İçeriğe geç

The Five Seals of Fate- Kaderin Beş Mührü

Bölüm 3 · 16 dk okuma

The Five Seals of Fate- Kaderin Beş Mührü

Bölüm 3

Kırılan Mühür

❗NOT❗: 🌿 Yazarın Minik Notu 🌿

Bu hikâyede geçen karakterler, krallıklar, element güçleri ve olaylar tamamen hayal ürünüdür. Gerçek kişilerle veya olaylarla benzerlik göstermesi yalnızca tesadüftür.

⚠️ Uyarı ⚠️

Bu hikâye gizem, fantastik mücadeleler, tehlike ve zaman zaman duygusal sahneler içerebilir.

💚 Ayrıca küçük bir hatırlatma:

Lütfen karakterlere fazla bağlanmayın.😉

Yazar bazılarını çok sevse de... kader bazen oldukça acımasız olabilir. 🌙✨

~İYİ OKUMALAR EFENDİM~

ATEŞ KRALLIĞI

Vulkarya'nın geceleri bile gündüz kadar parlaktı.

Volkanların içindeki lav nehirleri şehrin etrafında kızıl damarlar gibi dolaşıyor, gökyüzünü turuncuya boyuyordu.

Sarayın en yüksek balkonunda Alevya tek başına durmuştu.

Aşağıda şehir hareketliydi.

Demirciler çalışıyor.

Muhafızlar devriye geziyor.

Arenadan hâlâ tezahürat sesleri geliyordu.

Ama Alevya hiçbirini duymuyordu.

Gözü sadece gökyüzündeki siyah çatlaktaydı.

Arkasında duran danışman Roven birkaç dakika boyunca sessiz kaldı.

Prensesin düşünürken rahatsız edilmekten hoşlanmadığını biliyordu.

Sonunda boğazını temizledi.

"Prensesim."

Cevap gelmedi.

"Prensesim."

Alevya gözünü bile kırpmadan konuştu.

"Üçüncü kez söylersen aşağı atlayacağım."

Roven yüzünü buruşturdu.

"Tehdit mi bu?"

"Hayır."

Alevya sonunda döndü.

"Söz veriyorum."

Roven derin bir nefes aldı.

Yirmi yıldır sarayda görev yapıyordu.

Yirmi yıl boyunca birçok soyluyla çalışmıştı.

Ama bu kız kadar yorucu birini hiç görmemişti.

"Kraliçe sizi görmek istiyor."

"İstemiyorum."

"Prensesim..."

"Roven."

"Efendim?"

"Şu çatlağı görüyor musun?"

Roven gökyüzüne baktı.

Gördüğü şey hoşuna gitmedi.

Sanki gece göğsünde açılmış bir yara vardı.

"Evet."

"Sence normal mi?"

"Hayır."

"Ben de öyle düşünüyorum."

Roven kaşlarını kaldırdı.

"Bu kez aynı fikirdeyiz."

Alevya gülümsedi.

"Kutlama yapalım mı?"

"Hayır."

"Ben isterdim."

"Şaşırmadım."

Bir süre sessizlik oldu.

Sonra Alevya'nın yüzündeki gülümseme kayboldu.

İlk kez ciddi görünüyordu.

"İçimde garip bir his var."

Roven dikkat kesildi.

"Nasıl bir his?"

Alevya cevap vermeden önce düşündü.

Bu onun pek yaptığı bir şey değildi.

"Sanki..."

Durdu.

"Sanki yıllardır beklediğim bir şey yaklaşıyor."

"Bu kulağa hiç güven verici gelmedi."

"Bana da gelmedi."

Roven onu dikkatle izledi.

Prenses korkmuyordu.

Alevya'nın doğasında korku yoktu.

Ama tedirgindi.

Bu çok daha ender görülen bir şeydi.

Tam konuşacakken kapı açıldı.

İçeri muhafız kaptanı girdi.

Kaptan Darius.

İki metreye yakın boyu ve savaş izleriyle saraydaki en korkutucu insanlardan biriydi.

"Prensesim."

Alevya döndü.

"Ne var?"

"Kraliçe sizi acilen görmek istiyor."

"İstemiyorum."

"Bu bir davet değil."

Alevya sırttaki kılıcını aldı.

"O zaman ben de reddediyorum."

Darius gözlerini kapattı.

Roven başını ellerinin arasına aldı.

"Yine başladı..."

Darius homurdandı.

"Bir gün gerçekten kraliçe olacaksınız."

Alevya omuz silkti.

"O gün gelince düşünürüm."

"Devlet böyle yönetilmez."

"Şimdilik devlet yönetmiyorum."

"Bir gün yöneteceksiniz."

"Bir gün hepimiz öleceğiz."

Darius birkaç saniye sessiz kaldı.

Sonra dönüp Roven'e baktı.

"Buna nasıl cevap veriliyor?"

Roven yorgun bir ifadeyle konuştu.

"Verilmiyor."

"Anladım."

"Ben yıllar önce pes ettim."

Alevya kahkaha attı.

Tam o sırada gökyüzü titredi.

Üçü de sustu.

Siyah çatlağın içinden kısa süreliğine kızıl bir ışık geçti.

Şehrin her yerinde insanlar durdu.

Muhafızlar gökyüzüne baktı.

Demircilerin çekici havada kaldı.

Arenadaki tezahüratlar sustu.

Sanki bütün dünya aynı anda nefesini tutmuştu.

Alevya'nın yüzündeki gülümseme tamamen silindi.

"İşte bu..."

Darius kılıcının kabzasını sıktı.

"Bu normal değil."

Roven fısıldadı.

"Eski hikâyelerde buna benzer şeyler anlatılırdı."

Alevya gözlerini çatlağa dikti.

"Masallar mı?"

"Belki."

"Umarım değildir."

"Neden?"

Alevya'nın gözlerinde alevler parladı.

Çünkü masallar gerçek olursa...

Kahramanlar da gerçek olmak zorunda kalır."

METAL KRALLIĞI

Ferrion'da gece sessizdi.

Ama bu huzurlu bir sessizlik değildi.

Düzenin sessizliğiydi.

Şehrin her yerinde devasa çelik kuleler yükseliyor, mekanik saatler aynı ritimde çalışıyor, köprülerin altındaki dişliler durmaksızın dönüyordu.

Burada her şey bir plana bağlıydı.

Her şeyin bir amacı vardı.

Her şey hesaplanabiliyordu.

En azından halk böyle düşünüyordu.

Sarayın en yüksek gözlem kulesinde Arane tek başına oturuyordu.

Önündeki masanın üzerinde onlarca küçük metal parça vardı.

Bakır.

Gümüş.

Demir.

Çelik.

Parmaklarını hareket ettirdikçe metaller havaya yükseliyor, görünmez iplerle çekiliyormuş gibi şekil değiştiriyordu.

Bir kuş.

Bir kule.

Bir kılıç.

Bir kurt.

Sonra hepsi yeniden parçalanıyordu.

Arane'nin yüzünde her zamanki sakin ifade vardı.

Ne mutlu görünüyordu.

Ne üzgün.

Ne öfkeli.

Sanki yüzüne duygular uğramayı unutmuştu.

Kapı açıldı.

İçeri Komutan Valen girdi.

Elli yaşlarında, sert bakışlı bir adamdı.

Yıllardır prensin yanında görev yapıyordu.

Ama hâlâ onun ne düşündüğünü anlamakta zorlanıyordu.

"Prensim."

Arane gözlerini kaldırmadı.

"Evet."

Valen iç çekti.

"Bu kadar mı?"

Arane sonunda baktı.

"Neyin bu kadar?"

"Selamlaşmanın."

"Selamlaştık."

"Hayır."

"Ben öyle düşünüyorum."

Valen birkaç saniye tavana baktı.

Sabır.

Sabır çok önemliydi.

Özellikle Arane ile konuşurken.

"Ateş Krallığı sınırına ek birlikler göndermiş."

"Biliyorum."

"Nasıl?"

"Rapor geldi."

"Raporu henüz size vermedim."

"Vermek için geldiğinizi tahmin ettim."

Valen cevap veremedi.

Bu çocuk bazen sinir bozucuydu.

Arane yeniden metal parçalarla oynamaya başladı.

"Başka bir şey var mı?"

Valen biraz duraksadı.

"Asıl konu o değil."

"Dinliyorum."

Gökyüzünü işaret etti.

"Bu."

Arane pencereye baktı.

Siyah çatlak hâlâ oradaydı.

Daha da büyümüş gibiydi.

Kulenin camlarında yansıması görünüyordu.

Sanki gece gökyüzüne açılmış dev bir yara.

Valen'in sesi bu kez daha ciddi çıktı.

"Bu beni rahatsız ediyor."

Arane sessiz kaldı.

"Beni de."

Valen şaşkınlıkla baktı.

"Gerçekten mi?"

"Elbette."

"Hiç belli etmiyorsunuz."

Arane omuz silkti.

"Belli etmem gereken biri mi var?"

Valen düşününce cevap bulamadı.

Tam o sırada kule kapısı yeniden açıldı.

İçeri Kraliyet Bilgini Edrik girdi.

Koltuğunun altına sıkıştırdığı kitaplar düşmek üzereydi.

Yaşlı adam nefes nefese kalmıştı.

"Prensim!"

Arane sakin kaldı.

"Evet."

"Önemli bir şey buldum."

"Bu cümleyi son üç ayda yirmi sekiz kez kullandınız."

Edrik durdu.

"Daha önce saydınız mı?"

"Yirmi dokuz."

Valen kıkırdamamak için yüzünü çevirdi.

Edrik boğazını temizledi.

"Bu kez gerçekten önemli."

Çantasından eski bir kitap çıkardı.

Kitabın kapağı yıpranmıştı.

Üzerindeki semboller neredeyse silinmişti.

"Arşivlerin en eski bölümünde buldum."

Arane kitabı aldı.

Sessizce sayfaları çevirmeye başladı.

Birkaç dakika boyunca odada yalnızca sayfaların sesi duyuldu.

Sonra ilk kez kaşları hafifçe çatıldı.

Valen bunu görünce hemen yaklaştı.

Çünkü Arane'nin yüzünde herhangi bir ifade görmek tutulmanın ortasında güneş görmek kadar nadirdi.

"Ne buldunuz?"

Arane cevap vermedi.

Bir sayfayı gösterdi.

Orada siyah çatlağın aynısı çizilmişti.

Valen'in yüzü gerildi.

"Bu mümkün değil."

Edrik başını salladı.

"Bu kitap yaklaşık sekiz yüz yıllık."

Arane gözlerini satırlarda gezdirdi.

Sonunda yüksek sesle okumaya başladı.

"'Gökyüzü yarıldığında beş halk yeniden karşılaşacak.'"

Oda sessizleşti.

"'Ve gölgenin mirası yeniden yürüyecek.'"

Valen'in sesi kısıldı.

"Gölgenin mirası..."

Edrik fısıldadı.

"Nocthar."

Bu isim duyulduğu anda odanın havası değişti.

Sanki duvarlar biraz daha soğumuştu.

Arane kitabı kapattı.

Valen dikkatle baktı.

"Ne düşünüyorsunuz?"

Prens pencereye yürüdü.

Şehrin ışıkları aşağıda yıldızlar gibi parlıyordu.

Uzakta fabrikaların bacalarından duman yükseliyordu.

Ferrion her zamanki gibi güçlü görünüyordu.

Ama Arane ilk kez bunun yeterli olup olmadığını sorguluyordu.

Uzun süre konuşmadı.

Valen sabırsızlandı.

"Prensim?"

Arane sonunda cevap verdi.

"Çocukken bana bir şey öğretmişlerdi."

"Ne?"

"Metal kırılmaz demişlerdi."

Valen başını salladı.

"Evet."

Arane gözlerini gökyüzündeki çatlağa dikti.

"Sonra büyüdüm."

Sessizlik.

"Ve her şeyin kırılabileceğini öğrendim."

Valen ile Edrik birbirlerine baktılar.

Çünkü Arane'nin sesinde ilk kez küçük de olsa bir endişe vardı.

Tam o anda...

Masanın üzerindeki bütün metal parçalar havaya yükseldi.

Hiç kimse dokunmamıştı.

Hepsi aynı anda titremeye başladı.

Sonra tek bir yöne döndüler.

Kuzeye.

Arane'nin gözleri daraldı.

Valen elini kılıcına götürdü.

"Bu da ne?"

Metal parçalar sanki görünmez bir çağrıyı dinliyordu.

Durmaksızın aynı yönü gösteriyorlardı.

Edrik'in yüzü bembeyaz oldu.

"Element Tapınağı..."

Arane başını çevirdi.

"Neresi?"

Yaşlı bilgin yutkundu.

"Eski dünyanın merkezi."

"Masallardaki yer mi?"

"Eskiler ona masal demezdi."

Odadaki sessizlik ağırlaştı.

Arane birkaç saniye düşündü.

Sonra pelerinini aldı.

Valen şaşırdı.

"Nereye gidiyorsunuz?"

Arane yürümeye başladı.

"Metaller bir yön gösteriyor."

"Bu yeterli bir sebep değil."

Arane durdu.

Arkasına bakmadan konuştu.

"Hayır."

"Öyleyse neden gidiyoruz?"

Prens ilk kez hafifçe gülümsedi.

Çok küçük bir gülümsemeydi.

Neredeyse görünmeyecek kadar.

"Çünkü bilmediğim şeylerden hoşlanmıyorum."

Ve Ferrion'un sessiz prensi, kaderinin onu beklediği yola doğru yürümeye başladı.

TOPRAK KRALLIĞI

Veridia'da sabahlar yavaş doğardı.

Güneş ışığı önce dağların zirvelerine dokunur, sonra ormanların yaprakları arasında süzülür, en son da kraliyet bahçelerindeki çiçeklerin üzerine düşerdi.

Burada kimse acele etmezdi.

Çünkü toprağın öğrettiği ilk şey sabırdı.

Bir çiçeği çekerek büyütemezdiniz.

Bir ağacı bağırarak meyve vermeye zorlayamazdınız.

Doğa kendi zamanında hareket ederdi.

Ve Veridia'nın veliahtı Koral da tıpkı ülkesi gibiydi.

Kraliyet bahçesinin en sakin köşesinde diz çökmüş, beyaz bir gülü inceliyordu.

Elindeki küçük makasla kurumuş yaprakları dikkatlice temizliyordu.

Yanındaki genç bahçıvan Lina endişeyle konuştu.

"Prensim, bunu hizmetkârlara bırakabilirsiniz."

Koral gülümsedi.

Yumuşak bir gülümsemeydi.

İnsanların içini rahatlatan türden.

"Yapabilirim."

"Öyleyse neden kendiniz yapıyorsunuz?"

Koral çiçeğe baktı.

"Çünkü o zaman onun neye ihtiyacı olduğunu anlayamam."

Lina birkaç saniye sessiz kaldı.

Prensin bazen çok garip konuştuğunu düşünüyordu.

Ama nedense söyledikleri hep mantıklı geliyordu.

Koral kurumuş yaprağı kesip yere bıraktı.

"İnsanlar da çiçekler gibidir."

Lina başını eğdi.

"Nasıl yani?"

"Uzaktan bakınca her şey yolundaymış gibi görünürler."

Parmaklarıyla beyaz yapraklardan birine dokundu.

"Ama yakından bakınca kırılmış yerlerini görürsün."

Lina cevap veremedi.

Çünkü prensin sesinde tuhaf bir hüzün vardı.

Tam o sırada bahçenin kapısı açıldı.

Kraliyet danışmanı Aldric hızlı adımlarla içeri girdi.

Normalde sakin bir adamdı.

Ama bugün yüzündeki telaş saklanamıyordu.

"Prensim!"

Koral başını kaldırdı.

"Günaydın Aldric."

"Prensim, durum ciddi."

Koral tekrar çiçeğine döndü.

"Genelde ciddi durumlar sabah kahvaltısından önce gelir."

Aldric derin nefes aldı.

"Bu bir şaka zamanı değil."

Koral nazikçe gülümsedi.

"Ben şaka yapmadım."

Aldric ne diyeceğini şaşırdı.

Bazen prensin sakinliği insanı daha çok geriyordu.

Gökyüzünü işaret etti.

"Siyah çatlak büyüyor."

Koral'ın eli durdu.

İlk kez gözleri gökyüzüne yöneldi.

Oradaydı.

Sanki dünyanın üzerine açılmış bir yara gibi.

Dün de vardı.

Ama bugün daha büyük görünüyordu.

Koral'ın yüzündeki huzur hafifçe gölgelendi.

"Anlıyorum."

Aldric kaşlarını kaldırdı.

"Bu kadar mı?"

"Ne söylememi istersiniz?"

"Mesela endişelenebilirsiniz."

Koral ayağa kalktı.

Üzerindeki toprakları silkeledi.

"Endişeleniyorum."

"Hiç benzemiyor."

Prens hafifçe başını eğdi.

"İnsanlar korktuğum zaman bağırmamı bekliyor."

Aldric sessiz kaldı.

"Ben korktuğum zaman daha sessiz olurum."

Bu cevap yaşlı danışmanın beklediğinden daha ağır gelmişti.

Tam o sırada bahçenin diğer ucundan yaşlı bir kadın geldi.

Krallığın baş bilgini Miriel.

Elinde eski bir tomar taşıyordu.

Kadının yüzü alışılmadık şekilde ciddiydi.

"Prens Koral."

"Hanımefendi."

Koral her zamanki gibi saygıyla eğildi.

Miriel hafifçe gülümsedi.

Veridia'da herkes onu seviyordu.

Çünkü prens olmasına rağmen hiçbir zaman kibirli davranmazdı.

Bir çiftçiyle konuşurken de aynı nezaketi gösterirdi.

Bir kralla konuşurken de.

Miriel tomarını açtı.

"Arşivlerde bir şey bulduk."

Koral dikkatle dinledi.

"Dinliyorum."

"Bu işaret daha önce görülmüş."

Aldric gerildi.

"Ne zaman?"

Miriel'in sesi alçaldı.

"Element Savaşı'ndan önce."

Bahçede rüzgâr esti.

Yapraklar hafifçe sallandı.

Kimse konuşmadı.

Sonunda Koral sessizliği bozdu.

"Yani masallar doğru olabilir."

Miriel başını salladı.

"Belki."

Aldric hemen itiraz etti.

"Bu mümkün değil."

"Çünkü?"

"Çünkü bunlar çocuk hikâyeleri."

Koral gökyüzüne baktı.

"İnsanlar anlamadığı şeylere bazen masal der."

Aldric cevap veremedi.

Prens yavaşça yürümeye başladı.

Bahçenin ortasındaki yaşlı meşe ağacının önünde durdu.

Bu ağaç Veridia kadar eskiydi.

Yüzlerce yıldır ayaktaydı.

Koral gövdesine dokundu.

Gözlerini kapattı.

Bir anlığına çevredeki bütün sesler kayboldu.

Kuşlar.

Rüzgâr.

İnsanlar.

Her şey.

Sonra...

Derinlerden gelen bir titreşim hissetti.

Toprağın içinden.

Uzaklardan.

Sanki dünya ona bir şey söylemeye çalışıyordu.

Koral'ın gözleri açıldı.

Aldric hemen yaklaştı.

"Ne oldu?"

Prens cevap vermedi.

Yüzü biraz solmuştu.

Miriel dikkatle baktı.

"Bir şey hissettiniz."

Bu soru değildi.

Bir tespitti.

Koral yavaşça başını salladı.

"Evet."

"Neyi?"

Uzun bir sessizlik oldu.

Sonunda konuştu.

"Yalnızlığı."

Aldric kaşlarını çattı.

"Ne?"

Koral'ın gözleri uzaklara dalmıştı.

"Toprak korkmuş."

Bahçıvan Lina ürperdi.

Miriel'in yüzündeki renk çekildi.

Çünkü eski kayıtlarda buna benzer bir şey okumuştu.

Element taşıyıcıları bazen dünyanın sesini duyabiliyordu.

Ve dünya korkuyorsa...

Sebebi iyi bir şey değildi.

Koral derin nefes aldı.

Sonra her zamanki nazik gülümsemesini geri getirdi.

Ama bu kez gözlerine ulaşmıyordu.

"Sanırım yolculuğa çıkmam gerekecek."

Aldric şaşkınlıkla baktı.

"Nereye?"

Miriel yavaşça cevap verdi.

"Element Tapınağı."

Bahçeye sessizlik çöktü.

Koral gökyüzündeki çatlağa baktı.

Sonra çiçeklerine.

Sonra ülkesine.

Yüzünde hüzünlü ama kararlı bir ifade belirdi.

"Bazı bahçeleri korumak için..."

Elini meşe ağacının gövdesinden çekti.

"...önce fırtınanın içine yürümek gerekir."

SU KRALLIĞI

Nereon Krallığı'nda sabahlar hiçbir zaman sessiz başlamazdı.

Limanlarda halatlar çekilir.

Gemiciler bağırır.

Martılar gökyüzünde dönüp dururdu.

Dalgalar ise durmaksızın kıyıları döverdi.

Suyun doğasında hareket vardı.

Durgun görünen denizin bile altında görünmeyen akıntılar dolaşırdı.

Krallığın veliahtı Baran da tam olarak böyleydi.

Dışarıdan bakınca rahat.

Umursamaz.

Şakacı.

Ama içinde kimsenin görmediği derin akıntılar vardı.

Şu anda ise sarayda olması gerekirken, limanın en yüksek gözetleme kulesinin çatısında oturuyordu.

Ayakları boşlukta sallanıyordu.

Elinde havada dönen küçük bir su küresi vardı.

Su küresinin içinde minik bir balık yüzüyordu.

Sonra iki balık.

Sonra üç.

Sonra balıklar birbirini kovalamaya başladı.

Baran kendi kendine gülümsedi.

"Tamam, bu biraz tatlı oldu."

Tam o sırada aşağıdan bir ses yükseldi.

"PRENSİM!"

Baran gözlerini kapattı.

"Hayır."

Ses tekrar geldi.

"PRENSİM!"

"Belki beni göremiyordur."

"PRENSİM!"

Baran iç çekti.

"Tamam, gördü."

Merdivenlerden nefes nefese çıkan muhafız Serkan sonunda çatıya ulaştı.

Dizlerine kapanıp nefes almaya çalışıyordu.

Baran ona baktı.

"Ölüyor musun?"

"Hayır..."

"Nefes alışın öyle diyor."

"Yedi kat merdiven çıktım!"

"Ben çıkmadım."

"Çünkü yukarıdaydınız zaten!"

Baran ciddi ciddi düşündü.

"Bu mantıklı."

Serkan birkaç saniye boyunca ona baktı.

Sonra başını iki yana salladı.

"Bir gün saçlarımı sizin yüzünüzden kaybedeceğim."

Baran sırıtıp su balığını havaya fırlattı.

"Kel olmak kötü değil."

"Yirmi üç yaşındayım!"

"Erken başlamış."

Serkan gözlerini kapattı.

Sabır.

Bütün muhafızların ortak kaderi buydu.

Özellikle de Baran'ın muhafızlarının.

"Kraliyet konseyi sizi arıyor."

"Ben de onları arıyorum."

Serkan umutlandı.

"Gerçekten mi?"

"Hayır."

Muhafızın yüzü düştü.

Baran kahkaha attı.

"Neden her seferinde inanıyorsun?"

"Çünkü bazen ciddi oluyorsunuz."

"İşte hata orada."

Tam o sırada yanlarına yaşlı bir adam geldi.

Uzun beyaz sakalları vardı.

Kraliyet danışmanı Orhan.

Nereon'da Baran'a laf geçirebilen nadir insanlardan biriydi.

"Majestelerinin oğlu."

Baran yüzünü buruşturdu.

"Bu hitabı sevmiyorum."

"Ben de sizin kaçmanızı sevmiyorum."

"Berabere."

Orhan çatının kenarına kadar geldi.

Aşağıdaki limana baktı.

Yüzlerce insan çalışıyordu.

Ama bugün garip bir şey vardı.

Normalde deniz sesleri her şeyi bastırırdı.

Bugünse...

Sessizlik hissediliyordu.

Baran da bunu fark etmişti.

Şakaları sürüyordu ama gözleri birkaç dakikadır ufuktaydı.

Orhan bunu gördü.

"Sen de hissediyorsun."

Bu bir soru değildi.

Baran'ın gülümsemesi hafifçe soldu.

"Deniz huzursuz."

Serkan ürperdi.

"Deniz nasıl huzursuz olur?"

Baran elindeki suyu gösterdi.

Küçük küre titriyordu.

Normalde onun kontrolündeki su kusursuz hareket ederdi.

Ama bugün farklıydı.

"Su konuşur."

Serkan kaşlarını kaldırdı.

"Ben hiçbir şey duymuyorum."

"Çünkü seni sevmiyor."

"Ne?"

"Şaka yapıyorum."

"Yemin ederim bir gün..."

"Ne yapacaksın?"

"...hiçbir şey."

Baran gülmeye başladı.

Orhan ise ufka bakıyordu.

Yüzü gittikçe daha ciddi hâle geliyordu.

"Eski kayıtları inceledim."

Baran başını çevirdi.

"Bana kötü haber gibi geldi."

"Çünkü kötü haber."

"Harika."

"Harika değil."

"Onu da biliyorum."

Yaşlı adam cübbesinin içinden eski bir parşömen çıkardı.

Üzerindeki çizimler neredeyse silinmişti.

Ama ortadaki sembol hâlâ görünüyordu.

Gökyüzündeki siyah çatlağın aynısı.

Baran'ın yüzündeki eğlenceli ifade kayboldu.

Tamamen değil.

Ama ilk kez ciddi görünüyordu.

"Bu nereden çıktı?"

"Kraliyet arşivleri."

"Kaç yıllık?"

"Yaklaşık dokuz yüz."

Baran ıslık çaldı.

"Demek ki insanlar dokuz yüz yıl önce de sorun çıkarıyormuş."

Orhan ona sertçe baktı.

"Baran."

Prens gülümsedi.

"Tamam. Devam et."

Yaşlı danışman derin nefes aldı.

"Bu işaret son kez ortaya çıktığında..."

Durdu.

"...Element Savaşı başlamış."

Rüzgâr sustu.

Martılar sustu.

Baran'ın gülümsemesi tamamen silindi.

Bu nadir bir görüntüydü.

Serkan bile bunu görünce irkildi.

"Yani masallar..."

Orhan başını salladı.

"Belki masal değildi."

Uzun süre kimse konuşmadı.

Baran ayağa kalktı.

Çatının kenarına yürüdü.

Aşağıda deniz uzanıyordu.

Çocukluğundan beri onu sakinleştiren aynı deniz.

Ama bugün farklı görünüyordu.

Karanlık.

Sessiz.

Bekliyormuş gibi.

Baran gözlerini kapattı.

Dalgaların sesini dinledi.

Bir şey vardı.

Çok uzakta.

Çok derinde.

Bir çağrı.

Sanki okyanusun kalbi atıyordu.

Bir kez.

İki kez.

Üç kez.

Sonra...

Bir ses.

Belirsiz.

Uzak.

Ama gerçek.

"Gel..."

Baran'ın gözleri açıldı.

Serkan geriye çekildi.

"Ne oldu?"

Baran cevap vermedi.

Orhan dikkatle baktı.

"Bir şey duydun."

Prens başını salladı.

"Sanırım."

"Ne?"

Baran ufka bakmaya devam etti.

Bu kez sesi alışılmadık derecede sakindi.

"Birisi uyanıyor."

Serkan'ın boğazı kurudu.

"Kim?"

Baran hafifçe gülümsedi.

Ama bu kez şaka yapan Baran'ın gülümsemesi değildi.

Daha sessizdi.

Daha düşünceliydi.

"Bilmiyorum."

Dalgalar kıyıya vurdu.

Gökyüzündeki çatlak biraz daha büyüdü.

Baran yavaşça aşağı inmeye başladı.

Orhan arkasından seslendi.

"Nereye gidiyorsun?"

Prens dönmeden cevap verdi.

"Normalde başımı belaya sokmaya."

"Bu kez?"

Baran gökyüzüne baktı.

Sonra denize.

Sonra uzaklardaki bilinmeyen ufka.

"Bu kez sanırım bela beni çağırıyor."

Ve ilk kez hayatında, içindeki huzursuzluğun bir macera değil...

Bir kader olduğunu hissetti.

HAVA KRALLIĞI

Aerelia.

Bulutların üzerinde kurulu şehir.

Gökyüzünün çocukları burada yaşardı.

Yeryüzündeki insanlar başlarını kaldırıp baktığında yalnızca beyaz bulutlar görürdü.

Ama bulutların üzerinde saraylar, bahçeler ve uçan adalar vardı.

Rüzgâr burada yalnızca bir doğa olayı değildi.

Bir dosttu.

Bir yoldu.

Bir şarkıydı.

Ve Aerelia'nın veliahtı Lodosya, rüzgârın kendisine en çok benzeyen kişiydi.

Çünkü onu hiçbir yerde uzun süre tutamazdınız.

---

Kraliyet Sarayı'nın toplantı salonunda yirmi kadar soylu oturuyordu.

Devasa masanın etrafında hararetli tartışmalar dönüyordu.

Bir general masaya vurdu.

"Bu kabul edilemez!"

Bir bakan ayağa kalktı.

"Siyah çatlak büyüyor!"

Başka biri bağırdı.

"Diğer krallıklar hazırlık yapıyor olabilir!"

Kraliçe kaşlarını ovuşturdu.

Toplantı üç saattir sürüyordu.

Ve herkesin aklındaki soru aynıydı.

Prenses neredeydi?

Sonunda yaşlı danışman Merion dayanamadı.

"Birisi Lodosya'yı bulsun."

---

Aynı anda...

Sarayın tam üstündeki bir bulutun üzerinde bir kız uyuyordu.

Gerçekten uyuyordu.

Kollarını başının altına koymuştu.

Bembeyaz saçları bulutların üzerine yayılmıştı.

Yüzüne hafif bir güneş ışığı vuruyordu.

Yanında oturan muhafız Ela ise sinir krizinin eşiğindeydi.

"Prensesim."

Cevap yok.

"Prensesim."

Sessizlik.

"Prensesim!"

Lodosya tek gözünü açtı.

"Hmm?"

"Toplantı başladı."

"Güzel."

"Üç saat önce başladı."

"Harika."

Ela birkaç saniye boyunca boşluğa baktı.

"Prensesim, sizce sorun nerede?"

Lodosya düşündü.

"Toplantıda."

"Hayır!"

"Ben öyle düşünüyorum."

Ela derin nefes aldı.

Bazen onunla konuşmak rüzgârı yakalamaya çalışmak gibiydi.

Tam tutacağını sanıyordun.

Sonra elinden kayıp gidiyordu.

---

Lodosya tekrar gözlerini kapattı.

Fakat bu kez uyuyamadı.

Çünkü son birkaç gecedir aynı rüyayı görüyordu.

Karanlık.

Alevler.

Yıkılmış şehirler.

Ve...

İki kırmızı göz.

Bir anda doğruldu.

Ela bunu görünce şaşırdı.

Çünkü Lodosya'nın bir şeye ciddi baktığını görmek çok nadirdi.

"Ne oldu?"

Lodosya cevap vermedi.

Gökyüzüne baktı.

Siyah çatlak oradaydı.

Sanki biraz daha büyümüştü.

Rüzgâr saçlarını savuruyordu.

Ama bugün farklıydı.

Rüzgâr huzursuzdu.

---

"Sen de hissediyor musun?"

Ela etrafına baktı.

"Neyi?"

"Rüzgârı."

"Her gün hissediyorum."

"Hayır."

Lodosya ayağa kalktı.

Bulutun kenarına yürüdü.

"Bugün farklı."

Ela sessizleşti.

Çünkü prenses şaka yapmıyordu.

Bu durum nadirdi.

Çok nadir.

---

Tam o sırada yanlarına yaşlı bir adam geldi.

Kraliyet bilgini Thalion.

Uzun beyaz saçları vardı.

Elindeki kitaplar düşmek üzereydi.

Nefes nefese kalmıştı.

"Prenses!"

Lodosya döndü.

"Merhaba."

"Ben koşuyorum."

"Evet."

"Nefes alamıyorum."

"Evet."

"Hiç yardım etmeyecek misiniz?"

Lodosya düşündü.

Sonra elini kaldırdı.

Küçük bir rüzgâr esintisi yaşlı adamın etrafında döndü.

Thalion'un üzerindeki ter kurudu.

Adam rahatladı.

"Teşekkür ederim."

"Rica ederim."

"Keşke bunu biraz önce yapsaydınız."

"Keşke koşmasaydınız."

Thalion birkaç saniye sustu.

Sonra pes etti.

Bu kızla tartışılmazdı.

Çünkü hiçbir yere varmazdı.

---

Yaşlı bilgin elindeki kitabı açtı.

"Bir şey bulduk."

Lodosya bulutun üzerine tekrar oturdu.

"Ne kadar kötü?"

"Oldukça."

"Yani toplantıya gitmeye değecek kadar mı?"

"Kesinlikle."

Lodosya iç çekti.

"Üzücü."

Ela sonunda umutlandı.

"Demek toplantıya geleceksiniz?"

"Hayır."

Muhafızın yüzü düştü.

---

Thalion kitabı açtı.

İçindeki çizimi gösterdi.

Siyah çatlak.

Aynısı.

Lodosya'nın yüzündeki rahat ifade biraz değişti.

İlk kez gerçekten dikkatle baktı.

"Bu eski."

"Yaklaşık bin yıllık."

"İmkânsız."

"Ben de öyle düşünmüştüm."

Rüzgâr hafifçe güçlendi.

Sayfalar kendi kendine çevrilmeye başladı.

Kimse dokunmuyordu.

Lodosya yavaşça ayağa kalktı.

Artık şaka yapmıyordu.

Gözü kitabın son sayfasındaydı.

Orada eski dilde tek bir cümle yazıyordu.

---

"Gökyüzü yarıldığında beş varis yeniden bir araya gelecek."

---

Ela'nın boğazı kurudu.

"Bu ne demek?"

Thalion sessiz kaldı.

Lodosya ise gökyüzüne baktı.

Uzun süre konuşmadı.

Sonunda hafifçe gülümsedi.

Ama bu alışılmış tembel gülümsemesi değildi.

Daha çok...

Merak eden birinin gülümsemesiydi.

"İlginç."

Ela gözlerini devirdi.

"Dünyanın sonu geliyor olabilir."

"Belki."

"Ve size ilginç mi geliyor?"

Lodosya omuz silkti.

"Şu ana kadar hayatımın en heyecanlı olayı."

"Prensesim!"

---

Birden rüzgâr durdu.

Tamamen.

Aerelia'da bu mümkün değildi.

Rüzgâr hiçbir zaman durmazdı.

Ama durmuştu.

Bütün şehir sessizliğe gömüldü.

Uçan adalar hareketsiz kaldı.

Bayraklar sarktı.

Bulutlar bile ilerlemeyi bıraktı.

Lodosya'nın yüzündeki ifade değişti.

Bu kez gerçekten.

İlk kez.

Korkmuş görünüyordu.

Çünkü çocukluğundan beri rüzgârı dinliyordu.

Ve şimdi...

Rüzgâr susmuştu.

Sonra çok uzaklardan bir fısıltı geldi.

O kadar hafifti ki yalnızca o duyabildi.

---

"Gel..."

---

Lodosya'nın gözleri büyüdü.

Ela hemen yaklaştı.

"Ne oldu?"

Prenses ufka baktı.

Bulutların ötesine.

Bilinmeyen yerlere.

Ve yavaşça konuştu.

"Birisi beni çağırıyor."

"Kim?"

Uzun bir sessizlik oldu.

Sonra Lodosya hafifçe gülümsedi.

Bu kez ne tembeldi.

Ne umursamazdı.

Sadece kararlıydı.

"Bilmiyorum."

Rüzgâr yeniden esmeye başladı.

Ama artık aynı rüzgâr değildi.

Sanki dünyanın kendisi nefes almıştı.

Ve Lodosya ilk kez toplantılardan, şekerlemelerden ve boş vermişliğinden daha büyük bir şeyin yaklaştığını hissetti.

Kader...

Onu sonunda uyandırıyordu.

~DEVAM EDECEK~

❗❗❗❗❗❗❗❗❗❗

🌙✨ Teşekkürler ✨🌙

Bu hikâyeye zaman ayırıp okuduğunuz için çok teşekkür ederim.

Alevya'nın alevlerinde, Baran'ın dalgalarında, Koral'ın çiçeklerinde, Lodosya'nın rüzgârlarında ve Arane'nin çeliğinde bana eşlik ettiğiniz için ayrıca teşekkürler.

Her okur, bir hikâyeye yeni bir nefes verir. Bu yüzden burada olduğunuz için gerçekten mutluyum.

Umarım bu yolculuk boyunca güler, heyecanlanır, merak eder ve karakterlerle birlikte büyürsünüz.

Yeni bölümlerde görüşmek üzere!

🌿 Rüzgârınız hafif,

🌊 Denizleriniz sakin,

🔥 Ateşiniz sıcak,

⚙️ İradeniz güçlü,

🌱 Umudunuz yeşil kalsın.

Sevgiyle,

Yazar 💚

Bölüm sonu

2 yorum