Muhafızların bot sesleri koridorun taş zemininde yankılanırken, Liora nefes almaya bile cesaret edemiyordu.
Onu arkasında tutan beden kıpırdamadı.
Eli hâlâ ağzının üzerindeydi.
Bir.
İki.
Üç.
Muhafızlardan biri durdu.
“Bir ses duydum.”
Liora’nın kalbi boğazına kadar yükseldi.
Kendisini tutan kişinin kolu belinde hafifçe gerildi.
Bekle.
Kıpırdama.
Kısa bir sessizlik oldu.
“Burada kimse yok.”
Bot sesleri yeniden hareket etti.
Ağır.
Ölçülü.
Uzaklaşmaya başladılar.
Liora tam nefes alacakken, arkasındaki kol belini biraz daha sıktı.
Henüz değil.
Onu tutan kişi sessizce geri çekildi. Liora da istemsizce ona uydu.
Bir adım.
Bir adım daha.
Sırtı neredeyse arkasındaki kişinin göğsüne değiyordu.
Muhafızların bot sesleri hâlâ yakındı.
Liora nefesini tuttu.
Parmaklar ince kumaşın üzerinden biraz daha sıkıldı.
Biraz daha.
Koridorun karanlık bir kıvrımına ulaştıklarında onu gölgelerin içine çekti.
İkisi de taş duvara yaslandı.
Muhafızların sesleri birkaç saniye daha duyuldu.
Sonra kayboldular.
Liora ciğerlerine havayı hızla çekti.
Onu tutan kişi ise hâlâ fazla yakındı.
Çenesi gerilmişti.
Bir elini saçlarının arasından geçirdi.
Sonunda konuştu.
“Sen kafayı mı yedin?”
Liora ona baktı. Loş ışık yüzüne vurdu.
Damien.
Bakışları yüzünde gezindi; dağılmış saçları, solgun yüzü, yatak kıyafetleri, çıplak ayakları.
“Gerçekten ne yapıyordun?” Sesi alçaktı. “Bu halde, mühürlü zindanların önünde?”
“Ben—”
“Liora.”
Adını söylerken çenesini sıktı.
“Seni orada gördüğümde…”
Sustu.
“…iyi olduğundan emin olana kadar nefes alamadım.”
Liora’nın gözleri hafifçe büyüdü.
Damien bakışlarını kaçırdı.
“Bu yaptığın çok tehlikeliydi.”
“Ben bunu bilerek yapmadım. Ne olduğunu bile bilmiyorum” diye fısıldadı Liora.
Damien yeniden ona baktı.
“O zaman buraya nasıl geldiğini birlikte bulacağız.”
Ne olduğunu gerçekten bilmiyor olabilirdi.
Ama gözlerindeki kararlılık bu kez geri çekilmeyeceğini söylüyordu.
Çünkü onu asıl öfkelendiren şey korkunun kendisi değil…
Korkacak kadar önemsediğini fark etmiş olmasıydı.
Damien’ın son cümlesinin ardından koridor yeniden sessizliğe gömüldü.
Liora ilk kez gerçekten üşüdüğünü fark etti.
Ayaklarının altındaki taş zeminin soğuğu kemiklerine işliyordu.
“Peki,” dedi sonunda, sesi hâlâ nefes nefese çıkıyordu. “Yatakhaneye dönmem gerekiyor.”
Damien ona öyle bir baktı ki, Liora söylediği şeyin ne kadar saçma olduğunu o anda anladı.
“Hayır.”
“Damien—”
“Hayır.”
Bu kez sesi daha sertti.
Başını hafifçe eğip koridorun iki yönünü de dinledi.
Uzaklardan metal sesleri geliyordu.
Botların taş zemine vuruşu.
Bir kapının açılıp kapanması.
Kısa ve net emirler.
Muhafızlar.
Arıyorlardı.
Liora’nın boğazı kurudu.
“Benim odam kuzey kanadında.”
“Biliyorum.”
“O zaman—”
“Liora.”
Damien ona döndü.
“Disiplin muhafızları bu saatte zindanlarda bir öğrenci bulursa ne olacağını biliyor musun?”
Liora sustu.
“Üzerinde yatak kıyafetleri var. Nereden geldiğini açıklayamıyorsun. Mühürlü kapının önündesin.”
Sesi giderek alçaldı.
“Ve sen hâlâ odana yürüyüp hiçbir şey olmamış gibi yatağına girebileceğini düşünüyorsun.”
Bir anlık sessizlik oldu.
“…Ben sadece odamı istiyorum.”
Bu cümle beklediğinden daha küçük çıktı.
Damien’ın yüzündeki sertlik bir anlığına yumuşadı.
Bunu hemen toparladı.
“Ben de istiyorum,” dedi kuru bir sesle. “Ama bu gece olmayacak.”
Tam o sırada uzaktan yeniden bot sesleri duyuldu.
Bu kez daha yakından.
Bir muhafızın sesi taş koridorlarda yankılandı.
“Batı geçidini kontrol edin.”
Damien küfretti.
Liora ilk kez onu böyle duyuyordu.
Sinirli.
Sabırsız.
Kontrolünü kaybetmenin eşiğinde.
“Gel.”
Bileğini kavradı.
Bu kez onu çekiştirmedi.
Ama itiraza da yer bırakmadı.
Birlikte karanlık koridorlara daldılar.
⸻
Veilmoor’un alt katları, yukarıdaki akademiye benzemiyordu.
Burada öğrencilerin kahkahaları yoktu.
Pencereler yoktu.
Yalnızca dar geçitler, eski taş kemerler ve duvarlara asılmış seyrek fenerler vardı.
Birkaç kez durmak zorunda kaldılar.
Bir keresinde iki muhafızın sesleri hemen yan koridordan geçti.
Liora nefesini tutarken Damien onu bir sütunun gölgesine çekti.
Muhafızların siyah pelerinleri taş zeminde süründü.
Birkaç saniye daha.
Sonra uzaklaştılar.
Liora’nın kalbi çarpıyordu.
“Bu normal değil,” diye fısıldadı.
Damien’ın çenesi gerildi.
“Biliyorum.”
“Normalde bu kadar muhafız olmuyor.”
“Biliyorum.”
“Sence…”
Liora yutkundu.
“…beni mi arıyorlar?”
Damien ona bakmadı.
Bu sessizlik, cevaptan daha korkutucuydu.
⸻
On beş dakika sonra akademinin yatakhane katlarına ulaştılar.
Liora’nın içi umutla doldu.
“Nihayet.”
Ancak kuzey kanadına açılan merdiven boşluğuna vardıklarında ikisi de durdu.
Yukarıda iki muhafız nöbet tutuyordu.
Siyah üniformaları loş ışıkta neredeyse gölge gibi görünüyordu.
Liora’nın omuzları düştü.
“…Şaka yapıyor olmalılar.”
Damien uzun süre konuşmadı.
Sonra çok sakin bir sesle:
“Hayır.”
“Ben ne yapacağım?”
Bu kez ona döndü.
Bir saniye.
İki saniye.
Sanki vereceği kararı tartıyordu.
Sonunda istemiyormuş gibi konuştu.
“Benim odama geliyorsun.”
Liora gözlerini kırpıştırdı.
“Ne?”
“Tekrar söylemeyeceğim.”
“Damien—”
“İtiraz etmek istiyorsan buyur.” Sesi yorgun çıkıyordu. “Muhafızlara gidip zindanlarda nasıl uyurgezerlik yaptığını anlatabilirsin.”
“Uyurgezer değilim.”
“Harika.”
Döndü.
“O zaman bunu sabah tartışırsın.”
Ve yürümeye başladı.
Birkaç saniye sonra Liora istemeden peşinden gitti.
⸻
Damien’ın odası, akademinin doğu kanadının en üst katlarından birindeydi.
Liora içeri girdiği anda durdu.
Odaya baktı.
Ve bir şeylerin tuhaf olduğunu hissetti.
İlk bakışta düzenliydi.
Fazlasıyla düzenli.
Yatak kusursuz toplanmıştı.
Koyu renkli ahşaptan yapılmış kitaplıklar tavana kadar uzanıyordu. Raflar tarih, simya ve eski diller üzerine kitaplarla doluydu.
Masasının üzerindeki notlar muntazam yığınlar hâlinde dizilmişti.
Pencerenin önünde eski bir koltuk duruyordu.
Her şey kontrol altındaymış gibi görünüyordu.
Sonra Liora fark etti.
Aynalar.
Odadaki bütün aynalar örtülmüştü.
Duvarın yanındaki boy aynası.
Çalışma masasının üzerindeki küçük gümüş ayna.
Dolabın kapağına yerleştirilmiş oval ayna.
Hepsinin üzerinde koyu renk kumaşlar vardı.
Liora’nın kaşları çatıldı.
“…Damien.”
Sessizlik.
“Sen…”
Bakışlarını örtülü aynalara çevirdi.
“…neden bütün aynalarını kapattın?”
Damien sırtı ona dönük şekilde durmuştu.
Bir süre cevap vermedi.
Sonra, neredeyse duyulmayacak kadar sakin bir sesle:
“Çünkü bazen…”
Elini yumruk yaptı.
“…insan kendine bakmak istemiyor.”
Liora onun profilini izledi.
Titrek mum ışığı yüzünün bir kısmını aydınlatıyordu.
Yorgun görünüyordu.
Yalnız görünüyordu.
Ve o an Liora, Damien Crowe’un odasının aslında bir yatakhane odasından çok…
Bir sığınak gibi hissettirdiğini fark etti.
Dışarıda muhafızlar akademiyi aramaya devam ederken, Veilmoor’un eski taş duvarlarının arasında, örtülü aynalarla dolu bu odada, ikisi de cevaplarını bilmedikleri sorularla baş başa kalmıştı.
Ve ilk kez…
Liora, Damien’ın neden bu kadar yorgun göründüğünü merak etti. Çünkü bir insanı asıl tüketen şey bazen korku değil…
Sürekli tetikte yaşamaktı.