İçeriğe geç

The House Of Noctivis

Bölüm 8 · 6 dk okuma

The House Of Noctivis

Bölüm 8

Bölüm 7 — Uyurgezer

Veilmoor geceleri farklı nefes alıyordu.

Gündüzleri taş kulelerin arasında yankılanan öğrenci sesleri, açılıp kapanan kapılar ve yemek salonunun uğultusu vardı. Akademi yaşlı ama düzenli bir okul gibi görünürdü.

Geceleri ise…

Sanki o düzen yalnızca ince bir örtüden ibaretti.

Liora bunu ilk fark eden kişi değildi.

Ama son zamanlarda bunu daha yoğun hissetmeye başlamıştı.

Yatakhanesine döndüğünde hava çoktan kararmıştı.

Ophelia yatağının üzerinde bağdaş kurmuş oturuyor, ertesi gün teslim etmesi gereken ödevi son dakikada yetiştirmeye çalışıyordu.

“İnsan olmanın tanımını iki sayfada açıklamamızı istemeleri gerçekten komik,” diye söylendi, mürekkep lekeli parmaklarıyla saçlarını toplarken. “Yüzyıllardır filozoflar çözememiş. Ben mi çözeceğim?”

Liora üniformasının düğmelerini açarken hafifçe gülümsedi.

“Sen çözersin.”

“Bunu benim özgüvenimi artırmak için mi söylüyorsun?”

“Hayır.”

Ophelia ona baktı.

“Bu daha güzel.”

Liora yatağına oturdu.

Kaslarının içine işleyen bir yorgunluk hissediyordu.

Fiziksel değildi; son günlerde zihni hiç susmamıştı.

Sorular, yüzler, cümleler.

Damien’ın sesi.

“Hiç tanımadığın birini özledin mi?”

Yastığı düzeltti.

“Peki sen?” diye sordu Ophelia aniden.

“Neyi?”

“Profesörün sorusunu.”

Liora ona baktı.

“Seni insan yapan şey ne?”

Bir süre düşündü.

Sonra başını iki yana salladı.

“Bilmiyorum.”

Ophelia bu kez cevap vermedi.

Sadece onu uzun uzun inceledi.

“Dinlen biraz,” dedi sonunda. “Sana iyi gelmiyor.”

Liora sessizce yatağına uzandı.

Dışarıda yağmur yeniden başlamıştı.

Damlalar pencereye vuruyordu; camın üzerinde ince tırnaklar gezdiriliyormuş gibi kesik kesik, sabırsız bir ses bırakıyorlardı.

Gözlerini kapattı.

Bir ara Ophelia’nın kaleminin kâğıt üzerindeki hışırtısını duyduğunu sandı; kuru yaprakların birbirine sürtünmesini andıran o tanıdık ses, odanın güvenli sıcaklığını ayakta tutan son şey gibiydi.

Sonra o ses de değişti.

Yağmurun ritmi bozuldu; damlalar aynı yere düşmüyor, duvarların içinden geliyor gibiydi. Sanki taşların arasında gizli boşluklar açılıyor, görünmeyen odalarda su damlıyor ve akademinin kemikleri gece boyunca usulca çatırdıyordu.

Bir eksikti.

Liora gözlerini açtığını düşündü ama tavanı seçemedi.

Yatağın ağırlığı sırtının altından çekiliyor, yerine sert ve buz gibi bir yüzey yerleşiyormuş hissi yayılıyordu. Çarşafın yumuşak dokusu kaybolmuş, tenine pütürlü taş benzeri bir soğukluk değmeye başlamıştı.

Parmaklarını oynatmak istedi; hareket edip etmediğinden emin olamadı. Ellerinin nerede başlayıp nerede bittiğini ayırt etmek zorlaşıyor, bedeninin sınırları duyusuzlaşıyordu.

Bir an, birinin yatağının ucunda durup onu izlediğine dair keskin bir kesinlik hissetti.

Bakmadı.

Bakarsa gerçekten orada olacağından korktu.

Nefesini tuttu.

Kimin nefesini duyduğunu ayırt edemedi. Kulağının dibindeki soluk bazen kendi göğsünden yükseliyor, bazen yatağın altındaki dar boşluktan geliyormuş gibi yankılanıyordu; yavaş, nemli ve yabancı.

Ve sonra hiçbir şey kopmadı, hiçbir şey başlamadı; yalnızca bulunduğu yerin ne olduğunu hatırlayamaz hale geldi. Odanın şekli, yatağın kenarı, kendi adı bile zihninden sessizce silinmeye başladı.

İlk başta rüya gördüğünü anlamadı.

Veilmoor’un koridorlarında yürüyordu.

Ama bir şeyler yanlıştı.

Tavanlar daha yüksekti; taş duvarlar hafifçe genişleyip daralıyor, pencerelerin yerini sonsuza uzanıyormuş hissi veren kemerler alıyordu. Koridor genişlediğinde hava ağırlaşıp ısınıyor, daraldığında tenine kuru ve keskin bir soğuk çarpıyordu.

Ayak sesleri yankılandı.

Liora durdu.

Yankı durmadı.

Bir başkasının ayak sesleri vardı; yavaş, ölçülü, onun ritmine kusursuzca uyum sağlayan. Taş zemine değen her adım tok bir sesle geri dönüyor, koridorun boşluğunu dolduruyordu.

Arkasına döndü.

Kimse yoktu.

Koridor boştu, soğuktu; taşların arasından yükselen nem kokusu boğazına doldu. Parmak uçları uyuştu, nefesi dudaklarının önünde görünmeyen bir buğuya dönüştü.

Yeniden yürümeye başladı.

Ayak sesleri de onu izledi.

Her adımda biraz daha yakın.

Liora nefesini tuttu ve bu kez koştu.

Koridor uzadı, kapılar çoğaldı.

Bazıları duvarlara gömülüydü.

Bazıları tavanda asılı duruyordu.

Kimilerinin üzerinde isimler vardı, kimilerindeki yazılar kazınmıştı.

Bir kapının önünden geçerken kendi adını gördüğünü sandı.

Durdu.

Geri döndü.

Taşın üzerine oyulmuş harfler bulanıklaştı.

L…

Sonrası yok oldu.

Koridorun sonundan bir tıkırtı yükseldi.

Bir şey taş zeminde sürükleniyordu; yavaş, düzenli, tırnak sesini andıran ısrarcı bir ritimle. Ses, çenesinden dişlerine doğru yayılan ince bir titreşim gibi bedenine işliyordu.

Liora geriye çekildi.

Duvarlardaki meşaleler birer birer söndü.

Koridoru aydınlatan son ışık çizgileri de kayboldu. Gözleri boşuna seçmeye çalışıyor, havanın serinliği omuzlarına daha belirgin çöküyordu.

Nefes alışını duyabiliyordu.

Sonra…

Bir ses.

Çok uzaktan.

Önce birinin ağladığını sandı.

Hayır.

Güldüğünü.

Hayır.

Birisi adını söylüyordu.

“Liora…”

Ses çatlak çıkıyordu.

Tanıdıktı.

Tanımadığı kadar tanıdık.

“Liora…”

Bir el tam omzuna dokundu.

Parmakların baskısı insan sıcaklığından yoksundu; serin, katı ve tartışılmaz bir gerçeklik taşıyordu.

Liora çığlık atarak gözlerini açtı.

Karanlık.

Nefesi düzensiz, kalbi göğsünü acıtacak kadar sert çarpıyordu.

Birkaç saniye boyunca yatakhaneyi görmeyi bekledi.

Ophelia’nın yatağını.

Pencereyi.

Ay ışığını.

Ama…

Hiçbiri yoktu.

Liora doğruldu.

Bulunduğu yer taş bir koridordu.

Soğuk ve nemliydi; hava ağır, duvarlar yosun kokuluydu. Islak taşın keskin kokusu ciğerlerine doluyor, her nefes alışında dilinin üzerinde paslı bir tat bırakıyordu.

Koridorun ucundaki paslanmış fener titrek bir ışık yayıyordu. Solgun alev, taş duvarların girintilerini kısa anlarla görünür kılıyor, ardından yeniden belirsizleştiriyordu.

Bir süre hareket edemedi.

Sonra yavaşça ayağa kalktı.

Ayaklarının altında çıplak taş zemini hissetti. Taşın soğuğu ayak tabanlarından yukarı tırmanıyor, kaslarını istemsizce geriyordu.

Üzerinde hâlâ yatak kıyafetleri vardı.

Nefesi kesildi.

Bu mümkün değildi.

Yatakhanesinde uyumuştu.

Peki şimdi…

Neredeydi?

Koridorun sonuna doğru birkaç adım attı.

Sonra onu gördü.

Kapıyı.

Hayır.

Bir kapıdan fazlasını.

Siyah demirle güçlendirilmiş devasa taş bir kapı.

Üzerine oyulmuş mühürler zamanla aşınmıştı.

Kimi kırılmış, kimi çatlamıştı; bazılarıysa hâlâ soluk bir ışıkla titreşiyordu. O titreşim düzensiz aralıklarla güçlenip zayıflıyor, göz ucuyla bakıldığında canlı bir ritim izlenimi bırakıyordu.

Liora’nın boğazı kurudu.

Kapının önünde durdu.

İçgüdüleri ona geri dönmesini, koşmasını, yardım çağırmasını söylüyordu.

Tam o anda—

Tık.

Dondu.

Kapının ardından ses gelmişti.

Tık.

Sanki içeride biri parmaklarını taş yüzeye vuruyordu.

Tık. Tık. Tık.

Düzenli.

Sabırlı.

Bekleyen.

Her vuruşun ardından koridor biraz daha sessizleşiyor, o sessizliğin içinde Liora kendi kalbinin sesini bile yabancı bir şeye aitmiş gibi duyuyordu.

Liora geriye bir adım attı.

Dirseği koridordaki eski fenere çarptı.

Metal hafifçe sallandı.

Çın.

Ses küçüktü.

Ama zindan sessizdi.

Öyle bir sessizlikti ki, insan kendi yutkunuşunu bile bir ihanet gibi duyuyordu.

Liora’nın kanı çekildi.

Çünkü birkaç saniye sonra uzaklardan başka bir ses yükseldi.

Bot sesleri.

Yaklaşan.

Disiplin muhafızları.

Nefesi sıkıştı.

Ne yapacağını bilemeden geri çekildi.

Kapının ardından gelen tıkırtılar kesilmişti.

Koridordaki bot sesleri ise giderek yaklaşıyordu; ağır, kararlı ve kaçınılmaz. Taş zeminden yükselen titreşimler ayak bileklerine ulaşıyor, yaklaşan adımların ağırlığını bedeninde hissettiriyordu.

Liora hareket etmek için döndüğü anda—

Bir kol aniden beline dolandı.

Beklediğinden daha hızlı, ürkütücü bir kesinlikle görüş alanının dışına çekildi.

Sırtı taş duvara çarptı.

Taşın pürüzlü yüzeyi kürek kemiklerini acıttı; duvarın içine işlemiş nem, ince kumaşın ardından tenine buz gibi yayıldı.

Bir el ağzını kapattı.

Sıcak.

Güçlü.

Kararlı.

Avucun sertliğiyle birlikte tanımlayamadığı bir tanıdıklık hissi de geldi; parmakların yerleşme biçimi, onu sustururken gösterdiği ölçülü kuvvet, sanki bunu daha önce de yaşamış gibi içini ürperten bir his.

“Ses çıkarma.”

Fısıltı kulağının hemen dibinde eridi.

Alçak.

Keskin.

Neredeyse bir nefes kadar yakındı.

Kelimelerden çok, sesin boğuk titreşimi tenine değdi. Kulak memesinden boynuna doğru yayılan o titreşim, istemsizce tüylerini diken diken etti.

Liora o sesi tanıdığını düşündü.

Bir anlığına.

Sonra emin olamadı.

Kendisini tutan kişinin nefesi boynunun kıvrımına çarptı; yavaş, kontrollü, ama fazla yakından. Soğuk koridorun içinde o sıcaklık rahatsız edici bir şekilde belirgindi; insan tenine ait tek işaret gibi.

Eli hâlâ ağzının üzerindeydi. Tutan kişi onu hiç tereddüt etmeden göğsüne çekmişti. Öyle sıkı değildi canını yakacak gibi hiç değildi.

Ama öyle kararlıydı ki kurtulmayı düşünmek bile anlamsız geliyordu.

Liora’nın sırtı sert göğsüne dayanıyordu; her nefes alışında arkasındaki bedenin kontrollü yükselişini hissedebiliyordu. Nefesi kulağının hemen yanında, düzenli ve sakindi. Yalnızca kulağının dibindeki düzenli nefesi ve üzerine sinmiş o temiz kokuyu alabiliyordu. Yağmurdan sonra sessizleşen bir orman gibi kokuyordu; ıslak toprak, çam iğneleri ve gece soğuğunun keskin ferahlığı.

Muhafızların ağır adımlarına rağmen nefesinin ritmini bozmuyordu.

Oysa Liora’nın kalbi kaburgalarını kıracakmış gibi çarpıyordu.

Ağzını kapatan elin sıcaklığı tenine işlemişti.

Başparmağı yanağının kenarına değiyor, diğer parmakları çenesinin altında sabit duruyordu.

Hiç kıpırdamadı.

Yoksa kıpırdayamadı mı, bilmiyordu.

Disiplin muhafızlarının siyah siluetleri görüş alanından geçti.

Ve mühürlü kapının önünde…

Durdu.

Koridor nefesini tuttu.

Bir muhafız yavaşça başını kaldırdı.

Çatlamış mühürlerden biri, karanlığın içinde ansızın daha parlak titreşti.

Sonra kapının ardından tek bir ses yükseldi.

“Vale.”

Muhafızın eli kılıcına gitti. Arkasındaki gölge başını ona çevirdi.

Ve fener söndü.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.