İyi Okumalar 🦋
______________
~Dün gece~
Kanının her damlasını donduran buz mavisi olan koridorda yürüyordu. Başı dik, bakışları kendinden emin ve korkusuzdu. En son bu koridorda yürürkenkinin aksine...
Onu arkasından takip eden muhafızlar, bir saniye bile bakışlarını kadının üzerinden almıyor, her adımını takip ediyorlardı.
Glacien sarayının taş duvarları gece yarısı ay ışığıyla parıldarken, ağır kapılar Hyesu'nun geçişi için açıldı. Gümüşi beyaz duvarlar, buz gibi bir soğukla yankılandı içten içe. Uzun yıllar sonra bu topraklara yeniden adım atmak, göğsünü sıkıştıran bir yük gibi çöktü üzerine. Her adımı, geçmişin izlerine basıyordu sanki.
Omuzları dikti, başı gururla yukarıdaydı. Artık yalnızca Hyesu değildi o, kutsal ruhun annesi, dört krallığın geleceğini taşıyan omeganın annesiydi.
Koridorların serinliğinde ilerlerken, içini yakan anılar yavaşça zihnine sızdı. Bu duvarlar arasında yapayalnız kalışını, gözyaşlarını saklamak için gece uyanışlarını, kralın emirleriyle aşağılanışını hatırladı.
Karnındaki Felix'le, karla kaplı bahçelerde nefes nefese kalıp ağladığı geceler... Ama şimdi orada ağlamaya gelen kadın değil, mücadeleyle dimdik duran bir anne vardı.
Derken, bir köşe dönerken buz gibi bir ses yankılandı.
"Gece yarısı ziyaretçileri... senin için alışık olduğun bir durum değil mi?"
Kraliçe Mina, dimdik duruyordu. Sarayın soğukluğu bile onun ifadesinden daha katı değildi. Gözleri Hyesu'yu süzdü, ama Hyesu bir an bile bakışlarını kaçırmadı. Gözlerinde bir korku değil, yılların içinde bilenmiş bir sabır ve meydan okuma vardı.
"Kraliçem." dedi bayan Lee alayla, başını eğmeden.
Mina'nın kaşları çatıldı. Aldatıldığı kadının iyi bir durumda karşısında dimdik durmuş oluşunu izlemek onu sinir ediyordu. Kan donduran bakışlarıyla Hyesu'nun arkasında dikilen muhafızlara işaret verdi.
"Saygılı davranmayı, önümde diz çöküp yalvarmayı ne kadar da çabuk unutmuşsun."
İki iri yapılı muhafız hemen Hyesu'nun omuzlarından bastırarak onu diz çöktürmeye çalıştı.
Hyesu karşı koymadı, karşı koymaya çalışmadı bile. Çünkü iki alfaya gücü yetemezdi ama başını da asla eğmedi. Dirseğini geriye alıp muhafızların ellerini savuşturmaya çalışırken, sesi net ve kararlı çıktı.
"Ben eğilmem. Hele senin gibi birinin önünde asla."
Mina bir adım yaklaştı. "Kocamın etrafında ne kadar dolandığını biliyorum. Bir daha yaklaşmayı tekrar aklından geçirirsen sonuçlarına katlanırsın."
Hyesu acı bir tebessümle baktı kadına.
"Merak etme. Ben onun peşinde koşmuyorum. Aksine, kocan peşime düştüğünde ne kadar iğrendiğimi her defasında ona anlatmak zorunda kalmak... tahmin edemezsin."
Kraliçenin gözleri öfkeyle parladı ama bir şey söylemeden kenara çekildi. Çünkü bu kadını tanıyordu ve ona asla karşı gelemeyeceğini biliyordu. Zaten onu da sinir eden buydu, basit bir vatandaştan daha güçsüz olmak. Hyesu, duraksamadan ayağa kalktı ve sarayın içlerine doğru ilerledi.
Büyük meşalelerin aydınlattığı görkemli taht salonuna girdiğinde, Kral Jake onu bekliyordu. Sarayın eskisi gibi koktuğunu düşündü bayan Lee. buz, metal ve ihanet kokusu. Jake'e bakmadı. Gözleri, döşemeye kazınmış eski Glacien amblemini izledi.
Kral çok beklemeden soğuk sesiyle sessizliği böldü.
"Kalp çiçekleri... filizlenmeye başladı."
Bir an, zaman durdu. Hyesu gözlerini kırpmadan tahtın karşısında durdu. Kalbi hızlandı. Demek ki... Felix hamileydi. Onun bebeği... gerçekti. Ama bunu belli etmedi. Şaşkınlığını belli etmedi, zaten bunu bildiğini göstermeye çalıştı karşısındakine.
"Beni neden çağırdın?"
Kral, tahtından kalkmadan konuştu. Karşısındaki kadın ile yıllar önce krallıktan kovduğu kadının aynı kişi olmadığını biliyordu.
"O çocuk doğduğunda, ortadan kaybolacaksınız. Yoksa ikinizi de öldürürüz. Bu kadar basit."
Hyesu bir an sessiz kaldı. Sonra kısık ama sağlam bir kahkaha attı. Öyle bir kahkaha ki buz duvarları ısıtacak kadar ateşli ve güçlü.
"Ne kadar çaresiz olduğunu görmek çok komik."
"Felix'i kimse bil-"
Heysu kralın konuşmasına izin vermeden onun cümlesini yarıda bırakarak daha yüksek ses tonuyla konuştu.
"Evet," diye kesti Hyesu. "O senin gayrimeşru çocuğun. Ama aynı zamanda artık bir Ignis Prensi. Dört krallığın birleşme noktası. Senin küçük krallığının gölgesine sığmaz artık. Hele senin korkularına hiç."
Jake ayağa kalktı, sinirli bir şekilde yaklaştı kadına. Sinirli gözükmeye çalışarak içindeki korkuları bastırıyordu.
"Felix öğrenildiği an ikinizi de öyle bir öldürürüm ki kimsenin ruhu bile duymaz."
Hyesu, kralın bitiremediği mesafeyi emin adımlarıyla kapatarak dimdik dikildi karşısında.
"Sen oğlundan korkuyorsun, Jake. Çünkü onun varlığı, senin gibi adamları tarihin çöplüğüne gönderir. Felix artık tek bir krallığın çocuğu değil. Ve ben... artık buraya diz çöken o hamile kız değilim."
Kral tehdit dolu bir bakışla daha da yaklaştı karşısında dikilen kadına doğru. Onun korkusuz bakışlarının aksine kralın bakışlarının ardında sadece korku vardı.
"Seni buradan canlı göndermem."
Ama Hyesu tereddüt etmeden elini kaldırdı ve Jake'in yüzüne sert bir tokat indirdi. Tokat salonun taş duvarlarında yankılandı. Ardından sessizce fısıldadı, onca bağrışmanın ardına küçük, sessiz fısıltılarla susturdu koskoca kralı.
"Bu... o hamile kıza yaptıkların için."
Jake öfkeyle geriye sendeledi. Ama Hyesu bir saniye daha durmadı. Onu hamile bırakıp, sonra kimsesiz bir durumda karısının korkusundan dışarı atan kişinin gözlerine son bir kez soğuk bir bakışla baktı ve son sözlerini söyleyerek, sırtını dönüp saraydan çıktı.
"Felix, Glacien'in varisi, İgnis'in varisini karnında taşıyor en önemlisi de dört krallığın kutsal gücüne sahip. İt gibi korkuyorsun tutunup kaldığın tahtının senden alınmasından."
Artık yalnızca kendisi için değil, oğlu ve torunu için ayaktaydı. Hemen bir at arabasına bindi İgnis'e ulaşabilmek için. Çünkü güvende olduğu tek yer artık orasıydı.
Çünkü... artık her şey daha büyük bir savaşın parçasıydı. Ve bu savaşta Hyesu, sessiz bir kurban değil, ayağa kalkmış bir anneydi.
...
Felix, yorgun bir şekilde esneyerek gözlerini ovaladı ve yatakta gerinerek kısıkça açtı gözlerini. Hala ateşi olduğunu hissediyordu, üzerindeki halsizliğin farkındaydı.
Etrafına bakındığında yatağın kenarında dizleri üzerine çökerek başını yatağa yaslayıp uyuyan Hyunjin'e baktı. Anlaşılan dün geceden sonra hasta olmuş ve alfasını endişelendirmişti.
Tatlı bir şekilde gülümseyerek elini yatağın kenarında uyuyan eşinin saçlarına daldırdı ve siyah tutamları okşadı.
Hyunjin zaten diken üzerinde uyuduğu için hissettiği dokunuşla hemen başını aceleyle kaldırarak omegasıma baktı. Onun uyanık olduğunu gördüğünde bir hışımla ayağa kalktı ve elini onun alnına yasladı.
H: "İyi misin çiçeğim? Nasıl hissediyorsun kendini?"
Alfasının panik haline şaşıran beden utangaç bir şekilde alnına yaslı olan büyük eli kendi eliyle tuttu. Konuşacak hali bile yoktu.
F: "İyiyim. Biraz yorgunum"
Hyunjin rahat bir nefes vererek küçüğünün elini kendi elininin içine alarak dudaklarını götürdü ve öpücük bıraktı.
F: "Çok mu ateşim var? Her yerim ağrıyor gibi hissediyorum"
Felix, dudaklarını büzerek konuştuğunda Hyunjin eğilerek büzülmüş dudaklara hemen hızlı bir öpücük bıraktı.
H: "Ateşini zor indirdik güzelim. Hemen bir şeyler yemen gerekiyor ilaç içmek için yoksa.."
Alfa cümlesini durdurarak bir süre öylece ona masumca bakan gözlere baktı. Felix'in buna nasıl tepki vereceğini bilmiyordu, bu yüzden korkuyordu...
H: "Yoksa yüksek ateşten bebeğimize de zarar gelebilir"
Omega gözlerini irice açarak baktı alfasının yüzüne. Duydukları üzerine kocaman bir ağırlık gibi çökmüştü, eziliyor gibiydi. Kısacık bir cümle sanki onun hayatını bitirmiş gibi hissediyordu.
Sanki her şey bitmişti.. her şeyini Hyunjin'i bile kaybetmiş gibi hissediyordu. Dolu gözlerini kırpıştırarak küçük elini sert bir şekilde Hyunjin'in elinden uzaklaştırdı ve aceleyle yataktan destek alarak doğruldu.
Yatakta oturuyor olsa bile ani hareketi yüzünden başı dönmüştü ama bunu bile umursamıyordu. Duyguları karmaşıktı, o kadar karmaşık ki kendisini eşine bile anlatamıyordu.
Gözlerinden yaşların akmasına izin verdi. Hyunjin onu endişeyle izlerken küçük beden titreyen dudaklarını araladı bir şey söylemek için ama sonrasında bakışları odanın açılan kapısına kaydı.
Annesini gördüğünde hissettiği duygular daha da karmaşık hale, gözyaşları daha da şiddetli duruma geldi. Küçük bir bebek gibi kollarını annesine doğru açtığında bayan Lee bir saniye bile beklemeden koştu oğluna sarılmak için.
Felix, annesine sıkıca sarılıp hıçkırıklar içinde ağlarken alfa da içten ağlıyordu. Felix'in böyle bir tepki vermesini istemiyordu tabii ki, şimdi işler onun için de zor bir duruma gelmişti.
Küçüğünün ondan uzaklaştığını hissetmek alfasını daha da kontrol edilemez duruma getiriyordu...
______________
Bu bölüm kilit noktaydı...
Felix'in Glacien omegası olduğunu birkaç kişi anlamıştı zaten ehehehehhe




