İçeriğe geç

TOPRAK ŞEHİR

Bölüm 9 · 14 dk okuma

TOPRAK ŞEHİR

Bölüm 9

Dokuzuncu Bölüm

Asrın

Aradan geçen zamandan ve son zamanlarda yaşanan olaylardan sonra ailemle görüşmek beni rahatlatmıştı. Onları seviyordum. Beni hatalarımla kabul ediyorlar ve bunun için beni yargılamıyorlardı. Bana verecekleri en iyi tavsiyeleri veriyor, yanımda oldukları için kendimi değerli hissetmemi sağlıyorlardı.

Liam'la yaşadığım olaylardan sonra bana en büyük desteği onlar vermişti. Hem maddi hem manevi. Başımda oldukları için çok şanslıydım.

"İçsene kahveni kızım. Boğazından geçsin sıcak sıcak." Dedi annem.

Gönülsüzce kahvemden bir yudum aldım.

Sabah beni arayarak bir restoranın adresini vermişlerdi. Ben de hızlıca bir duş alıp kahvaltı bile etmeden çıkmıştım konaktan. Şimdi Sena da yanımızdaydı.

"Buraya gelirken bir sorun falan çıkardılar mı?"

Annemin sorusuyla başımı iki yana salladım. "Yok, sorun etmediler." Dedim. Hanım ağa bahanesini kullanmasaydım da kapıdan dışarıya çıkmama izin verirler miydi bilmiyordum ama sonuç olarak buradaydım.

"Dün biz gittikten sonra bir şey dediler mi?" diye sordu babam.

Tekrardan başımı iki yana salladım. "Onlar bir şey demediler, ben dedim. Anlattım her şeyi. Dilan'ın hamileliğini de söyledim."

"Oh, iyi yapmışsın." Dedi annem. "Çok iyi olmuş onlara, boş ver."

"Ferman'ın dedesi fenalaştı. Gerçekleri duyduktan sonra." Diye ekledim.

Sena sordu. "Bir şey oldu mu?"

"Bilmiyorum." Dedim omuzlarımı kaldırıp indirirken. "Kimse bir şey demedi, olmamıştır herhalde."

"Bırak şimdi onları." Dedi babam. "Sen dün niye zorla tutulma gibi bir durum yok, karı koca arasında olur böyle şeyler dedin bana ondan haber ver. Kızım sen değildin Ferman beni odaya kapattı, gelin beni kurtarın diyen? Biz konağa gelene kadar ne değişti?"

"Dedim baba ama sonra düşündüm." Omuzlarım düştü. "Dün akşam jandarmalara Ferman beni odaya kapattı dediğimde ne olacaktı? Jandarmalar Ferman'ı alıp götürecekler sonra yarın bir gün serbest bırakacaklardı. Kendi rızamla evlendim sonuçta değil mi?"

Başımı yana eğdim. "Bence hepimiz biliyoruz, boşanmama izin vermeyecekler. O yüzden kendimi kandırmanın alemi yok."

"Ne yapacaksın ya o zaman? Konaklarında oturup gelinleri mi olacaksın?" diye çıkıştı annem.

"Anne."

"Bana anne deme kızım! Ne kadar saçmaladığının farkında mısın? Bu kadar iyileşme kaydettikten sonra yeniden aynı şeyleri yaşamak mı istiyorsun sen?!"

Annem sesini yükseltmeyi sevmezdi ve şu an da pişmanlık duyduğuna yemin edebilirdim. Bu yüzden başını diğer tarafa çevirmişti.

"Ben iyiyim anne." Dedim. Benim için endişelenmesini anlıyordum. "Tekrardan aynı şeyleri yaşamayacağım."

Çok şey atlatmıştım. İyileşme sürecimde yanımda oldukları için her şeyi biliyorlardı ve benim için endişe etmekten geri durmuyorlardı. Haklılardı. Fakat bundan sonra kendim halletmek istiyordum.

"Ne yapmayı düşünüyorsun peki?" diye sordu Sena.

"Şimdilik bir şey yapmayacağım. İstedikleri oyunu oynamaya devam edeceğim ve fırsatını bulduğum ilk fırsatta boşanma davasını açıp buradan gideceğim." Bana inanmadıkları yüz ifadelerinden belli oluyordu. O yüzden onları ikna etmeye çalıştım. "Biliyorum benim için endişeleniyorsunuz ama ne zamana kadar her şeyi sineye çekip oturacağım? Ne zamana kadar sizden yardım alacağım? Artık bazı şeyleri kendim halletmek istiyorum. Kendim üstesinden gelmek istiyorum, lütfen bana kızmayın."

"Kızım biz sana niye kızalım?" diye sordu babam, masada bana doğru eğildi. "Biz senin aileniz kızım, tabii ki de bizden yardım isteyeceksin, biz de her zaman senin yanında olacağız... Bak yavrum, kendim üstesinden gelmek istiyorum diyorsan, tamam. Ama biz de yanında olalım."

"Ben zaten hiçbir yere gitmiyorum. Buraya taşınıyoruz." Dedi annem.

"Ne?"

Annem kollarını göğsünde bağlamış hala bana bakmıyordu. Babamla göz göze geldim. "Biz dün annenle etraflıca konuştuk, burada olmamız senin için daha iyi."

Sena'ya döndüm. Beni bu işe karıştırmayın der gibi başını iki yana salladı. İç çektim. Onların burada olması demek beni izleyebilecekleri, her hareketime karışabilecekleri anlamına geliyordu. Ben bu yüzden Amerika'da okumayı seçmiştim, özgür bir hayat kurmak için.

Bana güvenmiyorlardı. Ayaklarımın üzerinde durabileceğime inanmıyorlardı.

Tam itiraz edecektim ki telefonum çalmaya başladı. Bilmediğim bir numara ekranda görünüyordu. Açarak cevap verdim.

"Alo."

"Asrın?" dedi bir erkek sesi.

"Kimsiniz?"

"Numaramı kaydetmedin mi?"

Ferman.

Neden ona numaramı vermiştim ki? Bulduğu her fırsatta beni böyle arardı işte.

"Ne istiyorsun Ferman?"

"Neredesin, gelip alayım seni?"

"Niye?"

Merakla ne konuştuğumu bilmek isteyen ailem bana bakıyordu. Onlara önemsiz bir şey olduğunu yüz ifademle anlattım.

"Ardil'le Dilan konağa gelecek, el öpmeye." Dedi, göz devirdim. "Sen de gel, orada ol."

"Gelmiyorum, kendin git." Dedim ve telefonu yüzüne kapattım.

"Ne diyor?" diye sordu babam.

"Ardil'le Dilan el öpmeye konağa gidiyorlarmış, sen de gel diyor."

Annem bana döndü. "Daha şimdiden başladılar desene. Bitmez bunların istekleri, daha dur."

"Buradayım ya anne, gitmedim." Dedim. Fakat annem beni dinlemedi. Konaktakilerin beni kullanacaklarını, ezeceklerini düşünüyorlardı. Tıpkı Liam'ın yaptığı gibi ruhumu kopartacaklarını düşünüyordu. O an annemi haksız çıkartmayı çok istedim.

Aylar önce kendime bir söz vermiştim. Şimdi o sözü tuttuğumu kanıtlayacağım zaman gelmişti. Beni bir kez daha ezemeyeceklerdi. Buna izin vermeyecektim.

*

Bizimkilerle görüştükten sonra konağa geri döndüm. Ferman son telefon konuşmamızdan sonra beni aramamıştı. Umursadığımdan değildi elbette, aramamasına sevinmiştim bile ama normalde arayıp ısrar etmesi gerekmez miydi?

Ben konağa döndüğümde Ardil'la Dilan çoktan gitmişlerdi. Akşam yemeğine kadar odamdan çıkmadım ve akşam yemeğini Hatice'nin getirdiği tepsideki yemeklerden yemiştim.

Akşam erkenden yatmıştım, Ferman gelmemişti. Konakta olsaydı yemekten sonra gelirdi diye düşünmüştüm ama işi olmalıydı. Sabah zaten su sesine uyanmıştım. Ferman giyinmiş bir halde banyodan çıkmıştı, uyandığımı gördü.

"Günaydın." Dedi.

"Günaydın."

Ceketini ilikledikten sonra yatağın yanında durdu. Cebinden ufacık bir çakı çıkardığında anlık olarak geriye sıçradım. Sırtım yatak başlığı ile bir oldu, kalbim hızlanmaya başladı.

"Korkma." Demişti, bakışlarımı elindeki çakıdan yüzüne kaldırdım. Az önce korkuyla irkildiğimi fark etmişti. Kaşlarını çatarak sorguladı kendince.

"Ne yapıyorsun?"

Çakıyı avuç içine götürüp kesmeye başladı. Kaşlarını çatma sırası bendeydi sanırım. Kanı yatağı ıslatıyordu.

"Bunu neden yaptın?"

"Yengem birazdan gelip çarşafı isteyecek." Dedi, kanını akıtmaya devam ediyordu.

Biraz sonra ne demek istediğini anlamıştım. Anladığım gibi de yüzümü buruşturdum. "Bakire olup olmadığımı öğrenmeleri için mi?" Midem bulanıyordu sanırım. "Yuh artık."

"Adet böyle." Dedi, sesi soğuktu. Sanki o da bundan memnun değilmiş gibiydi.

"Ne iğrenç adetleriniz var sizin."

Ferman yeterince kan akıttığını düşünerek geri çekildi. Yine ceketinden çıkarttığı mendille önce çakıyı temizleyip yerine koydu sonra eline bastırdı.

"Tüm bu saçmalıkları yapmaya ne gerek var? Bakire olmadığımı bilmelerini istemiyorsun herhalde."

"Yatak odamızda olanlar sadece bizi ilgilendirir." Gözleri gözlerimdeydi. "İkimizi." Yatak odamız demişti. Sanırım beni rahatsız eden bu kelimeydi, gözleri değil. "Mecbur kaldığım için bu saçmalıkları yapıyorum. Keyiften değil."

Elindeki beyaz mendil kırmızıya boyanmıştı fakat o umurunda bile değilmiş gibi davranmış ve mendili ceketinin cebine geri koymuştu. Odadan çıkacağı sırada onu durdurdum.

"Bekle." Dedim, yataktan kalkarak çantama ilerledim. Islak mendil ve yara bandı çıkartarak yanına gittim. Elini avucumun içine alıp yaranın kenarını ıslak mendille temizledim. Ardından yara bandını boyuna doğru yapıştırdım.

Ferman'ın bakışları üzerimdeydi. Bakışlarımı kaldırarak çikolata rengi gözlerinin içine baktım. Bana değil de sanki kurtarıcısına bakıyor gibiydi. Bana olan hislerini göz ardı edecek değildim ama içinde bulunduğumuz durumu da unutmamam gerekiyordu.

"Çantanda yara bandı mı taşıyorsun?"

"Lazım oluyor." Dedim geri çekilirken.

Daha önce çok olmuştu...

"Asrın." Dedi. Ona döndüm. "Kahvaltıya gel."

Öyle bir söylemişti ki neredeyse ikna olacaktım. Fakat onlarla aynı sofrada oturmak istemiyordum. O da bunu biliyordu.

"Biliyorum, benden haz etmiyorsun, kendince sebeplerinde var ama onlar bu tavrını hak etmiyorlar. Senden tek istediğim biraz saygı göstermen. Bu odadan çıktıktan sonra aramızda yaşananları kimse bilmesin." Başını kapıdan tarafa çevirdi. "Ben şimdi gidiyorum. Sen de gel."

O gittikten sonra biraz düşündüm. O ve ailesiyle bir süreliğine burada yaşamak zorundaydım. Nereye kadar kaçabilirdim ki? Elbet bir gün onlardan biriyle yüz yüze gelecektim. Fakat Yiğit'in ölümü için beni suçluyorlardı. Can ciğer kuzu sarması gibi yaşayıp gitmeyeceğimiz belliydi yine de bir yerden başlamam gerekiyordu değil mi?

Dolaptan giyeceğim kıyafetlerimi çıkarttığım sırada kapım hızla açıldı. Korkuyla sıçradım.

Yiğit'in annesi kollarını göğsünde bağlayarak sanki kendi odasına giriyormuş gibi içeriye dalmıştı.

"Ne oluyor?"

"Çarşafı almaya geldim." Dedi, göz ucuyla yatağa bakıyordu. Resmen beni yok sayıyordu.

"Onu anladım." Dedim, gardırobumun kapağının kapatarak ona doğru yürüdüm. "Neden kapıyı çalmadan odama girdin?"

"Çalmam mı gerekiyordu?"

Pişkin ifadesi beni neredeyse güldürecekti, neredeyse! "Burası benim yatak odam. Benim yatak odama girerken kapıyı çalacaksın. Sana öğretmemişler, anlaşıldı."

"Bana bak."

"Bence sen bana bak." Dedim, üzerine doğru birkaç adım attım, tıpkı geçen gün bana yaptığı gibi. "Yasın var diye sessiz kaldım ama bana karşı yaptığın herhangi bir saygısızlıkta Ferman'la değil benimle uğraşırsın, anladın mı?"

Çarşafı üstün körü çıkartarak ona attım. "Şimdi çık odamdan. Bir daha da kapıyı çalmadan gireyim deme."

Sanırım karşısında onun bu pişkin tavırlarını sineye çeken bir kız bekliyordu ki daha şimdiden dişlerimi göstermem onu şaşırtmıştı. Güzel. Böylece bana karşı bir daha saygısızlık etmeyecekti.

O odadan çıktıktan sonra üzerimi değiştirdim. Saçlarımı toplayıp ben de odadan çıktım. Aşağıya indiğimde balkonda toplandıklarını gördüm. Ferman orada olacağımdan eminmiş gibi başını kaldırmış ve geldiğimi fark etmişti. Yüzündeki sevinç ve gurur ifadesi seyirlikti.

Ağır adımlarla yanındaki boş sandalyeye otururken başıyla beni takip etmişti. Sebebini bilmediğim bir utançla tabağımı doldurmaya başladım.

"Afiyet olsun gelin hanım." Dedi Ferman'ın dedesi.

"Siz de afiyet olsun." Başımı kaldırarak ona baktım. Hala adını bilmiyordum ve ben de bu fırsatı değerlendirmek istedim. "Sizin adınız ne?"

O an masadan gülüşmeler yükseldi. Yiğit annesi, halası ve bir kadın daha gülüşüyordu.

"Neden güldünüz? Yanlış bir şey mi söyledim? Burada Ferman ve Şeyma'dan başka kimsenin ismini bilmiyorum. Kimseyi tanımıyorum."

"Benim adım Mürsel." Dedi Ferman'ın dedesi. Daha sonra amcaları söze girdi. Sanırım en büyükleri Ferman'ın babasıydı ve ondan sonra Mustafa ve Serdar geliyordu. Mustafa amcanın karısı, yani Yiğit'in annesinin adı Zilan'dı. Ardından Serdar amcanın iki tane karısı olduğunu öğrendim. Büyük olanın adı Fehime'ydi ve küçük olan da Zişan'dı. Zilan'la kardeş olduklarını da söylemişti. Şeyma'nın annesinin adı da Gülay'dı, kocasının adı da Ziya. Sonra küçük ikizler kendilerini tanıttılar. Kendal ile Miran... Sanırım bu konakta en iyi onlarla anlaşacaktım.

"Memnun oldum." Dedim en sonunda.

Ne kadar memnun olabilirsem artık.

Kahvaltımı yapmaya devam ediyordum ki Zilan'ın sesiyle duraksadım.

"Geçmiş olsun Ferman." Dedi, çenesiyle Ferman'ın avuç içini işaret etti. O sırada Ferman tabağına domates alıyordu. "Avucuna ne oldu?"

"Dün ofisteyken kalem battı yenge." Diye yalan söyledi. Sesi soğukkanlıydı, usta yalancıydı tabii. "Başka sorun vardır?"

"Ne sorum olacak?" Sahte bir gülümseme sundu. Omuzunu silkti. "Öylesine sorduydum."

Öylesine sormuşmuş.

Anlamadık sanki.

O sıra telefonum çalmaya başladı. Cebimden çıkarttığım telefonun ekranındaki ismi okuyunca hızla masadan kalkarak aramayı yanıtladım.

"Bay Brown, nasılsınız?" diye sordum İngilizce de.

"Hiç iyi değilim Bayan Kaya." Sesi her zamanki gibi direk yutmuş gibi çıkıyordu. "Tam üç aydır kiramı alamıyorum, sanırım kirayı ödemeye pek de niyetiniz yok."

Kahvaltı masasından uzaklaşarak odaya çıkmaya başladım. Diğerlerinin konuşmamı anlamasa bile dinlemelerini istemiyordum. Özellikle de ben şekilden şekle girerken. "Olur mu öyle şey Bay Brown, elbette kiraya ödeyece-"

"Bana yalan söylemeyin Bayan Kaya. Bundan sonra bir sözünüze daha inanamayacağım. Bugün dairenizi boşaltıyorum, nakliyeci arkadaşlar birazdan burada olurlar. Gelip eşyalarını sokaktan alabilirsiniz."

"Bay Brown, bunu yapmayın lütfen. Ben şu anda yurt dışındayım, eğer şimdi uçağa binmiş olsam bile en geç akşama orada olurum. Lütfen eşyalarımı sokağa atmayın, size söz veriyorum yarın sabah onları kendim alacağım. Lütfen."

Sessizlik oldu.

"Peki." Dedi, içimden sevinç çığlıkları atmaya başladım. "Ancak yarın sabah 08:00'da burada olmazsanız eğer eşyalarınızı kapıda bulabilirsiniz. İyi günler."

"Çok teşekkür ederim. Söz-"

Telefon çoktan kapanmıştı.

Rahat bir nefes aldım. İki aydır kirayı geciktirdiğimi biliyordum da ne ara üç ay olmuştu onu anlamamıştım. Sanırım zaman düşündüğümden hızlı geçiyordu.

Bay Brown disiplinli ve katı bir adamdı. Kurallarla yaşayıp kalkıyordu. Ben o daireyi arkadaşlarım sayesinde bin bir uğraşlarla bulmuş ve tutmuştum. Evde hayvan beslemek ve parti yapmak yasaklarının arasından sadece birkaçıydı. Bu evi iyileşme sürecindeyken tuttuğum için tüm yasaklarını ve kurallarına uymuştum ama son bir yıldır çalışmıyordum ve birikimlerim de suyunu çekmişti. Ailemin yardım almak istememiştim çünkü bana yeteri kadar yardım etmişlerdi zaten.

Şimdi o daireyi boşaltmam ve eşyalarım için bir yer bulmam gerekiyordu.

Ferman

Azat'la Bawer'i yolcu ettikten sonra Dilan beni aramış ve el öpmeye konağa geleceklerini haber vermişti. Ben de Asrın'ı arayıp birlikte konağa geçelim demiştim ama gelmeyeceğini söyleyip telefonu yüzüme kapatmıştı.

Ailesiyle biraz daha vakit geçirmesi için onu bir daha arayıp rahatsız etmemiştim. Bir de itiraf etmek istemesem de telefonu yüzüme kapatmasına kırılmıştım. Benden nefret ediyordu.

Zaman dedim kendi kendime. Zaman bizim ilacımız olacaktı.

Dilan'ımı özlediğim için konağa tek gitmiştim. Onu görmek bana iyi gelmişti. Dedem bebek mevzusunu açıp tadımızı kaçırdığında gitmelerine yakın Dilan'la birlikte terasa çıktık. Burası bizim saklanma yerimizdi. Çocukken dedemin azarlarından kaçıp buraya çıkardık. Öfkesi geçene kadar da inmezdik aşağıya.

"Nasılsın Dilan'ım?" diye sordum, ikimizde önümüzdeki uçsuz bucaksız Midyat manzarasına bakıyorduk. "Sana iyi davranıyor mu?"

Dilan güldü, utanarak başını salladı.

"Sağlığına dikkat ediyorsun değil?" Tekrardan başını salladı. "Yarın doktora gidin, hatta ben de gelirim sizinle. Bebeğin durumunu bir öğrenelim bakalım."

"Gerek yok abi, biz Ardil'le gideriz."

"Olsun, ben de yanınızda olayım."

Uslu bir çocuk gibi başını sallayınca gözlerimin önüne küçük bir kız çocuğu olduğu zamanları geldi. "Özlemişim seni be güzelim." Onu kendime çekip sarıldım. O benim değerlimdi. Her şeyimdi. Onun mutluğu için her şeyi yapardım, yapmıştım da. Sadece, her şeyin farklı olmasını isterdim.

"Niye beni dinlemedin?"

Ses tonum bir sorudan çok hayal kırıklığı gibi çıkmıştı.

"Düştüm bir sevdanın pençesine abi." Dedi. Omuzlarını kaldırıp indirdi. "Ne bileyim işte, bana kıyarsın sandım."

"Ben sana nasıl kıyarım Dilan'ım, o nasıl söz?" Onu kendime çekip yüzü avuçlarımın arasına aldım ve anlaması için eğildim. "Ben seni şu iki gözümden sakınıyorum, nasıl kıyayım sen söyle."

Utanarak bakışlarını eğdi.

"Affet beni abi." Ağlamaya başlamıştı bile. "Kendi sevdam uğruna hem seni hem de Asrın'ı ateşe attım. Ne olur affet beni abi."

Islanan kirpiklerini silip onu kendime bastırdım. Kara saçlarını okşayıp onu sakinleştirdim. "Şştt. Ağlama güzelim." Elim sırtını sıvazladı. "Affedilecek bir durum yok ki kızım. Sen olmasaydın de dedem eninde sonunda beni evlendirecek birini bulurdu."

Bu doğruydu işte. Eski karımın yasını tutmak da bir yere kadardı.

Dilan'ın hala burnunu çektiğini duyunca onu omuzlarından tutarak geriye çektim. "Ağlama dedim. Sen nasıl anne olacaksın böyle, sulu göz. Durmadan ağlıyor musun bakayım?"

"Ya abi ne alakası var?"

Burnunu çeke çeke gülümsedi. O gülümseme için yaşıyordum. Kız kardeşimin yüzündeki ufak bir tebessüm için bile dağları delerdim.

Ardil'le Dilan gittikten sonra ben de işe döndüm. Düğün cenaze derken işleri boşlamıştım, akşam yemeğinden sonra anca varmıştım eve. Ben odaya girdiğimde Asrın uyuyordu. Öyle güzel uyuyordu ki tüm hayatım boyunca onu izlemek gibi bir his doğdu içime. Sonra uyanır da bana tekrardan bir tokat geçirir diye geri çekildim ve kendi yatağımı yaparak uykuya daldım.

Ertesi sabah dedemin üsteleyip durduğu şu kanlı çarşaf meselesini halletmek istediğimde Asrın'ın korkarak geriye çekilmesiyle neye uğradığımı şaşırdım. Ürkek bakışları elimdeki çakıdayken göz bebekleri titremişti.

Korkmuştu.

Elimdeki çakıdan korkmuştu.

Çantasında yara bandı taşıyordu.

Bu kızı dövmüşlerdi... Ufacık çakıdan korkacak, her zaman tedbirli davranmasına neden olacak kadar üzmüşlerdi onu. Kim? Niye? Kim yapardı bunu ona? Ben ona bakmaya kıyamazdım ki anlar da yüreğim incinir diye... Ona kim elini kaldırırdı?

Ona bu hainliği kimin yaptığını bulacaktım? Fakat ondan önce aramıza ördüğü o duvarları yıkmam gerekiyordu.

Avucumdaki yarayı sarmasıyla bu ihtimal pek de uzak değildi sanırım.

Onu odada bırakıp kahvaltıya indiğimde dedem tek olduğumu gördü. "Yine gelmiyor mu gelin hanım?"

"Gelecek dede."

"Sen bu kızla konuşmadın? Evlendiniz siz artık, o kız bu konağın hanım ağasıdır. Bundan sonra bir hanım ağaya yaraşır şekilde hareket edecek."

"Gelecek dedim dede."

Demiştim demesine ama gelecek miydi?

Dedem bir yerde haklıydı. Ben istemediğim bir sorumluluğu omuzlarıma yüklenmiştim ama ondan benimki gibi bir fedakârlığı bekleyemezdim. Onca şeyden sonra bu çok fazlaydı. Yine de... Biz evlenmiştik, yalnız kaldığımızda bana istediği kadar nefretini kusabilirdi ama başkalarının yanında özellikle de konakta her şey yolundaymış gibi davranmasını istiyordum ondan. Çok şey istiyordum, çok.

İştahım kaçmıştı. Masadan kalkıp gitmeyi düşünüyordum ki başımı çevirip gelene baktım.

Karıma.

Giydiği kot pantolonundan yeşil bluzuna kadar süzdüm onu. At kuyruğu yaptığı saçlarıyla ortaya çıkardığı yüzünü inceledim, melek yüzlüydü benim Asrın'ım. Gelmişti. Konaktakilere yüzümü eğdirmemişti.

O telefon çalana kadar her şeyin iyi gittiğini düşünmüştüm. Bu Bay Brown kimdi, neyin nesiydi bilmiyordum ama Amerika'dan tanıdığı biri olduğu kesindi. Bir de gülümseyerek açmıştı telefonu.

Göğsümde kabaran kıskançlığı yerine itmeye çalıştım ancak başarılı olamadım. Asrın da gittiği yerden gelmemişti zaten. Bizimkilerin ağzına laf vermeden peşinden gittim. Odaya girdiğimde valizini topladığını görünce kalbim göğüs kafesimde çırpınmaya başladı.

"Nereye gidiyorsun?"

"Amerika'ya." Dedi, başını bile kaldırmadan çantayı doldurmaya devam etti.

"Asrın."

"Amerika'daki ev sahibim aradı." Dedi, yaptığı şeyi bırakıp başını kaldırdı. "Birkaç aydır kirayı geciktiriyordum, gelmezsen eşyalarını sokağa atarım dedi ve gerçekten bunu yapar Ferman. Onu tanımıyorsun, o daireyi bile zor tuttum. Arkadaşımdan rica ettim, şimdilik bana bir depo ayarlayacak ama gidip başlarında durmam lazım. Önemli eşyalarım var."

"Tamam, birlikte gideriz." Dedim.

Şaşırdı. "Senin pasaportun var mı ki?"

Beni her fırsatta aşağılaması ağrıma gidiyordu ama ses etmedim. "Bir kere gitmiştim Amerika'ya, var yani." Dedim, bakışlarımı kaçırmadım. "Seni yalnız gönderemem hem. Kaçtığını sanırlar, bir de bununla uğraşmayalım."

Onu tek başına Amerika'ya gönderirsem ne gavatlığım kalırdı ne pezevenkliğim. Bu nasıl ağa, tek başına karısını Amerikalara gönderiyor diye arkamdan konuşurlardı, Asrın'ın bu zamana kadar Amerika'da tek başına yaşamış olması de bir şey değiştirmezdi.

Bir de ya geri dönmezse diye düşünmek istemiyordum. Onunla gitmem en hayırlısı olacaktı.

"Konaktakilere balayına gidiyoruz deriz. Kaç gün kalacağız?"

"Bir gün kalıp geleceğiz." Dedi omuzlarını kaldırıp indirirken.

"Tamam, ben Hatice'ye söylerim ikimizin de valizlerini yapar. Sen gel, kahvaltını yap. Aç açına o kadar yol gidilmez."

"Geç kalmayalım ama?"

"Kalmayız, gel haydi."

Asrın'la beraber kahvaltıya geri döndük. İçimde tuhaf bir heyecan baş göstermişti. Bu bir günlük Amerika tatili belki de bize çok iyi gelecekti. Aramızdaki duvarları yıkmak için iyi bir fırsat olacaktı. Buna inanmayı çok istiyordum.

Bölüm Sonu!

Bakalım Amerika'da bizi ne gibi sahneler bekliyor ;)

Bölüm hakkındaki yorumlarınızı buraya alabilirim.

Yorum yapmadıysanız yapmanız, oy vermediyseniz vermeniz rica olunur.

Bölüm sonu

6 yorum