İçeriğe geç

The House Of Noctivis

Bölüm 3 · 10 dk okuma

The House Of Noctivis

Bölüm 3

Bölüm 3 — Eski Mürekkebin Kokusu

Veilmoor’da dersler güneşin doğuşuyla değil, çanların buyruğuyla başlardı.

Kahvaltı salonundan çıkan öğrenciler taş koridorlara dağıldıkça akademi yeniden hareketlenmiş gibi görünüyordu. Birkaç dakika önce çay bardaklarının ardından yükselen uykulu şikâyetler yerini aceleyle ezberlenen formüllere, son anda tamamlanan ödevlere ve profesörlerin öfkesini tahmin etmeye çalışan fısıltılara bırakmıştı.

Dışarıdan bakıldığında, burası yalnızca seçkin öğrencilerin eğitim aldığı eski bir okuldu.

Veilmoor’un en büyük başarısı buydu.

Kendini olduğundan daha sıradan göstermek.

Liora ve Ophelia, ana koridora açılan geniş merdivenlerden aşağı inerken, taş basamakların yüzyılların ağırlığını taşıdığını düşündü. Merdiven korkuluklarına işlenmiş kabartmaların bazıları aşınmış, bazılarıysa özellikle tahrip edilmiş gibiydi. Bir zamanlar yüzleri seçilebilen figürler, artık yalnızca şekilsiz gölgeler hâline gelmişti.

“Yemin ederim,” dedi Ophelia çantasını omzuna geçirirken, “birileri bu okulun mimarını bulup neden her şeyi yokuş yukarı yaptığını sormalı.”

“Belki öğrencilerin kaçmasını zorlaştırmak istemiştir.”

Ophelia onu süzdü.

“İşte bunu sevmedim.”

Liora fark etmeden dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.

Geceyi düşündü.

Yasaklı arşivi.

E. Vale adını.

Ve camdaki yansımayı.

Bir kısmı, yaşadıklarını mantıklı bir açıklamaya oturtmak istiyordu. Uykusuzluk. Göz yanılması. Akademi hakkında yıllardır anlatılan hikâyelerin zihnine oynadığı küçük oyunlar.

Fakat başka bir kısmı…

Başka bir kısmı, Veilmoor’un insanlara yalnızca görmelerine izin verdiği şeyleri gösterdiğine inanıyordu.

Büyü Tarihi dersi akademinin doğu kanadında işlenirdi. Yüksek tavanlı sınıfın duvarları tavana kadar uzanan kitap raflarıyla çevriliydi ve pencereler o kadar dardı ki içeri süzülen gün ışığı, sanki istemeden içeri girmiş gibi zayıf düşüyordu.

Profesör Aldrich henüz gelmemişti.

Öğrenciler sıralara dağılmıştı.

Selene, arka sıralardan birinde oturuyor ve önündeki kitabı büyük bir ciddiyetle kapatıyordu.

“Bugün sınav var mı?” diye sordu Ophelia.

“Varsa da ben yokum.”

Selene başını kaldırmadan cevap verdi.

“Beni uyandırmadıkları sürece ölü taklidi yapacağım.”

Liora onların yanındaki boş sıraya oturdu.

Kalemini çıkarırken istemeden sınıfı taradı.

Sonra onu gördü.

Damien Crowe.

Sınıfın diğer tarafında, pencereye yakın bir sırada oturuyordu. Sabah kahvaltısında olduğu gibi yalnızdı. Önündeki defter açıktı fakat yazı yazmıyordu. Çevresindeki konuşmaların hiçbirine dahil olmuyor, sanki sınıfın geri kalanıyla arasında görünmez bir çizgi varmış gibi davranıyordu.

Liora bakışlarını geri çekmek istedi.

Ama çocuk tam o sırada başını kaldırdı.

Yine göz göze geldiler.

Bu kez o an daha uzun sürdü.

Damien’ın gözleri koyu renkti; insanın dikkatini ilk bakışta çeken türden değildi. Ancak bakmaya devam ettiğinde, bir şeyi eksik hatırlıyormuş hissi uyandırıyordu. Tanıdık bir melodiyi mırıldanmaya çalışırken son notayı çıkaramamak gibi.

Liora’nın içinde aynı huzursuzluk kıpırdadı.

Sanki bir kapının arkasında durmuştu.

Ve o kapının ardında ne olduğunu bilmese de açmaması gerektiğini hissediyordu.

“Bakmayı bırak.”

Ophelia’nın sesi kulağının dibinde duyuldu.

Liora irkmedi.

“Ne?”

“Ya onu öldürmeyi planlıyorsun ya da çok derin düşüncelere daldın.”

Liora gözlerini önündeki kitaba çevirdi.

“İkisi de değil.”

“İkisine de benziyordu.”

Profesör Aldrich sınıfa girdiğinde konuşmalar birer birer kesildi.

Yaşlı adamın cüppesi yerde sürünüyor, uzun parmakları her zamanki gibi kitaplarla dolu masanın üzerinde geziniyordu.

“Bugün,” dedi sınıfa dönerek, “resmî tarihin sevmediği konular hakkında konuşacağız.”

Sınıfta belli belirsiz bir hareketlenme oldu.

Bu profesörün öğrencilerin dikkatini çekmek için kullandığı yöntemlerden biriydi. Bir şeyleri yasaklıymış gibi göstermek.

Aldrich tahtaya yavaşça tek bir kelime yazdı.

SİLİNME.

“Medeniyetler yalnızca savaşlarla yıkılmaz,” dedi sakin bir sesle. “Bazen bir ismi kayıtlardan çıkarmak, bir insanı öldürmekten daha etkili olabilir.”

Liora’nın omurgasından ince bir ürperti geçti.

Gece gördüğü dosyalar gözlerinin önüne geldi.

Kazınmış yüzler.

Silinmiş kayıtlar.

Noctivis.

“Profesör,” dedi ön sıralardan biri, “yani insanlar tarihten tamamen silinebilir mi?”

Aldrich durdu.

Sınıfın üzerine uzun bir sessizlik çöktü.

“Tamamen mi?” diye tekrarladı.

Bakışları öğrencilerin üzerinde gezindi.

“Hayır.”

Tahtadaki kelimenin altını çizdi.

“İnsanlar unutulabilir. Kayıtlar yok edilebilir. Portreler yakılabilir. İsimler kazınabilir. Fakat bir şey gerçekten yaşandıysa, geride mutlaka bir iz bırakır.”

Liora farkında olmadan nefesini tuttu.

Profesörün sesi yumuşamıştı.

“Bazı izler kâğıtta kalır.”

Pencereden dışarı baktı.

“Bazılarıysa insanlarda.”

Çan sesi dersin sonunu haber verdiğinde sınıftaki öğrenciler rahatlamış görünüyordu.

Fakat Liora yerinden kalkmadı.

Defterini kapatırken bir anlığına başını kaldırdı.

Damien hâlâ yerindeydi.

Ama bu kez ona bakmıyordu.

Önündeki sayfaya eğilmişti.

Liora istemeden gözlerini deftere kaydırdı.

Sayfanın kenarında, tekrar tekrar çizilmiş aynı şekli gördü.

Bir daire.

İçine işlenmiş siyah bir mühür.

Noctivis.

Damien o anda başını kaldırdı.

Bakışları yeniden buluştu.

Ve Liora, bu kez içini kaplayan hissin yalnızca huzursuzluk olmadığını fark etti.

Çünkü Damien Crowe’un yüzündeki ifadede şaşkınlığa benzeyen çok kısa bir kırılma vardı.

Sanki o da aynı sembolü ilk kez görmüyordu.

Sanki o da bir şeyi hatırlamaya çalışıyordu.

Ve hatırlayamıyordu. Bölüm 3 — Mürekkebin Hatırladıkları

Ders bittiğinde öğrenciler, uzun süre kapalı kalmış bir odanın kapıları açılmış gibi bir anda hareketlenmeye başladı. Sandalyeler geriye itildi, defterler aceleyle çantalara dolduruldu ve Profesör Aldrich’in “gelecek hafta üçüncü bölüm okunmuş olacak” uyarısı, koridorun uğultusu içinde kaybolup gitti.

Liora oturduğu yerde birkaç saniye daha kaldı.

Sınıf yavaş yavaş boşalıyordu.

Tahtada hâlâ tek bir kelime duruyordu.

SİLİNME.

Aldrich’in ders anlatırken sesi hiç yükselmezdi. Öğrencileri etkilemeye çalışmazdı. Buna ihtiyaç da duymazdı. Söylediği şeyler zaten insanın zihninde gereğinden fazla yer kaplıyordu.

“Bir insanı öldürmek ile onu tarihten çıkarmak aynı şey değildir.”

“Bir olay yaşandıysa, geride mutlaka bir iz bırakır.”

Liora istemsizce kalemini sıktı.

E. Vale.

Kazınmış yüzler.

Noctivis.

Damien Crowe’un defterinin kenarına tekrar tekrar çizdiği aynı mühür.

Sınıfın kapısı kapanırken sandalyesini geriye itti.

Tam ayağa kalkacağı sırada Profesör Aldrich’in sesi duyuldu.

“Hanım…”

Liora durdu.

Yaşlı profesör gözlüklerinin üzerinden ona bakıyordu.

“…Selwyn”

İsmi duyduğu anda omurgası boyunca ince bir gerginlik yayıldı.

Profesörün yüzünde hiçbir şey okunmuyordu.

Ne şaşkınlık.

Ne merak.

Ne de sorgulama.

Yalnızca yaşlı insanların bazen sahip olduğu, insanın içine kadar baktığını düşündüren sakin dikkat.

“Bir dakikanızı alabilir miyim?”

Sınıfta kalan son birkaç öğrenci de çıkıp gittikten sonra sessizlik çöktü.

Yağmur yeniden başlamıştı.

İnce damlalar dar pencerelere vuruyor, sınıfın içini yumuşak bir uğultuyla dolduruyordu.

Aldrich masasına yaslandı.

“Bugünkü ders sizi rahatsız etti.”

Bu soru değildi.

Liora çantasının kayışını düzeltti.

“Birçok öğrenciyi rahatsız etmiş olabilir.”

“Birçok öğrenci dersi dinlemiyordu.”

Liora cevap vermedi.

Profesörün dudaklarının kenarı çok hafif kıpırdadı.

“Merak…” dedi yavaşça. “Akademinin en değerli ve en tehlikeli özelliğidir.”

Masasının üzerinde duran eski kitabı kapattı.

“Bir şeyi öğrenmek istemek ile onu öğrenmeye hazır olmak aynı şey değildir.”

Liora profesörün yüzünü dikkatle inceledi.

“Bir uyarı mı bu?”

Aldrich birkaç saniye sustu.

Sonra pencereye döndü.

“Veilmoor’da,” dedi, “bazı kapılar kilitli değildir.”

Yağmurun sesi biraz daha arttı.

“İnsanlar onları açmamayı tercih eder.”

Liora’nın bakışları sertleşti.

“Ya kapının arkasında ne olduğunu bilmek istiyorlarsa?”

Profesör bu kez doğrudan ona baktı.

“O zaman kendilerine şu soruyu sormalıdırlar.”

Sınıf sessizdi.

“Sorunun cevabı hayatlarını değiştirecekse…” dedi Aldrich, “…onu gerçekten duymak istiyorlar mı?”

Liora’nın zihninden yasaklı arşiv geçti.

Camdaki yansıma geçti.

Kendi soyadı geçti.

“İyi günler, Profesör.”

Kapıya yöneldi.

Aldrich arkasından seslenmedi.

Yalnızca tam kapıdan çıkarken sakin sesi yeniden duyuldu.

“Hanım Selwyn.”

Liora dönmedi.

“Bazı kayıtlar silinmez.”

Bir an duraksadı.

Sonra koridora çıktı.

Veilmoor’un koridorları gün içinde bile tam anlamıyla aydınlık olmazdı.

Yüksek kemerli tavanlar ışığı yutuyor, dar pencerelerden sızan gri gün ışığı taş zeminde soluk lekeler bırakıyordu. Öğrenciler gruplar hâlinde ilerliyor, yaklaşan düello sınavından, profesörlerin huysuzluklarından ve hafta sonu izinlerinden bahsediyordu.

Sıradanlık.

Akademi bunu çok iyi beceriyordu.

Sanki geceleri yansımalar gecikmiyor, kayıtlardan insanlar silinmiyor ve profesörler tarihten kazınmış isimler hakkında üstü kapalı konuşmuyormuş gibi davranıyordu.

“Liora!”

Ophelia kalabalığın arasından koluna girdi.

“Bir sonraki ders Runik Mühürler. Ve eğer Profesör Isolde bugün de bize altmış sayfalık okuma verirse, ben resmen isyan başlatacağım.”

“Sen her hafta isyan başlatacağını söylüyorsun.”

“Bu kez ciddiyim.”

Liora istemsizce gülümsedi.

Ophelia’nın varlığında tuhaf bir denge vardı.

Sanki dünyanın ağırlığı biraz hafifliyordu.

Tam merdivenlere yönelmişlerdi ki Selene Ardent onlara yetişti.

“Profesör Aldrich seni neden tuttu?”

Soruyu doğrudan sordu.

Selene’in insanı rahatsız eden tarafı buydu.

Dolambaçlı konuşmazdı.

Liora’nın omuzları hafifçe gerildi.

“Dersle ilgili.”

Selene onu birkaç saniye inceledi.

Ardent Hanesi çocuklarının insanları okumayı öğrendiği söylenirdi.

Sessizlikleri, çoğu zaman sorulardan daha tehlikeliydi.

Sonunda başını çevirdi.

“Yalan söylüyorsun.”

Ophelia iç çekti.

“Selene.”

“Ne?”

“İnsanlara bazen nefes alma alanı bırakman gerekiyor.”

Selene’in yüzünde küçücük bir ifade oluştu.

“Pek iyi olduğum söylenemez.”

Liora istemeden ona baktı.

Bu dürüstlük beklenmedikti.

Selene onu fark ettiğinde gözlerini kaçırmadı.

“Bir şey varsa,” dedi sakin bir sesle, “tek başına çözmek zorunda değilsin.”

Liora’nın cevabı gecikmedi.

“Öyle bir şey yok.”

Ama bunu söylerken kendi sesinin ne kadar inandırıcı olmadığını fark etti.

Runik Mühürler sınıfı akademinin batı kanadındaydı.

Burası diğer dersliklerden farklıydı.

Taş duvarlar yerine koyu renk ahşap panellerle kaplıydı ve tavandan sarkan pirinç halkaların içine eski semboller oyulmuştu.

Sınıfa giren herkesin önünde beyaz tebeşirler ve siyah taş levhalar bulunuyordu.

Profesör Isolde, öğrenciler yerlerine otururken tahtaya büyük bir daire çizdi.

“Bugün,” dedi, “hafıza mühürlerinden bahsedeceğiz.”

Sınıfta hafif bir kıpırdanma oldu.

Liora’nın kalbi yavaşladı.

Profesör tebeşiri bıraktı.

“Hafıza, insanların sandığından çok daha kırılgan bir yapıdır.”

Tahtadaki dairenin içine yeni çizgiler ekledi.

“Bazı mühürler anıları korur.”

Bir çizgi daha.

“Bazıları onları saklar.”

Bir çizgi daha.

“Bazılarıysa…”

Tebeşir durdu.

“…unutulmalarını sağlar.”

Liora’nın bakışları istemsizce sınıfın diğer tarafına kaydı.

Damien Crowe hiç hareket etmiyordu.

Önündeki levhaya bakıyordu.

Fakat parmakları tebeşiri öylesine sıkıyordu ki eklemleri beyazlamıştı.

Profesör Isolde arkasını dönmeden konuşmaya devam etti.

“Bir mühür ne kadar güçlü olursa olsun,” dedi sessizce, “zihin her zaman kaybettiği şeyi arar.”

O an.

Damien başını kaldırdı.

Liora’nın bakışlarıyla buluştu.

Bu kez aralarında şaşkınlık yoktu.

Yalnızca aynı soruyu birbirlerinde görmenin yarattığı huzursuzluk vardı.

Sanki ikisi de farkında olmadan aynı kapının önüne gelmişti.

Ve ikisi de o kapının arkasında ne olduğunu henüz bilmiyordu.

Profesör Isolde’nin sesi sınıfın içinde kaybolmadı.

Yağmurun ritmine karışarak öğrencilerin üzerine çöktü.

“Zihin her zaman kaybettiği şeyi arar.”

Tebeşiri siyah tahtanın kenarına bıraktı. Parmak uçları beyaz tozla kaplanmıştı.

“Bu yüzden hafıza büyüleri, teoride mümkün olmalarına rağmen, uygulamada son derece tehlikelidir.”

Sınıfta bir sessizlik oluştu.

Öğrenciler genellikle tehlikeli kelimesini duyduklarında dikkat kesilirdi. Yasaklı olan şeyler, genç zihinler için her zaman daha çekiciydi.

Profesör Isolde bunu biliyor gibiydi.

“Bir anıyı saklayabilirsiniz,” diye devam etti. “Onu belirli bir düşünceyle mühürleyebilir, sahibinin erişemeyeceği bir yere taşıyabilirsiniz. Hatta belirli olayları bilinçli olarak unutturabilirsiniz.”

Tebeşiri yeniden eline aldı.

Tahtadaki dairenin tam ortasına küçük bir nokta çizdi.

“Ama…”

Çizginin etrafına çatlakları andıran ince kıvrımlar ekledi.

“…insan zihni boşluklardan hoşlanmaz.”

Liora’nın boğazı kurudu.

İstemsizce yasaklı arşivi düşündü.

E. Vale’i.

Camdaki yansımasını.

Çünkü bir anda aklına korkutucu bir soru gelmişti.

Ya bazı şeyleri unutmuşsa?

Profesör Isolde’nin sesi onu düşüncelerinden çekip aldı.

“Bir insanın çocukluğundan bir yılı alırsanız, zihin o boşluğu doldurmaya çalışır. Bazen rüyalarla. Bazen sezgilerle. Bazen de açıklayamadığı bir özlem duygusuyla.”

Bir öğrenci elini kaldırdı.

Liora çocuğun adını hatırlayamadı.

“Profesör… bir insan unuttuğu şeyi geri hatırlayabilir mi?”

Sınıfın dikkati tamamen Isolde’ye yöneldi.

Kadın, öğrencinin yüzünü birkaç saniye inceledi.

“Hatırlamak…” dedi yavaşça, “zannedildiği kadar basit değildir.”

Pencerenin önüne yürüdü.

Yağmur, koyu renk camları dövüyordu.

“Bazı anılar bir kapının ardında bekler.”

Sınıfa döndü.

“Bazıları ise dışarı çıkmak istemez.”

Liora, sınıfın diğer ucuna bakmamaya çalıştı.

Başaramadı.

Damien Crowe hâlâ hareketsizdi.

Önündeki siyah levhaya bakıyordu ama gerçekten onu görüyor gibi değildi.

Yüzünde bir ifade yoktu.

Fakat tebeşir tuttuğu eli artık titriyordu.

Çok hafif.

İnsan fark etmeyebilirdi.

Ama Liora fark etti.

Çünkü sınıftaki herkes nefesini tutmuş gibi otururken, Damien’ın içindeki bir şey sessizce direniyor gibiydi.

“Profesör,” dedi başka bir öğrenci, “hafıza mühürleri yasal mı?”

Bu soru üzerine sınıfta hafif bir kıpırdanma oldu.

İsolde’nin yüzündeki ifade değişmedi.

“Veilmoor’da öğretilen her bilgi,” dedi sakin bir sesle, “kullanılması için öğretilmez.”

Bakışları öğrencilerin üzerinde gezindi.

“Güç ile hak aynı şey değildir.”

Liora, Selene’in omuzlarının hafifçe gerildiğini fark etti.

Ophelia ise kaşlarını çatmıştı.

“Yani…” dedi Ophelia tereddüt ederek, “birinin anılarını değiştirmek mümkün ama bunu yapmak doğru değil?”

Profesör Isolde ona baktı.

“Doğru ve yanlış,” dedi, “çoğu zaman sonucu yaşayan kişi tarafından belirlenir.”

Ophelia’nın dudakları birbirine bastırıldı.

Liora onun bu ifadeyi ilk kez taktığını görmüyordu.

Bir şeyi fazla düşünmeye başladığında böyle yapardı.

Bir huzursuzluk, yavaşça sınıfın içine yayılıyordu.

Belki de Isolde’nin sesi yüzündendi.

Belki de anlatılan konunun kendisinden.

Liora bunu isimlendiremedi.

Tam o sırada sınıfın sessizliğini kuru bir ses böldü.

Çat.

Herkes başını çevirdi.

Damien’ın elindeki beyaz tebeşir ikiye ayrılmıştı.

Parçalar siyah levhanın üzerine düştü.

Damien birkaç saniye onlara baktı.

Sanki nasıl kırıldığını anlamamış gibiydi.

Sonra yavaşça ayağa kalktı.

“İyi misin, Crowe?” diye sordu Isolde.

Damien’ın bakışları önce levhaya, sonra profesöre kaydı.

İfadesi sakindi.

Fazla sakindi.

“Evet, Profesör.”

Sesi düzgündü.

Kontrollüydü.

Ama Liora, onun yalan söylediğini düşündü.

Sebebini bilmiyordu.

Damien yerine otururken gözleri istemeden levhasına kaydı.

Orada çizilmiş olması gereken alıştırma mühürü yoktu.

Bunun yerine levhanın tamamını kaplayan tek bir şekil vardı.

Siyah taşın üzerine beyaz tebeşirle tekrar tekrar çizilmiş bir sembol.

Bir daire.

Dairenin içinde birbirine dolanan çizgiler .

Merkezde ise küçük, karanlık bir nokta

Noctivis.

Liora’nın nefesi yavaşladı.

Çünkü Damien onu fark etmişti.

Bakışları yeniden buluştu.

Bu kez aralarındaki sessizlik farklıydı.

Sanki ikisi de aynı sorunun etrafında dönüp duruyordu ama onu yüksek sesle söylemeye cesaret edemiyordu.

Liora’nın zihninde Profesör Aldrich’in sesi yankılandı.

“Bazı kayıtlar silinmez.”

Ve Profesör Isolde’nin sesi ona karıştı.

“Zihin her zaman kaybettiği şeyi arar.”

Yağmur, Veilmoor’un taş kulelerine vurmaya devam ediyordu.

Sınıfın içinde oturan öğrenciler not alıyor, sorular soruyor ve yaklaşan sınavları düşünüyorlardı.

Dışarıdan bakıldığında burası yalnızca eski bir akademiydi.

Fakat Liora ilk kez, Veilmoor’un öğrencilerine yalnızca bilgi öğretmediğini düşündü.

Onları gözlemliyordu.

Kimlerin unuttuğunu…

Kimlerin hatırladığını…

Ve kimlerin, kendilerinden alınan bir şeyi geri istemeye başlayacağını bekliyordu.

Bölüm sonu

1 yorum