İçeriğe geç

The House Of Noctivis

Bölüm 6 · 7 dk okuma

The House Of Noctivis

Bölüm 6

Bölüm 5 — Öğle Işığında

Veilmoor’da öğle saatleri, akademinin insan olduğunu en çok hatırlatan anlardı.

Sabahın ciddi dersleri geride kalır, profesörlerin dikkatli bakışları ve ağır soruları birkaç saatliğine yerini daha sıradan meselelere bırakırdı. Uzun taş koridorlardan yükselen ayak sesleri yemek salonuna doğru yönelir, öğrenciler ellerindeki kitapları kapatıp yeniden kendi yaşlarına dönerlerdi.

Kimin sınavdan kaldığı.

Kimin muhafızlardan ceza aldığı.

Hangi profesörün ödev konusunda insaflı olduğu.

Kimin kimi öptüğü.

Kimin kime bakıp bakmadığı.

Yemek salonu her zamanki gibi gürültülüydü.

Yüksek kemerli tavanların altında yankılanan kahkahalar, çatal bıçak sesleri ve yüzlerce farklı sohbet birbirine karışıyordu. Uzun masalar boyunca öğrenciler omuz omuza oturuyor, boş tabaklar bir yandan toplanırken yenileri taşınıyordu.

Liora tepsisini eline aldı.

Bugünkü menüye kısa bir bakış attı.

Çorba.

Fırında tavuk.

Patates püresi.

Sebzeler.

Ve tatlı olarak ballı tart.

“Bence,” dedi Ophelia son derece ciddi bir ses tonuyla, “bir okulun kalitesi tatlılarına göre belirlenmeli.”

“Bu tamamen mantıksız,” diye cevap verdi Selene.

“Yanlış.”

Ophelia tepsisine ikinci kez bakarak iç çekti.

“Düşünsene. Seni büyüyle ilgili varoluşsal krizlere sokuyorlar. Sonra üstüne kötü tatlı veriyorlar.”

Selene gözlerini devirdi.

“İnsanlığın çöküşüyle ilgili görüşlerin gerçekten ilginç.”

Vivienne zarif bir hareketle saçlarını kulağının arkasına itti.

“Ophelia’nın öncelikleri oldukça tutarlı.”

“Teşekkür ederim.”

“Bu bir iltifat değildi.”

“Daha da güzel.”

Birlikte masaya doğru ilerlerken Liora, çevresindeki sesleri dinledi.

Birinci sınıfların heyecanlı konuşmaları.

Üst sınıfların yaklaşan değerlendirmeler hakkındaki şikâyetleri.

Bir masada yükselen kahkahalar.

Başka bir köşede sessizce ders çalışan öğrenciler.

Veilmoor geceleri yaşayan bir organizmaya benziyorsa, öğle saatlerinde atan bir kalbe dönüşüyordu.

Masalarından birine yerleştiklerinde Ophelia ilk lokmasını aldı.

Sonra gözlerini kapattı.

“İşte.”

Selene kaşını kaldırdı.

“Neymiş?”

“Beni insan yapan şey.”

Vivienne hafifçe gülümsedi.

“Patates püresi.”

“Patates püresi.”

Liora istemeden güldü.

O sırada yemek salonunun giriş kapısı yeniden açıldı.

Birkaç öğrenci içeri girdi.

Aralarında Cassian Mirel de vardı.

Liora onu istemsizce fark etti.

Belki de yıllardır aynı akademide okudukları için, insan tanıdığı yüzleri kalabalığın içinden kolay ayırıyordu.

Cassian bugün her zamanki gibi düzenli görünüyordu.

Ama dikkatli bakıldığında onun dağınıklığının bilinçli olduğu anlaşılabiliyordu.

Üniformasının yakası kusursuzdu.

Fakat kolları gelişigüzel kıvrılmıştı.

Sarı saçları alnına düşüyordu.

Yürüyüşünde acele yoktu.

İnsanların arasından geçerken kimseye çarpmıyor, kimseyi rahatsız etmiyordu.

Sanki çevresindeki dünyanın ritmini sezgisel olarak biliyordu.

Vivienne onu ilk fark edenlerden biri oldu.

Elini hafifçe kaldırdı.

“Cassian.”

Cassian yönünü değiştirip masalarına yaklaştı.

“Vivienne.”

Bakışları sırasıyla masadakilere kaydı.

“Ardent.”

“Yemek soğumadan otur,” dedi Selene.

“Ophelia.”

“Bugün tavuk olduğunu düşünüyoruz.”

Cassian’ın ağzının kenarı hafifçe kıvrıldı.

“İyimser bir yaklaşım.”

Ve sonra gözleri Liora’da durdu.

“Selwyn.”

“Mirel.”

Bu kısa selamlaşmanın içinde garip bir resmiyet vardı.

Yıllardır aynı koridorlarda yürümüş insanların rahatlığı.

Fakat aynı zamanda aralarında hiç gerçek bir sohbet geçirmemiş insanların mesafesi.

Cassian tepsisini masaya bıraktı.

“Profesör’ün sorusuna hâlâ cevap bulabildiniz mi?” diye sordu.

“Sizi insan yapan şey nedir?” diye tekrarladı Vivienne.

“Bence zarafet.”

“Bence kibir,” dedi Selene.

Vivienne ona kırgınmış gibi baktı.

“Canımı acıttın.”

“Gerçekler bazen böyledir.”

Ophelia çatalını havada salladı.

“Bence insanlar çok abartılıyor.”

Cassian ona döndü.

“Bu açıklamayı merak ediyorum.”

Ophelia omuz silkti.

“İnsanlar kendilerini evrenin merkezi sanıyor. Ama çoğumuz ne istediğimizi bilmiyoruz.”

Bir lokma daha aldı.

“Seviyoruz. Kırılıyoruz. Hata yapıyoruz.”

Liora’ya baktı.

“Sonra yine aynı insanlara geri dönüyoruz.”

Sesinde hafif bir yumuşaklık vardı.

“Bence insan olmak biraz da aptallık.”

Masada kısa bir sessizlik oldu.

Sonra Cassian güldü.

Gerçekten güldü.

Kısa ama içten.

“Bunun Profesör’ün hoşuna gideceğini düşünüyorum.”

Ophelia gururla başını kaldırdı.

“Çünkü haklıyım.”

Liora farkında olmadan Cassian’a baktı.

Onu genelde uzaktan görürdü.

Kütüphanede.

Koridorlarda.

Derslerde.

Şimdi ise öğle yemeğinde, sıradan bir sohbetin ortasında oturuyordu.

Ve tuhaf bir şekilde…

Yakışıklılığı ilk dikkat çeken şey olmaktan çıkıyordu.

Elbette çok yakışıklıydı.

İnsan bunu inkâr edemezdi.

Fakat onu ilginç yapan şey, insanların cümlelerini dikkatle dinlemesi, cevap vermeden önce düşünmesi ve bazen yüzünde beliren o beklenmedik sıcaklıktı.

“Sen ne düşünüyorsun?” diye sordu Cassian.

Liora gözlerini kaldırdı.

“Neyle ilgili?”

“İnsan olmak.”

Masadaki herkes ona baktı.

Liora birkaç saniye düşündü.

Sonra sessizce konuştu.

“Sanırım…”

Parmaklarını çatalın sapında gezdirdi.

“…insan olmak, aynı anda birden fazla şey olabilmek.”

Selene’in bakışları ona kaydı.

Liora devam etti.

“Cesur ve korkak.”

Vivienne dikkatle dinliyordu.

“İyi niyetli ve bencil.”

Ophelia başını hafifçe eğdi.

“Sevgi dolu ve acımasız.”

Cassian’ın gözleri ondan ayrılmıyordu.

“Çelişkili.”

Liora sonunda onun bakışlarıyla karşılaştı.

“Bence insan olmak, kendimizi tek bir hikâyeye sığdıramamak.”

Masada sessizlik oluştu.

Sonra Selene çatalını bıraktı.

“Liora.”

“Evet?”

“Bu çok rahatsız edici derecede iyi bir cevaptı.”

Ophelia iç çekti.

“Tanrım. Siz ikiniz birbirinize iltifat etmeyi gerçekten öğrenmelisiniz.”

Vivienne gülümsedi.

Cassian ise bakışlarını Liora’dan ayırmadan hafifçe başını salladı.

“Katılıyorum.”

Liora ilk kez onun gözlerindeki dikkati bu kadar yakından fark etti.

İnsanları çözmeye çalışan bir dikkat değildi bu.

Dinleyen bir dikkat.

Ve o an, öğle ışığının altında, Veilmoor’un bütün sırlarından uzakta gibi görünen bu küçük masada, Liora istemeden şunu düşündü:

Belki bazı insanlar hayatınıza büyük olaylarla girmezdi.

Belki her şey…

Bir öğle yemeğinde başlayan sıradan bir sohbetle değişirdi. Yemek ilerledikçe sohbetler de yön değiştirmeye başladı.

Profesörlerin verdiği ödevlerden, yaklaşan değerlendirmelerden ve okulun bitmek bilmeyen kurallarından konuşuldu. Bir ara Ophelia, birinci sınıflardan birinin laboratuvar faresini gizlice yatakhaneye soktuğuna dair bir söylenti anlattı; Selene bunun muhtemelen doğru olduğunu, çünkü aynı öğrencinin geçen ay da seraya kirpi kaçırdığını söyledi.

Vivienne ise bu hikâyeyi son derece ciddi bir ifadeyle dinleyip,

“Veilmoor’un seçkin eğitim anlayışı beni her geçen gün daha fazla etkiliyor,” diye yorum yaptı.

“Seçkinlik göreceli bir kavram,” dedi Cassian.

“Bir öğrencinin kirpiyi seraya sokması mı?”

“Hayır.” Cassian çatalını tabağın kenarına bıraktı. “Onu seradan çıkarabilmesi.”

Ophelia kahkahasını bastıramadı.

Liora farkında olmadan rahatladığını hissetti.

Belki de son iki günün ağırlığı yüzünden olmuştu.

Yasaklı arşiv.

Yansıma.

Silinmiş kayıtlar.

Derslerde sorulan büyük sorular.

İnsan zihni sürekli aynı yoğunlukta yaşayamazdı.

Bazen insanın, gerçekten tavuğun tavuk olup olmadığını tartışmaya ihtiyacı vardı.

“Bu arada…” dedi Ophelia, birden Cassian’a dönerek. “Mirel.”

Cassian başını kaldırdı.

“Hmm?”

“Kütüphanedeki olay doğru mu?”

Vivienne gözlerini kapattı.

“Hayır.”

Ophelia’nın ilgisi daha da arttı.

“Kesinlikle doğru.”

Cassian, Vivienne’e kısa bir bakış attı.

“Hangisinden bahsediyoruz?”

“İkinci sınıftayken yasaklı raflara girip Profesör Aldrich’e yakalanmandan.”

Masadaki sessizlik birkaç saniye sürdü.

Sonra Selene sakin bir sesle sordu:

“Yakalandın mı?”

Cassian’ın yüzünde ilk kez gerçek bir pişmanlığa benzeyen bir ifade oluştu.

“Teknik olarak.”

“Teknik olarak ne demek?” diye sordu Liora.

Cassian gözlerini ona çevirdi.

“Kapının önünde duruyordum.”

“Girmedin?”

“Girmedim.”

Ophelia masaya doğru eğildi.

“Çünkü?”

Cassian’ın cevabı gecikti.

“Çünkü bazı insanların kuralları çiğnemesi heyecan vericidir.”

Bakışları bir anlığına Liora’nın yüzünde durdu.

“Bazılarıysa sonuçlarını hesaplar.”

“Yani korktun,” dedi Selene.

Cassian’ın ağzının kenarı hafifçe kıvrıldı.

“Yani yeterince meraklı değildim.”

Liora çatalını yavaşça tabağına bıraktı.

Yeterince meraklı değildim.

Bu cümle kulağında beklenmedik şekilde kaldı.

Çünkü onun için mesele hiçbir zaman yeterince meraklı olmak olmamıştı.

Sorun, merak ettiği şeylerden uzak duramamasıydı.

“Bence bu akıllıca,” dedi Vivienne.

Ophelia dehşete düşmüş gibi ona baktı.

“Hayır. Gençliğinde en az bir kez yasaklı bir yere girmediysen, neyi anlatacaksın?”

“Uzun ve huzurlu bir hayatı.”

“Çok sıkıcı.”

Masadaki gerginlik yeniden dağıldı.

Cassian hafifçe arkasına yaslandı.

Liora’nın düşündüğünden daha rahattı.

Onu yıllardır görüyordu ama hiç gerçekten dikkat etmemişti.

Derslerde ölçülüydü.

Kütüphanede sessizdi.

İnsanların arasında ise dikkatliydi.

Sanki sürekli olarak çevresindekileri dinliyor, cümlelerin altındaki anlamları tartıyordu.

Fakat şu anda…

Gülüyordu.

Vivienne’in sivri yorumlarına alışkın bir rahatlıkla cevap veriyor, Ophelia’nın beklenmedik çıkışlarına uyum sağlıyor, Selene’in kuru cümlelerine alınganlık göstermiyordu.

Liora istemeden şunu düşündü:

Belki de insanları uzaktan izlemekle, aynı masada oturmak arasında gerçekten fark vardı.

“Selwyn.”

Cassian’ın sesi düşüncelerini böldü.

Liora başını kaldırdı.

“Evet?”

“Bir soru sorabilir miyim?”

Ophelia hemen araya girdi.

“Hayır.”

Cassian ona baktı.

“Neden?”

“Çünkü senin soruların normal sorular olmuyor.”

Vivienne’nin dudaklarının kenarı yukarı kıvrıldı.

“Haksız sayılmaz.”

Cassian kısa bir nefes verdi.

“Bu kadar kötü müyüm?”

“Evet,” dedi Selene.

“Biraz,” dedi Vivienne.

“Kesinlikle,” dedi Ophelia.

Bunun üzerine Cassian ilk kez gerçekten afallamış gibi göründü.

Liora istemeden gülümsedi.

“Peki,” dedi ona dönerek. “Sor.”

Cassian’ın bakışları birkaç saniye yüzünde kaldı.

“İnsanların senin hakkında düşündüğü şeyleri önemsiyor musun?”

Masadaki hareket bir anlığına yavaşladı.

Bu soru, bir öğle yemeği sohbeti için beklenmedik derecede kişiseldi.

Liora ona baktı.

Cassian’ın sesi sakindi.

Yargılayıcı değildi.

Yalnızca meraklıydı.

Sanki cevabı gerçekten bilmek istiyordu.

Liora bir süre düşündü.

Sonra omuz silkti.

“Önemsiyorum.”

Cassian’ın yüzünde şaşkınlığa benzeyen hafif bir değişim oldu.

“Ama…” diye devam etti Liora.

“…onların beni kim sandıklarıyla, kim olduğumun aynı şey olmasını beklemiyorum.”

Masada sessizlik oluştu.

Vivienne düşünceli görünüyordu.

Selene başını hafifçe eğmişti.

Ophelia ise Liora’ya bakıyordu.

Cassian’ın gözleri, ilk kez, onu çözmeye çalışmıyormuş gibi görünüyordu.

Yalnızca dinliyordu.

“Bu…” dedi sonunda.

“…oldukça yalnız bir düşünce.”

Liora bakışlarını tabağına indirdi.

“Belki.”

Ophelia hiç tereddüt etmeden araya girdi.

“Yalnız değil.”

Liora başını kaldırdı.

Ophelia’nın sesi yumuşaktı.

“Çünkü seni tanıyan insanlar var.”

Kısa bir sessizlik oldu.

Sonra Ophelia gözlerini kıstı.

“Ayrıca gizemli görünmeye çalışmayı bırakırsan hayatın kolaylaşır.”

Liora istemsizce güldü.

“Ben gizemli görünmeye çalışmıyorum.”

“İşte en korkunç kısmı da bu zaten.”

Bu kez masadaki herkes güldü.

Ve Liora, çok uzun zamandır ilk kez, Veilmoor’un taş duvarları arasında kendini yalnız hissetmediğini fark etti. Çünkü bazen insanı hayatta tutan şey büyük sırlar ya da kaderi değiştiren seçimler değildi.

Bazen yalnızca aynı masayı paylaştığın insanların, seni olduğun hâlinle tanımakta ısrar etmesiydi.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.