Öğle yemeği bittikten sonra Veilmoor’un ritmi yeniden değişti.
Yemek salonunun sıcaklığı geride kalmış, öğrenciler taş koridorlara dağılmıştı. Bir kısmı avluya çıkıyor, bir kısmı kütüphaneye uğruyor, bazıları ise bir sonraki dersten önce birkaç dakikalık sessizlik çalabilmek için akademinin daha tenha köşelerine çekiliyordu.
Liora, Ophelia ve Selene ana merdivenlere ulaştıklarında Ophelia aniden durdu.
“Ben yatakhaneye uğrayacağım.”
Selene ona baktı.
“Neden?”
“Çünkü Profesör Isolde’nin ödevini yemek salonunda unuttuğumu fark ettim ve geleceğimi mahvetmek istemiyorum.”
“Bir gün,” dedi Selene, “sorumluluk sahibi olacaksın.”
Ophelia çenesini kaldırdı.
“O gün bugün değil.”
Vivienne, başka bir grubun çağrısıyla onlardan ayrıldı.
Kısa süre içinde koridorun ortasında yalnızca Liora kaldı.
Veilmoor’un öğleden sonraki sessizliği, sabahkinden farklıydı.
Daha yorgun.
Daha dağınık.
Güneş, bulutların arasından birkaç dakikalığına kendini göstermişti. Dar pencerelerden süzülen soluk ışık taş zemine düşüyor, eski duvarlardaki çatlakların içini altın rengine boyuyordu.
Liora kuzey koridoruna sapmayı tercih etti.
Bu yol biraz daha uzundu.
Ama daha sakindi.
Yüksek pencerelerin önünden geçerken aşağıdaki avluyu görebiliyordu. Yağmurdan sonra ıslanmış taşlar hâlâ koyu görünüyordu.
Yürümeye devam etti.
Sonra…
Bir ses duydu.
Kitap sayfalarının kapanma sesi.
Koridorun sonundaki nişlerden birinde biri oturuyordu.
Liora istemsizce yavaşladı.
Damien Crowe.
Tek başınaydı.
Her zamanki gibi.
Sırtını pencerenin taş pervazına yaslamıştı. Dizlerinden biri hafifçe bükülüydü. Elindeki kitabı kapatmış, başını geriye yaslamıştı.
İlk kez yorgun görünüyordu.
Gerçekten yorgun.
Gözlerinin altındaki hafif morluklar, son birkaç gecedir uyumadığını düşündürecek kadar belirgindi.
Liora yürümeye devam etti.
Durması için bir sebep yoktu.
Birbirlerini tanıyorlardı.
Aynı akademide okuyorlardı.
Ama yakın değillerdi.
Yanından geçip gidecekti.
Tam hizasına geldiğinde Damien konuştu.
“Selwyn.”
Liora’nın adımları durdu.
Sesini ilk kez bu kadar yakından duyuyordu.
Beklediğinden daha sakindi.
Derin ama alçak.
Sanki çok fazla konuşmaya alışık olmayan birinin sesi.
Liora ona döndü.
“Crowe.”
Birkaç saniye boyunca birbirlerine baktılar.
Yakından bakınca Damien’ın yüzü daha farklı görünüyordu.
Yakışıklıydı.
Ama Cassian’ınki gibi kolay fark edilen bir güzellik değildi.
Damien’ın yüzünde insanı huzursuz eden bir kusursuzluk vardı.
Koyu saçları gözlerinin üzerine düşüyordu.
Bakışları sakindi.
Fakat o sakinliğin altında insanı diken üstünde bırakan bir yoğunluk hissediliyordu.
Sanki sürekli bir şeyle mücadele ediyordu.
Ve bunu kimsenin görmesine izin vermiyordu.
“Bir şey mi oldu?” diye sordu Liora.
Damien’ın gözleri birkaç saniye yüzünde gezindi.
Hayır.
Yüzünde değil.
Gözlerinde.
Sonra dudakları hafifçe aralandı.
“Hayır.”
Sustu.
“Sadece…”
İfadesi ilk kez çatladı.
O kadar kısa sürdü ki Liora bunu hayal ettiğini düşünebilirdi.
“…bir soru soracaktım.”
Liora’nın içinde tarif edemediği bir gerginlik oluştu.
“Ne sorusu?”
Damien cevap vermedi.
Bakışları istemsizce Liora’nın yüzünde dolaştı.
Mavi-siyah saçları.
Koyu kahverengi gözleri.
Solgun teni.
Bir anlığına, sanki onu ilk kez görüyormuş gibi baktı.
Hayır.
İlk kez değil.
Bir şeyi doğrulamaya çalışıyormuş gibi.
“Seni…” dedi sonunda.
Sonra sustu.
Boğazındaki kaslar gerildi.
Liora’nın kalbi yavaşladı.
Damien gözlerini kapattı.
Bir saniye.
İki saniye.
Tekrar açtığında sesi yeniden sakindi.
“…iyi misin?”
Liora şaşırdı.
“Bunun için mi durdurdun beni?”
“Evet.”
Bu cevap çok hızlı gelmişti.
Fazla hızlı.
Sanki hazırlanmış gibiydi.
Liora kaşlarını hafifçe çattı.
“Neden iyi olmayayım?”
Damien’ın bakışları istemsizce sol eline kaydı.
Sonra tekrar yüzüne döndü.
“Son zamanlarda…” dedi.
“…farklı görünüyorsun.”
Koridor sessizleşmiş gibiydi.
Liora’nın omuzları gerildi.
“Birbirimizi yeterince tanımıyoruz.”
“Biliyorum.”
Damien bunu öyle bir kesinlikle söyledi ki, Liora’nın içindeki huzursuzluk büyüdü.
“Biliyorum.”
Bir kez daha tekrarladı.
Sanki kendisini ikna etmeye çalışıyordu.
Liora onu izledi.
Sonra ilk kez Damien’ın ellerini fark etti.
Parmak uçları titriyordu.
Çok hafif.
Neredeyse görünmeyecek kadar.
Ama titriyordu.
“İyi görünmüyorsun,” dedi Liora.
Damien’ın bakışları yüzüne döndü.
İlk kez gerçekten göz göze geldiler.
Ve dünya…
Bir anlığına sessizleşti.
Liora’nın göğsünde ani bir sıkışma oluştu.
Hiç tanımadığı bir koridor.
Bir el.
Kan kokusu.
Birinin adını haykıran boğuk bir ses.
Taş zemine düşen siyah tüyler.
Sonra…
Hiçbir şey.
Nefesi kesildi.
Damien bir adım öne çıktı.
“Selwyn?”
Liora sendeledi.
Parmaklarını duvara dayadı.
Başının içinde uğultu yükseliyordu.
Damien’ın yüzündeki sakin ifade ilk kez tamamen parçalandı.
“Liora.”
Adını söyleyiş biçimi değişmişti.
Daha sert.
Daha acil.
Sanki bu ismi yüzlerce kez söylemişti.
Liora başını kaldırdı.
Damien’ın gözlerinde korku vardı.
Gerçek korku.
Sadece onun için değil.
Kendisinden de korkuyormuş gibi.
Bir adım daha attı.
Sonra aniden durdu.
Bütün bedeni gerildi.
Sanki görünmez bir sınır tarafından geri çekilmişti.
Bakışları, Liora’nın yüzünde kaldı.
Özlemle.
Dehşetle.
İnanamayarak.
Ve çok sessiz bir sesle, neredeyse kendine fısıldar gibi konuştu.
“…Seni neden bu kadar özledim?”
Koridordaki bütün sesler kayboldu.
Liora’nın kalbi göğsüne çarpıyordu.
Çünkü Damien Crowe’un yüzündeki ifade aşk değildi.
Takıntı da değildi.
Daha korkunç bir şeydi.
İnsan, adını bilmediği bir kaybın yasını tutabilir miydi?
Ve neden Liora, onu tanımadığı hâlde…
Bir anlığına, o acının kendi içinde de yankılandığını hissetmişti? Liora’nın nefesi düzensizleşti.
Koridorun taş duvarına yaslanan eli soğuk yüzeyde kaydı. Parmak uçlarında uyuşma hissediyordu.
Damien hâlâ birkaç adım ötesinde durmuştu.
İleri gelmiyordu.
Geri de çekilmiyordu.
Sanki görünmez bir çizgi ikisinin arasına çekilmişti.
“…Seni neden bu kadar özledim?”
Söylediği cümle koridorun sessizliğinde yankılanmadı.
Daha kötüsü oldu.
Yankılanmadan Liora’nın içine yerleşti.
Liora ona baktı.
“Ne dedin?”
Damien’ın yüzündeki renk çekildi.
Sanki o cümleyi söylediğini yeni fark etmişti.
Bakışları sertleşti.
Kendini toparlamaya çalışan insanların sahip olduğu o kontrollü ifade yüzüne geri dönmeye çalıştı.
“Hiçbir şey.”
“Hayır.”
Liora’nın sesi beklediğinden daha keskin çıktı.
“Bir şey söyledin.”
Damien çenesini sıktı.
Koridordaki uzun pencerelerden içeri giren rüzgâr saçlarının arasından geçti.
Bir süre konuşmadı.
Sonra çok sakin bir sesle sordu:
“Az önce ne gördün?”
Liora’nın midesi kasıldı.
“…Ne?”
“Yüzün değişti.”
Damien’ın gözleri onun gözlerinden ayrılmıyordu.
“Nefesin kesildi.”
Bir adım geri çekildi.
“Sanki…”
Sustu.
Liora ilk kez onun da korktuğunu fark etti.
“…bir şey hatırladın.”
Hayır.
Hatırlamamıştı.
Öyle miydi?
Karanlık bir koridor.
Bir el.
Taşa çarpan metal sesi.
Siyah tüyler.
Boğazını yakan bir panik.
Bunlar anı mıydı?
Yoksa zihninin ona oynadığı oyunlar mı?
“Hiçbir şey görmedim.”
Yalan söylediğini ikisi de biliyordu.
Damien’ın omuzları hafifçe düştü.
Liora o an onun ne kadar yorgun göründüğünü fark etti.
Sadece uykusuz değil.
Yorgun.
Sanki aylarca aynı ağırlığı taşımış gibi.
“Sen…” dedi Damien yavaşça.
Sonra sustu.
İnsanlar bazen bir cümlenin ortasında dururdu çünkü doğru kelimeyi bulamazlardı.
Damien ise sanki doğru kelimeyi söylemeye korkuyordu.
“Ben ne?”
Bakışları yeniden yüzüne kaydı.
O kadar yoğun bakıyordu ki Liora’nın içi huzursuzlukla doldu.
“Hiç tanımadığın birini özledin mi?”
Liora cevap vermedi.
Damien gözlerini pencerelere çevirdi.
Dışarıda yağmur yeniden başlamıştı.
İnce damlalar camlara vuruyor, gökyüzünü bulanıklaştırıyordu.
“Bir şarkıyı ilk kez duyup…” dedi.
“…sözlerini biliyormuş gibi hissettiğin oldu mu?”
Liora’nın boğazı kurudu.
“Ya da bir yere girdiğinde…”
Sesini alçalttı.
“…daha önce hiç gitmediğini bildiğin hâlde oranın kokusunu tanıdığını düşündüğün?”
Koridor sessizleşmişti.
“Bir insanın sesini duyup…”
Bu kez bakışları tekrar ona döndü.
“…onu yıllardır tanıyormuşsun gibi.”
Liora’nın kalbi sertçe çarptı.
Çünkü bunların hiçbirine evet demek istemiyordu.
Ama…
Bazen.
Bazen gerçekten oluyordu.
Çocukluğundan beri.
Açıklayamadığı tanıdıklıklar.
Sebepsiz hüzünler.
Kaynağını bilmediği özlemler.
Bunların herkeste olduğunu sanmıştı.
“…Evet,” dedi sonunda.
Kelime ağzından çıkarken pişman oldu.
Damien gözlerini kapattı.
Başını hafifçe eğdi.
Sanki o cevabı bekliyormuş gibi.
Sanki aynı anda hem rahatlamış hem de yıkılmış gibi.
“Neden?” diye sordu Liora.
Damien cevap vermedi.
“Neden bunları soruyorsun?”
Sessizlik.
“Damien.”
Bu kez adını söylemek tuhaf hissettirdi.
Çünkü ilk kez ona gerçekten hitap etmişti.
Damien başını kaldırdı.
Gözlerinin altında derin yorgunluk vardı.
“Bilmiyorum.”
Liora kaşlarını çattı.
“Bilmiyor musun?”
“Hayır.”
Sesinde öfkeye benzeyen bir şey vardı.
Kendisine duyduğu öfke.
“Seni gördüğümde…”
Yutkundu.
“…bir şeylerin yanlış olduğunu düşünüyorum.”
Liora’nın nefesi yavaşladı.
“Benimle ilgili mi?”
“Hayır.”
Cevap anında gelmişti.
Sonra Damien sustu.
“…Belki.”
Elini saçlarının arasından geçirdi.
İlk kez kontrolünü kaybediyormuş gibi görünüyordu.
“Sanki bir kitabı yarısından itibaren okuyorum.”
Bakışları yeniden Liora’nın yüzüne döndü.
“Karakterleri tanıyorum.”
Sessizce ekledi:
“Ama başlangıcı hatırlamıyorum.”
Liora’nın içinden soğuk bir ürperti geçti.
Çünkü tam olarak bunu hissetmişti.
Arşivde.
Yansımada.
Bazen kendi hayatında bile.
Sanki herkes, kendisinin bilmediği bir giriş bölümünü okumuştu.
Damien ona baktı.
Bu kez sesi neredeyse fısıltıydı.
“Bu sana hiç oluyor mu?”
Liora cevap vermek için ağzını açtı.
Tam o sırada koridorun sonunda bir kahkaha duyuldu.
Bir grup öğrenci merdivenlerden yukarı çıkıyordu.
Sesler yaklaştı.
Gündelik hayatın sıradanlığı geri döndü.
Bir anda.
Damien’ın yüzü değişti.
İfadesi kapandı.
Sanki az önce gördüğü bütün çatlaklar yeniden mühürlenmişti.
Gözlerindeki korku yok oldu.
Omuzları düzeldi.
Tekrar Damien Crowe oldu.
Sessiz.
Kontrollü.
Ulaşılmaz.
Birkaç adım geri çekildi.
Liora’nın içinde ani bir panik yükseldi.
“Damien.”
Durdu.
Arkasını dönmedi.
“Az önce söylediğin şeyi…”
Sessizlik.
“…beni özlediğini.”
Koridordaki uğultu yaklaşıyordu.
Damien uzun süre cevap vermedi.
Sonunda, başını çok hafif yana çevirdi.
Liora yüzünün yalnızca yarısını görebiliyordu.
“İnsanlar bazen hiç sahip olmadıkları şeylerin yasını tutar.”
Sesinde hiçbir duygu yoktu.
Bu, cümleyi daha korkunç hâle getirdi.
“Belki de ben sadece hasta biriyim.”
Ve yürümeye başladı.
Liora olduğu yerde kaldı.
Pencerelere vuran yağmuru dinledi.
Çünkü onun gidişini izlerken, içinde dayanılmaz bir düşünce doğmuştu.
Ya Damien haklıysa?
Ya insan zihni gerçekten kaybettiği şeyi arıyorsa?
Peki ya en korkutucu ihtimal…
Aradığın şey bir anı değilse?
Bir insanın kendisiyse?
Ve o insan da seni hatırlamıyorsa?