İçeriğe geç

The House Of Noctivis

Bölüm 2 · 4 dk okuma

The House Of Noctivis

Bölüm 2

Bölüm 2 — Sabahın Sessizliği

Liora o gece uzun süre uyuyamadı.

Veilmoor’un taş duvarları geceleri sesi garip bir şekilde taşıyordu. Yağmur durmuştu ama damlaların bıraktığı rutubet hâlâ havaya sinmişti. Arada sırada rüzgâr yüksek kulelerin arasında dolaşıyor, eski pencerelerin çerçevelerini titretiyor ve insanın tam uykuya dalacağı sırada bir yerlerde bir kapının kapandığını düşündüren boğuk sesler çıkarıyordu.

Yatağında sırtüstü uzanırken gözlerini tavandan ayırmıyordu.

E. Vale.

İsim zihninin içinde dönüp duruyordu.

Çocukluğundan beri ailesine ait hikâyeleri dinlemişti. Babasının hiç anlatmadığı şeyleri annesi eksik parçalarla tamamlamış, eksik kalan yerleri ise sessizlikle örtmüştü. Vale soyadını taşıyan insanların sıradan olduğunu söylemişlerdi ona. Akademilerle, büyüyle, eski savaşlarla ilgileri olmadığını…

Oysa yasaklı arşivde duran o kayıt bambaşka bir hikâye anlatıyordu.

Liora gözlerini kapattı.

Camdaki yansımasını düşündü.

Bir saniye.

Belki daha az.

Kendi hareketini gecikmeli takip eden bir yüz.

Bunu gerçekten görmüş müydü?

İnsan zihni karanlıkta oyun oynamayı severdi.

Özellikle de insan zaten görmek istediği şeyleri arıyorsa.

Yine de midesinin derinliklerine çöken huzursuzluk hissi dağılmıyordu.

Yatağın karşı tarafında Ophelia battaniyesine sarılmıştı. Sarı saçlarının yarısı yastığın dışına taşmış, bir eli yere sarkmıştı. Onu ilk kez gören biri dünyanın en kaygısız insanıyla karşılaştığını düşünebilirdi.

Oysa Ophelia, uyurken bile kaşlarını hafifçe çatardı.

Liora bunu fark ettiğinden beri nedenini merak ediyordu.

Çan sesi sabahın ilk saatlerinde yükseldi.

Veilmoor’da güneşten önce çanlar uyanırdı.

Liora ağır hareketlerle yatağından kalkarken Ophelia battaniyenin altından boğuk bir homurtu çıkardı.

“Bir gün o çanı çalan kişiyi bulacağım.”

Sesi uykudan kalındı.

“Sonra?”

Ophelia gözlerini açmadan cevap verdi.

“Sonra ona neden bu kadar nefret dolu olduğunu soracağım.”

Liora istemsizce gülümsedi.

Bu gülümseme kısa sürdü.

Çünkü pencereye yaklaştığında avluyu gördü.

Yağmur durmuştu. Taş zeminde hâlâ ince su birikintileri vardı. Öğrenciler koyu renk cüppeler içinde ana binaya doğru ilerliyor, sabahın soğuğundan korunmak için omuzlarını içeri çekiyorlardı.

Veilmoor gündüzleri kendini iyi saklardı.

Gece insanın içine işleyen o tekinsiz yapı, sabah olduğunda eski ve saygın bir akademiye dönüşüyordu. Kuleler görkemli görünür, bahçelerdeki kuru güller estetik bir tercihten ibaretmiş gibi durur, taş duvarlara sinmiş hikâyeler yalnızca söylenti gibi anlatılırdı.

Belki de okulun asıl yeteneği buydu.

Kendini masum göstermesi.

Kahvaltı salonu beklenildiği gibi kalabalıktı.

Uzun masaların üzerinde buharı tüten çaylar, taze ekmekler ve öğrencilerin bitmek bilmeyen şikâyetleri vardı. Bir köşede üçüncü sınıflar yaklaşan sınavlardan bahsediyor, başka bir masada iki öğrenci düello dersindeki başarısızlıkları yüzünden tartışıyordu.

Burası herhangi bir yatılı okul olabilirdi.

Liora tepsisini alırken bunun ne kadar büyük bir yanılsama olduğunu düşündü.

Çünkü aynı okulun altında mühürlenmiş odalar olduğu söyleniyordu.

Aynı okulun kayıtlarından insanlar silinmişti.

Aynı okulun camlarında yansımalar bazen geç hareket ediyordu.

“Liora.”

Ophelia dirseğiyle onu dürttü.

“Yine düşünüyorsun.”

Liora başını çevirdi.

“Nereden anladın?”

“Çünkü çaya tuz atıyordun.”

Liora birkaç saniye elindeki tuzluğu inceledi.

Sonra sessizce yerine bıraktı.

Ophelia’nın ağzının kenarı hafifçe kıvrıldı.

“Gece neredeydin?”

“Uyuyordum.”

“Yalan.”

“Kanıtlayamazsın.”

“Yüzün kanıtlıyor.”

Liora cevap vermedi.

Bazen Ophelia’nın insanları nasıl bu kadar kolay okuduğunu merak ediyordu.

Kahvaltı salonunun kuzey tarafındaki yüksek pencerelerden biri hafifçe titreşti. Dışarıdan gelen rüzgâr, içerideki mumların alevlerini oynattı.

Liora başını kaldırdı.

Ve onu gördü.

Salonun geri kalanından birkaç masa uzakta, pencerelerin önünde tek başına oturan bir çocuk vardı.

İlk bakışta dikkat çekici biri değildi.

Ne en yüksek sesle gülen öğrencilerden biriydi ne de insanların etrafında toplandığı türden biriydi.

Yine de göz istemeden ona kayıyordu.

Önündeki kahveye dokunmamıştı.

Açık duran kitabın sayfaları çevrilmemişti.

Etrafındaki gürültüye rağmen sanki kendi sessizliğinin içinde oturuyordu.

Liora onu daha önce görüp görmediğini hatırlamaya çalıştı.

Veilmoor’da yüzler birbirine karışırdı. İnsanlar yıllarca aynı koridorlarda yürür, aynı sınıflarda oturur ve yine de birbirlerini gerçekten tanımazlardı.

Fakat bazı insanlar vardı ki, kalabalığın ortasında bile etraflarında görünmez bir boşluk taşırdı.

Çocuk tam o sırada başını kaldırdı.

Göz göze geldiler.

Liora bakışını hemen kaçırmadı.

Çocuğun yüzünde belirgin bir ifade yoktu. Ne merak ne rahatsızlık ne de tanıma…

Yalnızca dikkat.

Sanki onu ilk kez görmesine rağmen zihninde bir yere yerleştirmeye çalışıyordu.

O kısa anın içinde Liora’nın göğsünde açıklayamadığı bir his kıpırdandı.

Bu korku değildi.

Merak da değildi.

Daha çok, çok eski bir rüyayı uyandıktan sonra hatırlamaya çalışırken duyulan huzursuzluğa benziyordu.

Bir şeyin önemli olduğunu bilirsin.

Ama ne olduğunu çıkaramazsın.

Ophelia çayından bir yudum alıp onun baktığı yöne döndü.

“Damien Crowe,” dedi kayıtsız bir sesle.

Liora istemsizce ona baktı.

“Tanıyor musun?”

“Herkes ismini bilir.” Omuz silkti. “Üst sınıflardan. Derslerinde iyi. İnsanlarla arası çok yok.”

Liora yeniden pencerelerin olduğu tarafa döndü.

Damien Crowe bakışlarını kitabına indirmişti.

Ama nedense Liora’nın aklından tek bir düşünce geçiyordu:

Bazı insanları ilk kez gördüğünde tanımadığını bilirsin.

Bazı insanlarsa yabancı olmalarına rağmen yanlışlıkla unutulmuş biri gibi gelir.

Veilmoor’un koridorlarında dolaşan bütün söylentilere rağmen, Liora ilk kez kendisini gerçekten huzursuz eden şeyin hayaletler ya da mühürlenmiş odalar olmadığını düşündü.

Belki de insanın hiç tanımadığı birine bakıp onu kaybetmiş gibi hissetmesi, bütün eski hikâyelerden daha korkutucuydu.

Bölüm sonu

1 yorum