asrın’a bir telefon geldi.

“Mia, selam.” Dedi, telefondaki kadına. Sesi mutlu çıkıyordu. Muhtemelen arkadaşıydı. “Evet, buradayım ama yarın geri döneceğim.”

Telefondaki kadın uzun uzun konuştuktan sonra Asrın benimle göz göze geldi. “Bilemiyorum,” dedi kararsız bir tonda. Ne konuştuklarını merak etmiştim. “Pekâlâ, tamam. İki saate orada olurum.”

Asrın telefonunu kapattıktan sonra valizine uzandı ve siyah bir elbise çıkarttı.

“Nereye gidiyorsun?”

“Arkadaşlarım yemeğe çağırdı.” Dedi ve elbiseyi alarak banyoya girdi.

Arkadaşları yemeğe mi çağırmış? Hangi arkadaşları? Ne yemeği? Daha az önce çıkmıştık restorandan, nereden çıkmıştı bu yemek şimdi?

Düşüne düşüne aklımı yitireceğim sırada Asrın banyodan çıktı. Üzerinde o siyah elbiseyle beraber. Makyaj mı yapmış o? Yok, yok… Bu kız benim sebebim olacaktı. Erkenden öbür tarafa gidecektim herhâlde. Giydiği elbise dizlerinin üzerinde bitiyordu. İncecik askıları yüzünden gerdanı ve omuzları açıktaydı. Bir kez daha valizine uzandığı sırada arkasındaki dekolteyi fark etmemle gözlerim fal taşı gibi açıldı. Sırtı tamamen ortadaydı ve bu ben dahil herkesin –özellikle de erkeklerin- görebileceği anlamına geliyordu.

Ölümü çiğnerdi!

“Daha yeni yemekten gelmedik mi? Ne yemeğiymiş bu? Hangi arkadaşlar?”

“Arkadaşlarımla ayda bir toplanıyoruz böyle.” Dedi ve bir kez daha banyoya girdi.

Allah’ım kafayı yiyecektim!

Asrın’ın banyodan çıkması iki dakika sürmüştü. Siyah bir tül çorap giymişti. Onu süzdüğümü anladı. “Salata yerim, merak etme.” Dedi, gülümseyerek. Daha sonra arkasını dönü, kendini gösterdi. “Nasıl olmuşum?”

Avucumu sakallarıma uzatıp sıvazladım. Bu kız sabrımla oynuyordu.

Bakışlarımı tekrardan üzerinde gezdirdim. O kadar güzel görünüyordu ki, dünyanın bütün kadınları bu odanın içine doluşsa gözlerim yine onu bulurdu. Güzelliği ben buradayım derdi, aklımı başımdan alırdı. İç çektim. Şakırdayan ruhu, parıldayan gözleri öfkemi dindiriyordu. Eriyen mumdan halliceydi halim.

Onu süzmeyi kestikten sonra gözlerinin içine baktım. Köprüyü yürüyerek ona ulaştım, onu kendime hapsettim.

“Sessizliğini iltifat olarak alıyorum o zaman.” Dedi, bir kez daha valizine ulaştı ve küçük bir çanta çıkardı. İçinden gümüş renkli iki küpe çıkardığında ona hediye ettiğim küpeler geldi aklıma.

“Sana aldığım küpeleri niye takmıyorsun?” diye sordum, gelişi güzel.

“Alyansını da çıkartmışsın zaten.”

“Nasıl evlendiğimizi hatırlatmamı ister misin Ferman? Berdelle evlendik biz. Sen bana yalan söyledin. Bir de aldığın hediyeyi mi takacaktım?” Bana sanki onunla alay ediyormuş gibi bakıyordu. Ardından arkasını dönerek elindeki gümüş küpeleri takmaya başladı. Sonra birden durdu. “Onlar altın.” Dedi. “Günlük kullanılacak bir takı değil.”

Yani küpeleri özel günlerde takacaktı? Ben ona o küpeleri kulağından hiç çıkarmasın diye almıştım, bir dahaki sefere günlük kullanabileceği bir hediye almalıydım. Böylece üzerinden hiç çıkarmayacaktı.

Yüzük için bir şey dememişti. Nasıl evlendiğimizi, ona yaptıklarımı asla unutmayacaktı ve bunun hakkında söylenmeye devam edecekti… Benim ona baktığım gibi bana asla bakmayacaktı. Belki de bunu hak ediyordum, belki de buna layıktım. Yine de ondan vazgeçmeyecektim, biz ihtimalinden geçmeyecektim.

Asrın hazırlanmasını tamamladıktan sonra odadan çıkıyordu ki peşinden ilerledim. Arkasında olduğumu gördü.

“Sen nereye?”

“Karım nereye ben oraya.”

Şaşkın şaşkın başını eğdi. “Saçmalama, sen hiçbir yere gelmiyorsun.” Dedi. “Gelmezsin, ben arkadaşlarımla buluşacağım.”

“Seni bu elbiseyle hiçbir yere tek başına göndermem Asrın. İstersen seninle bu meseleyi tartışırım da.”

“Şu an saçmaladığının farkında mısın? Sen kendini gerçekten kocam mı sanıyorsun?”

Birkaç adımla aramızdaki mesafeyi kapattım. “Ben senin gerçekten kocanım Asrın.” Dedim, sert bir tonda. “Seni kısıtlamıyorum ama bu elbiseyle de yalnız başına dışarı çıkamazsın. Burası senin bir zamanlar yaşadığın şehir olabilir, daha önce istediğin gibi dışarılarda geziyor olabilirsin ama sen artık benim karımsın. Asrın Polat’sın. Başka bir ülkede ya da değil. Seni bu elbiseyle dışarı çıkarmam, özellikle de o arkadaşlarının içinde erkeklerin de olup olmayacağını bilmiyorken… Yok öyle bir dünya.”

Söylediklerim karşısında dili tutulmuş gibi bir ifadeye büründü. “Kıskanıyorsun diyeceğim ama yok,” Gözlerini kıstı, başını yana eğerek gözlerimin içine baktı. “Değişik bir adamsın Ferman ağa.”

Değişik değildim.

Kıskanç bir adamdım.

“İyi, gel.” Dedi. Kahverengi saçlarını savurarak önümden yürüdü salına salına. Ben ise odamızın kapısını kapatıp peşinden ilerledim. Bakışlarımsa yalnızca açıkta kalan sırtındaydı.

Geldiğimiz restoran kaldığımız otele yaklaşık yarım saat, kırk beş dakikalık bir mesafedeydi. Şık bir yerdi fakat Asrın’ın o elbiseyi giyip gelebileceği kadar değildi! Gözlerim içerideki bütün erkeklerde geziyor olacaktı ve eğer içlerinden bir tanesi bile karımın açıktaki sırtına bakacak olursa onu buraya gömecektim.

Asrın’ın arkadaşları restoranın ortasında bir masada oturuyorlardı. Geldiğimizi gördüklerinde hepsi birden sevinçle ayağa kalmıştı. Biliyordum işte, arkadaşlarının arasında erkekler de vardı. Kızlar sevinçle cıyaklayıp Asrın’a sarıldılar, onu uzun zamandır görmediklerinden yakınıyorlar ve Asrın da onları geçiştirecek bir şeyler sıralıyordu. İki erkek ve üç kızdan oluşuyordu arkadaş grubu. Erkeklerden biri ona sarılmak için kollarını açtığında elini sertçe yakaladım ve onu tokalaşmaya zorladım. Elini sıkışımdan değilse de gözlerimdeki ateşten anlamalıydı Asrın’ın uzak durması gerektiğini.

“Bu Ferman.” Dedi Asrın, arkadaşlarına doğru. İngilizce konuşuyordu. Sonra bana döndü ve Türkçe ’ye geçti. “Bunlar da benim arkadaşlarım.”

Ağırca bir baş selamı verdim.

Masadaki yerlerimizi alırken Asrın’ın sandalyesini daha çok yanıma çektim. Sorgulayan bakışları üzerimdeydi ve benimkiler de meraklı arkadaşlarındaydı. Asrın yalnızca Ferman demişti ve eminim kim olduğumu deli gibi merak ediyor olmamalılardı.

“Peki, sen kimsin?” diye sordu kızıl saçlı olan. Hal ve tavrından içerinde en rahat ve umursamaz görünen oydu. “As’ımızla niyetin ne?” diye de ekledi gülümseyerek.

As mı?

“Arkadaşım.” Diye açıkladı Asrın. “Tek bir kelime bile İngilizce bilmiyor.”

Bu arkadaş kelimesinden sıkılmaya başlamıştım. Şeytan diyordu ki İngilizce bildiğimi ve onun kocası olduğumu herkese açıkla. Ama hayır, biraz daha bu oyunu sürdürmeye devam edecektim. Bakalım ne konuşacaklardı?

“Nasıl bir arkadaşmış bu?” diye sordu az önce ki kızıl saçlı.

“Sadece arkadaş, Mia.”

“Alyans takan arkadaş.” Dedi diğer bir kız, onun da sarı saçları vardı ve gözleri parmağımdaki yüzükteydi. Ardından masadaki herkes yüzüğe bakmaya başladı. “Arkadaşın evli galiba.”

Asrın parmağımdaki yüzüğe baktıktan sonra bakışlarını yüzüme kaldırdı. Beni arkadaşı olarak tanıtırken bu detayı atlamıştı sanırım.

“Evet,” Dedi memnuniyetsiz bir sesle. “Evli.”

“Bırakın onu da, kaç hafta oldu As. Nerelerdeydin, haber ile vermedin?” Konuşan elini sıktığım adamdı bu. Henüz genç görünüyordu, en fazla yirmi beş. Sarı saçları, mavi gözleri vardı ve benim tam zıddımdı. Cildi tertemiz, pürüzsüzdü, benimkiyse kırışıklıklar ve yaralarla doluydu. En ufağından nasırlı ellerim vardı ve bu çocuk benim yanımda manken gibi duruyordu. Ondan hiç hoşlanmamıştım.

“Dedem aradı beni, hastayım gel deyince ben de atladım uçağa, Mardin’e gittim. Onun hastalığıyla uğraşıyordum işte.”

Hepsi bir ağzından geçmiş olsun dileklerini sundular. Asrın’ın yalanına inanmışlardı.

Masanın odağı ben ve Asrın’dan başka konulara kaymıştı. Yemekler sipariş edildi. Benim onları anlamadığımı sanarak sohbet ediyorlardı. Konuları daha çok resim ve sanat üzerineydi. Sanırım bunlar Asrın’ın üniversite arkadaşlarıydı, bu kadar zaman geçmesine rağmen birbirilerinden kopmamaları güzeldi. Kendi üniversite arkadaşlarımı hatırlamıyordum bile. O zamanlar sadece eğitimime odaklanmış ve doğrudan Mardin’e geri dönmüştüm. Şimdi düşünüyordum da üniversitedeki arkadaş ortamım farklı olsaydı şimdi olduğum kişi olur muydum? Ağa olmayı kabul eder miydim? Sanırım ederdim…

Babamın ölümünden sonra ağa olmaya mecbur bırakılmıştım. Daha çok dedemin ısrarları yüzündendi fakat en çok da Dilan’ıma daha iyi bir hayat verebilmek için kabul etmiştim. Sorumluluklarım olduğu için…

Asrın’ın böyle bir sorumluluğu olmadığı mutluydum. Olsaydı bile seve seve üstlenirdim.

“Bu adamın İngilizce bilmediğine eminsin değil mi As?” diye sordu Trevor.

“Eminim.”

“Ben hala böyle bir adamla takıldığına inanamıyorum. Kabadayı gibi duruyor.” Dedi Mia. Onu anlamadığımı düşünerek beni tuhaf bakışlarıyla inceliyordu. “Yine de o aptal Liam’dan kurtulduğun için seviniyorum.”

Asrın’ın yüzü düştü. Az önceki şen kahkahası hızla soldu.

Bu Liam denilen adam Asrın’ın eski nişanlısı olmalıydı. Onu daha önce hiç görmemiştim ama kırk yıllık hasımım gibi nefret ediyordum ondan. Asrın’ı üzmüştü ve bunu anlamak için çok zeki olmaya gerek yoktu. Asrın tek kelime etmiyordu ama ben anlamıştım, içinde sakladığı yaraların sahibi oydu. Liam’dı.

“Lucas’ı gördüm geçen gün. Dediğine göre Liam hala o hastanede yatıyormuş.” Dedi esmer olan kız.

“Hak ettiği yerde.” Dedi Trevor.

“Umarım o orospu çocuğu, o siktiğimin hastanesinde geberiyordur.” Mia elindeki kadehi çeviriyordu.

Liam konusu açılınca hepsinin kaşları çatılmış, dişleri sıkılmıştı. Hepsinin Asrın için endişelendiğini ve onu korumaya çalıştığını anlamıştım fakat bu Liam hepsinin nefretini hak edecek ne yapmıştı ve neden hastanede yatıyordu?

“Konuyu kapatabilir miyiz lütfen? Liam’ı konuşmak istemiyorum. Eminim Asrın da o adamın adını duymak istemiyordur.” Dedi sarışın adam. Adı Noah’ydı.

Arkadaşları o adamın adını andıkça yerinde küçülen karıma baktım. Odağını tek bir yere toplamış, dalgın görünüyordu. Adını seslendim ama duyduğundan emin değildim. Sonra hiç beklemediğim bir şey yaptı ve önümdeki şarap kadehini alarak tek dikişte bitirdi.

“Evet.” Dedi, iç çekerek. “Konuyu kapatalım.”

“Asrın?”

Üzüldüğünde takındığı o sahte ifadeyle bana döndü. Gülümsemeye çalışıyor fakat beceremiyordu. “Ben iyiyim.” Dedi fakat sesi tam tersini söylüyordu.

Şimdilik sustum.

Sadece şimdilikti. Daha sonra bu meseleyi konuşacaktık.

Liam konusu kapanmıştı. Asrın izin vermememe rağmen hızla içmeye devam etti. Sonuç olarak sarhoş olmuştu. Noah hariç diğerlerinin de ondan bir farkı yoktu. Hepsi kafayı bulmuştu. Ve ben de bu akşam yemeğinden hayli sıkılmıştım. Karımı da alıp gitmek istiyordum.

“Bu kadar yeter Asrın, otele dönüyoruz.” Dedim.

Beni kaba bir ses çıkartarak taklit edip güldü. Arkadaşları da ona gülmüştü. Benim için bardağı taşıran damla bu olmuştu. Sandalyemden kalkarak Asrın’ın kolundan tuttum ve ayağa kaldırdım. Gitmemek için direniyordu. “Gitmek istemiyorum bıraksana ya!” Ciyaklamalarını duymazdan geldim. Onu sırtıma atıp götürebilirdim ama karımı kimseye sunmak istemiyordum. O yüzden kucağıma aldım.

“Ferman!”

Kollarını boynuma dolarken arkadaşları kıkırdıyordu. Restorandan defolup gitmeden önce onlara döndüm ve akşamın başından beri yapmak istediğim şeyi yaptım.

“Bu arada, ben onun kocasıyım.” Dedim İngilizce olarak. Sarhoş oldukları için ne kadar idrak edebildiler emin değildim ama rahatlamıştım.

Asrın’ı kapıda bekleyen taksilerden birine bindirdim, yanındaki yerimi aldıktan sonra da şoföre otelin adresini verdim.

“Neden beni geri götürüyorsun? Daha yeni açılmıştım.” Dedi, gevşek ağzıyla. Ona bu kadar içme demiştim. Mırıldanmaya başladı, bu bir şarkıydı. “Onları uzun zamandır görmemiştim, buluşmamız iyi oldu değil mi?”

Cevap bekleyen ceylan gözleriyle bana baktı. Başımı sallayarak onu onayladım. Bakmaya devam etti, ben de ona bakıyordum tabii. Ela gözleri baygındı ama içinde ne barındırdığını anlayabiliyordum. Hayranlık… Asrın bana hayran olmuş gözlerle bakıyordu. Bin yıl düşünsem yine de aklıma gelmezdi. Göz bebekleri beğeniyle inceliyordu yüzümü.

“Çok yakışıklısın.” Dedi. Başını arkaya yaslamış, bir manzaraya dalar gibi bakıyordu. “Sana bir şey itiraf edeyim mi?” diye sordu. Başımı salladığımda eliyle ona doğru eğilmem için gel gel yaptı. Ben de kulağına eğildim. “Sen bu akşam biraz korumacı davrandın ya, çok hoşuma gitti.”

Bana kapalı gözlerimle bile görmeyi isteyeceğim bir gülümseme bahşetti. Utandı ve bir kar çiçeği gibi boynunu eğerek omuzuma yaslandı. Yüce rabbim şuracıkta canımı almak istese razı gelirdim.

Asrın’ın başını koyduğu omuzumdan başlayan bir sıcaklık tüm bedenime yayıldı ve hızla etkisi altına aldı beni. O rahat etsin diye biraz daha eğdim omuzumu. Usul usul nefes aldım, hareket etmedim. Eğer hareket edersem başını omuzumdan çekeceğini düşündüm. Neyse ki yol boyunca aynı pozisyonda kaldı ve ben de yıllardır ilk defa bu kadar huzurlu hissettim.

Otele döndüğümüzde yarı baygın ve yürüyemeyecek halde olan karımı yine kucağıma aldım. Asrın biz taksiden inerken uyanmıştı. Lobiden asansöre binene kadar şarkı mırıldandı. Kollarını boynuma sarmıştı. Sarhoş olmasaydı yine böyle sarılır mıydı merak ediyordum. Belki de bir gün bana öyle güçlü sarılırdı ki nefes almakta zorlanırdım.

“Hangi şarkıyı mırıldanıyorsun sen?” diye sordum, kuştan hafif bedenini taşırken.

“Bilmiyorum ki.” Dedi, kıkırdadı. “Az önce uydurdum.”

Sözleri beni güldürdü. Sarhoş değilken de bu kadar komik miydi bu kız?

Asansörden inerken boynuma sardığı kollarını sıkılaştırdı, durmama neden oldu. “Mardin’e dönmek istemiyorum.” Dedi. Yüzünü boyun girintime gömmüştü. “Ama burada da kalamam. Liam evlendiğimi öğrenmemeli.”

“Neden?”

“Çünkü Liam kötü bir adam. Senin aşiretinden de kötü.” Başını kaldırıp yüzlerimizi aynı hizaya getirdi. “Eğer burada olduğumu, seninle evli olduğumu öğrenirse beni bulur ve gitmeme asla izin vermez.”

Kalbim sıkıştı. Sanki koca bir el yüreğimi avunun arasına alıp sıkıyordu ve ben ilk defa böylesine endişeli hissediyordum. Onu kaybetme düşüncesi bir kurşun gibi bedenimi delip geçmişti. Ben onu kaybetmek istemiyordum, bu kadar geç bulmuşken olmazdı. Eğer Liam denen o adam onu benden almaya kalkışırsa büyük bedeller ödemeye hazır olmalıydı, çünkü Asrın’ı kimseye vermeyecektim. Karımı kimse benden alamazdı.

Tutulduğum o ceylan gözlerinin içine baktım ve bir kez söyledim.

“Seni kimse benden alamaz.”

Yüzü rahatlamış gibi bir hal aldı. Gülümsedi ve başını tekrardan boyun girintime yasladı. Ait olduğu yere.

Bölüm Sonu!

Uygulamayla ilgili ufak bir problem yaşadığım için bir gün geç atıyorum bölümü. Kusura bakmayın lütfen.

Bölüm sonu

8 yorum