İçeriğe geç

the chosen one | minsung & omegaverse

Bölüm 9 · 10 dk okuma

the chosen one | minsung & omegaverse

Bölüm 9

8

Jeongin saray bahçesinde adımlarını bir o yana bir bu yana atarken telaşlıydı. Jisung'u bulmalı ve bir şekilde kendini affettirmeliydi yoksa içindeki susmayan vicdanı en sonunda onu öldürecekti. Daha da kötüsü ona Jisung'u kötüleyen de, aynı şekilde aklını başına getiren de Minju'ydu. Bu sabah gelip Jisung hakkında yalan söylediğini itiraf etmişti. Dediğine göre kızgınlığındayken Jisung'un ona bu kadar yardımcı olması kötü hissettirmişti, bu yüzden de Jeongin'e yanlış yaptığını söyleme ihtiyacı duymuştu.

Jeongin ise pişmandı. İki haftadır tanıdığı arkadaşlarına güvenerek ailesinden ayırmadığı omegayı dinlememişti bile. Şimdi ise onun acısını çekiyor, yüzüne bakmayan Jisung'a kendisini nasıl affettireceğini düşünüyordu.

"Nereye kaybolmuş olabilir ki?" Jisung odasında değildi. Sarayın içini de biraz dolanmış fakat bulamamıştı. Bahçeden başka gidebileceği başka bir yer varsa da Jeongin bilmiyordu.

"Yardımcı olabilir miyim?"

Yanına ulaşan alfayı fark ettiğinde eğilerek selam vermiş, karşısındaki komutan da aynı şekilde saygısını göstermişti. Dikkatli bakınca Veliahtın düzenlediği akşam yemeğinde yanına oturduğu komutan olduğunu anlamıştı.

"Teşekkür ederim, arkadaşımı arıyordum."

Komutan Seo'nun yapılı vücudu Jeongin'i istemsizce geriyordu. Kendisi el bebek gül bebek büyütülmüş bir çocuktu, Jisung'un aksine. Omegalar dışında pek kimseyle iletişim kurmamış benliği herhangi bir alfa görünce istemsiz gerilmesine sebep oluyordu. Bu yüzden dün Prens Minho ile olan görüşmesi de beklediğinden garip geçmişti.

"Veliaht Prens ile görüşüyor olabilir."

Aklına gelmeyen ihtimali karşısındaki alfa dile getirdiğindeyse dudaklarını birbirine bastırmıştı. Telaştan böyle bir şeyi düşünememişti bile.

"Teşekkür ederim. İzninizle."

Komutana tekrar selam verip kaldıkları binaya ilerleyecekken bozulan siniri yüzünden iç çekmesiyle dudaklarının arasından kaçan hıçkırığa engel olamamıştı. Olduğu yerde adımları yavaşlayıp en sonunda durduğunda ellerini göz yaşlarıyla ıslanmış yüzüne bastırarak kafasını eğmişti. Jisung'un inadını ve kinini biliyordu. Öyle ki Jeongin'i affetmeme ihtimali çok yüksekti ve Jeongin de bunun farkındaydı. Onu bahçenin ortasında böylesine ağlatan da bu ihtimaldi.

"İyi misiniz?"

Yanıbaşından gelen nazik ses ağlamasını dindirmek yerine şiddetlendirdiğinde Komutan Seo da ne yapacağını bilememişti. Karşısındaki omeganın yanık şeker kokan yoğun feromonlarının hüznü boğazına yapışmış gibi hissediyordu. Birkaç ayda bir geçirdiği rut dönemi dışında omegalarla pek yakınlığı olmadığı için nasıl teselli vereceğini de bilmiyordu. Kendi yatıştırıcı feromonlarını da yayıp omeganın üstüne sindirerek yanlış anlaşılacak bir durum ortaya çıkarmak istemiyordu. Onun için sorun olmasa bile başka birisi bunu çok farklı algılayabilirdi.

"Ben, özür dilerim." Birkaç dakikalık krizin ardından Jeongin derin nefesler alarak elini yüzünden çekerken mırıldanmıştı. Kalbindeki hüzün öyle ağırdı ki karşısındaki alfadan utanacak hâli bile yoktu.

"Size eşlik edeyim."

Komutanı reddetmeden küçük bir baş sallamasıyla onayladıktan sonra ellerinin tersiyle yüzünü beceriksizce kurulmaya çalıştı. İkisi beraber sarayın arkasındaki binaya ilerlediği sırada Jisung Prens Minho'nun çalışma odasında, oturduğu sandalyede bacağını titreterek bekliyordu.

Ormandaki tuhaf andan sonra Prens onunla bir bardak kahve içmesini rica edince omeganın kabul etmekten başka çaresi kalmamıştı. Hissettiği utanç ve anlamlandıramadığı duygularla patikayı sessizce beraber yürümüşler, saray bahçesine gelince de bir saat sonra çalışma odasına gelmesini söylemişti Minho.

Adımları önce hekim olan arkadaşının odasında son bulmuş, topladığı bitkileri kenara bırakarak geri çıkmıştı. Kendi odasına geçtikten sonra ise üstündeki toprak olmuş takımı siyah bir takımla değiştirmişti. Şimdiyse çalışma odasında oturmuş Prensin de üstünü değiştirip gelmesini bekliyordu.

Tam o sırada kapı açılınca refleksle ayağa kalkmıştı. Prens işlemeli takımlarından birisiyle karşısında duruyordu yine. "Otur, rahatsız olma."

Minho'nun direktifiyle kalktığı sandalyeye tekrar çöktü Jisung. Veliaht da masanın arkasındaki sandalyeye geçmek yerine omeganın önündeki sandalyeye oturmuştu. Normalde Prens omegalarla olan görüşmesini küçük salonda yapıyordu fakat burada daha rahat olacaklarını bildiği için çalışma odasını tercih etmişti.

Gözlerini Jisung'un üstünden ayırmazken arkasına yaslanmıştı. "Bana biraz kendinden bahsetsene Jisung."

Beklemediği istekle omeganın dudakları anında aralansa da birkaç saniye düşünmek zorunda hissetmişti. Kendisinden bahsedebileceği önemli bir şey var mı diye düşünüyordu. "Merkezdeki kasabada tek başıma yaşıyorum. Geçimimi sağlamak için pirinç dükkanında hamallık yapıyordum ama sanırım buraya geldiğim için döndüğümde başka bir iş bulmam gerekecek, tabii bulabilirsem."

Jisung dudaklarının ucundan küçük bir gülüş bıraksa da bunun sinirden olduğu çok belliydi. "Neden?" Prensin meraklı sesiyle ise bakışlarını kendi ellerinden çekip Minho'nun yüzüne sabitlemişti.

"Saraya gelmiş, seçilmemiş ve tekrar evine gönderilmiş omegaların halk tarafından hoş görüleceğini size düşündürten nedir Prensim?"

Sorduğu soru Minho'nun duraksamasına sebep olduğunda bu ihtimali düşünmemiş olmaları canını daha da sıkmıştı. Kendisi bir şekilde ayakta kalırdı, ona laf söylemeye de kimse cesaret edemezdi çünkü Jisung'un belasını kapısına almak her yiğidin hakkı değildi. Neşesinin ve enerjisinin yanısıra öyle öfkeli ve kindar bir omegaydı ki kimse ona karışmazdı. Neyseki kasaba halkı onu sevdiği için bu yönüne birkaç çömez alfanın hadsizliği dışında şahit olmamışlardı.

Jisung'un korktuğu Jeongin'e gelebilecek laflardı. Daha ergenliği yeni biten omega hâlâ hassas ve kırılgandı. Kendisine laf söyletmez, bağırır çağırırdı ama odasına kapandığında ne kadar ağladığını en iyi bilen kişiydi Jisung. Kimseye belli etmese bile Jeongin'in kalbi incecik, çabucak kırılmaya müsait bir camdan yapılmış gibiydi.

"Ne demek istiyorsun?" Prensin sesi tehditkâr değil de daha çok merak ve endişe doluydu. Jisung onun kötü birisi olmadığını bakışlarından bile anlayabiliyordu. Yine de onu böyle dik duruşu kırılmış şekilde görünce kendi oturuşu daha özgüvenli hâle gelmişti.

"Prensim, bizler omegayız. Saraya getirilmiş, fakat seçilmeyip saraydan ayrılmış omegalar hakkında insanların ne düşünmesini bekliyorsunuz ki? Kusurlu, yeterli değil, zarafet yoksunu gibi laflar duyacağımız belli değil mi?"

Jisung'un sözleri Minho'yu düşünmeye ittiğinde omega da içindeki burukluğa karşı derin bir nefes vermişti. Burada soylu ailelerden gelen omegalar da vardı ve üzerinde hissedecekleri baskıyı düşünemiyordu bile. Bu yüzden Minju'nun ona olan sinirini ve öfkesini bir şekilde görmezden gelmeye çalışıyordu. Onu birkaç kez kızarmış gözlerle de görmüş, çocuğun üstüne gitmemeye karar vermişti. Kendi öfkesi ise bunu hiç düşünmemiş olan saray tebaasınaydı.

"Bu konu hakkında bir şeyler düşüneceğim. Teşekkür ederim Jisung."

"Teşekkür edilecek bir şey yapmadım Prensim, olanı söyledim."

Prensin ona bugün içinde ikinci kez teşekkür etmesi kendisini rahatsız hissettirirken oturduğu yerde kıpırdanmıştı. Bu sırada kapı tıklatılmış, elinde bir tepsiyle giren omega kahvelerini servis ettikten sonra selamını verip odadan ayrılmıştı. Jisung'un rahat etmesi için Minho altın işlemeli zarif çiçeklerin süslediği fincanından ilk yudumunu alıp duruşunu dikleştirmişti.

"Feromonların.." Konunun geldiği yer Jisung'un kaldırdığı fincanını geri indirmesine sebep olduğunda meraklı bakışları tekrar alfayı bulmuştu.

"Feromonların tek çeşit mi? Sadece fesleğen kokusu aldım bu zamana kadar."

Omega bu konu hakkında konuşmayı sevmese de Prensin onu tanıma isteğini geri çevirmeyerek omuzlarını silkti hafifçe. "Asıl feromonum fesleğen fakat bazen yaşadığım yoğun duygular kokumun değişmesine sebep oluyor. Birisine zarar vermek isteyecek kadar öfkeliyken yüksük otu koktuğumu fark etmiştim."

"Yüksük otu zehirli bir bitki, değil mi?"

"Öyle."

Aralarına tekrar kısa bir sessizlik düştüğünde Jisung sonunda kahvesinden bir yudum alabilmişti. Kahvenin yanık tadı damağına dağıldığında gülümsedi. "Ben de sorabilir miyim aynı soruyu?"

Prens Minho'nun dudağının kenarı kıvrıldı. "Ben de doğa ananın evladıyım Jisung, ve doğa senin gibi bana da farklı kokularını bahşetmiş."

Jisung Veliahtın feromonlarını hiç almamıştı. Baskın aurası dışında hissettiği bir koku olmamıştı fakat bu meraklandırıcı olduğu kadar hoşuna giden de bir şeydi. Genelde alfalar, hele ki soylu olanlar, feromonlarıyla karşısındakine diz çöktürmeyi severken Minho'nun sadece duruşuyla bile bunu yapabiliyor olması içindeki omegayı hoşnut ediyordu.

Prens Minho'nun kendisi hakkında daha fazla bilgi vermemesine sesini çıkarmadan sıcak kahvesinden bir yudum daha aldı. Leydinin ona öğrettiği şekilde içmeye çalışıyordu fakat dudaklarını büzerek dumanı tüten içeceğe üflemeden edemedi. Minho ise karşısındaki görüntüyü gülümseyerek izliyordu. Omeganın uzayıp önüne düşmüş saçlarıyla yanaklarını şişirerek üflemesi gözüne sevimli gelmişti.

"Anladığım kadarıyla bitkilere oldukça ilgilisin. Taşıdıkları anlamları da biliyor musun peki?"

Karşısındaki alfadan gelen soru gözlerini parlattığında Minho da doğru noktaya parmak bastığını anlamıştı. "Yani, çoğunu biliyorum. İmkânım oldukça bu konularla ilgili kitap bulmaya çalışıyorum fakat kasabadaki kütüphane biraz küçük."

"Saray kütüphanesini kullanabilirsin, kütüphane görevlisi betayı bu konu hakkında bilgilendiririm."

"Hiç gerek yoktu Prensim."

Jisung mütevazi davranmaya çalışsa da içten içe duydukları heyecanlanmasına sebep olmuştu. Kasabada bu konu hakkında birkaç kitap bulup okumuş, çalıştığı işten para ayırabildiğinde de bir iki kitap satın almıştı fakat geçimini sağlamaya çalışan Jisung için bu her zaman mümkün olmuyordu. Gördüğü devasa kütüphanede bitkiler hakkında yüzlerce kitap olduğuna da adı kadar emindi.

"Bu konu üzerine kitap okumaya pek vaktim olduğunu söyleyemem. Teşekkür olarak okuduklarını gelip bana anlatabilirsin."

Minho'nun cümleleri Jisung'un yudumladığı kahvenin boğazında kalmasına yol açarken birkaç kere öksürdü. Prens ise kendi fincanını bırakmış, ona doğru eğilerek aralarındaki meşeden yapılmış orta sehpanın üstündeki işlemeli mendili uzatmıştı. Utançla beyaz mendili alarak dudaklarına bastırdı.

"Özür dilerim, bir an boğazıma kaçtı." Minho elini sorun yok dercesine salladıktan sonra tekrar arksına yaslanmıştı.

Jisung ise onun sözlerinden bir anlam çıkarıp çıkarmaması gerektiğini düşünüyordu. Bu, sarayda daha uzun süre kalacağını mı işaret ediyordu yoksa baloya kadar burada olacağı süreç için miydi? Gerçi, ilk geldiklerinde Leydi onlara sarayda çalışabileceklerini de söylemişti. Bilinmezliğin içine çekilmemek için başını iki yana salladı.

"Kendi feromonlarını temsil eden bitkilerin anlamını biliyor musun?"

"Tanımlayabildiğim iki feromonum var. Birisi bahsettiğim yüksük otu, diğeri de sizin bildiğiniz fesleğen. Yüksük otunun anlamını bilmiyorum fakat çok zehirli olduğunu biliyorum sizin de dediğiniz gibi. Fesleğen ise.."

Tereddüt ederek duraksadı. Bunu söylemeyi hiç sevmiyordu çünkü insanların aklına direkt farklı şeyler geliyordu. Merakla ona bakan alfadan bakışlarını kaçırarak fincanına dikti gözlerini.

"Fesleğen aslında yatıştırıcı ve sakinleştirici bir bitki fakat şifasının yanısıra afrodizyak etkisi olduğu için şehveti de temsil ettiği söylenir. Bu yüzden baskılıyorum."

Mırıldandığı sırada gözlerini ondan ayırmayan alfayla birleştirdi tekrar. Aklına kızgınlığa girdiği anlar gelirken utançtan morarmamak için kendisini sıkıyordu. Prensin ise aklında dolaşan şeyler farklıydı.

"Fesleğenin de anlamını bilmiyorsun yani."

Veliahtın yüzündeki muzip gülümsemeye anlam veremezken kaşları şaşkınlıkla havaya kalkmıştı Jisung'un. "Başka bir anlamı olduğunu bilmiyordum."

"Jisung."

Küçük bir hımlama sesi çıkararak gerginlikle parmaklarıyla oynamaya başlamıştı.

"Fesleğen, krallara layık bitki demek."

Jisung duyduklarıyla donakalırken Minho'nun dudaklarının arasından onun sevimliliğine karşı küçük bir gülüş çıkmıştı. Uzun zamandır sesli gülmediğini fark etmesi de bu gülüşün büyümesine sebep olmuştu. Gözlerini kırpıştırarak ona bakan omeganın ne kadar güzel olduğunu düşünürken hissettiği şeylere ne kadar yabancı olsa da alıştığını hissediyordu. Felix gerçekten abisini tanıyor, neyi sevip sevmeyeceğini en iyi o biliyordu. Jisung'u ona yakıştırmasının en güzel anlamı da buydu.

Jisung'un ise sesi içine kaçmış gibiydi. Ne diyeceğini, ne yapacağını bilemiyordu. Yirmi üç yıllık hayatında ilk defa bir alfaya karşı bu kadar heyecanlandığını hissediyordu ve bu onun Prens olmasından bağımsız bir şeydi. Elbette ona itirafta bulunan, onunla flörtleşmeye çalışan alfalar ve betalar olmuştu fakat Jisung hepsine burun kıvırmıştı. Çalışmak zorunda olduğu bir hayatı varken başkasını bu hayata dahil etmek, klasik bir omega gibi onun yavrularını taşıyıp evde oturmak ona çok yabancı geliyordu.

Ama şimdi, karşısındaki alfa ona böyle cümleler kurup gülümserken tüm o kalıpları yıkılmış gibi hissediyordu.

Aralarındaki sessizlik devam ederken Minho onu kurtarmak için ayaklandı. "İstersen odana çekilebilirsin, yoruldun bugün."

Jisung da anında ayaklanmış, küçük bir selamlamadan sonra eli ayağı titreyerek odadan çıkmıştı. Kırmızı halının serili olduğu aydınlık koridorda ilerlerken sağ eli göğsünü delmek üzere olan kalbinin üstündeydi. Küçük ama seri adımları önce sarayın bahçesine, oradan da arkadaki binaya yönelmişti ki binanın merdivenlerine çökmüş Jeongin'i ve yanında oturan alfayı gördü.

"Jeongin?"

Jeongin duyduğu sesle kafasını kaldırıp küçük bir "Hyung!" feryadıyla kollarına atıldığında Jisung ne yapacağını bilememişti. Gözleri arkadaşı ve ona selam veren Komutan arasında gidip gelirken elini küçük omeganın sırtına yerleştirdi.

"Bir şey mi oldu?"

Alfa yanlarından ayrıldığında Jisung zarar görmüş olmasının korkusuyla Jeongin'i kendisinden ayırıp elleriyle vücudunu yoklamıştı. Telaşla gözlerini küçük bedende gezdiriyordu. En son bakışları Jeongin'in yüzüne çıktığında usul usul ağlayan oğlanın yanaklarını okşadı.

"Ne oldu bebeğim, bir şey mi dediler sana?"

Jeongin'e olan kırgınlığı hissettiği korkuyla çoktan uçup gitmişti. İlgisi Jeongin'in dudaklarının arasından minik bir hıçkırık kaçmasına sebep olduğunda sıkıca sarıldı arkadaşına.

"Özür dilerim. Ben aptalım, eşşeğim ben hyung özür dilerim. Seni kırmak istemedim yemin ederim! Ben salağım hyung! Hiç aklım yok ki benim."

Hıçkırarak kendisine hakaret eden omegayla Jisung bir sorun olmadığını anlayarak derin bir nefes aldı. Ödü kopmuştu. Kızgın da olsa Jeongin onun için öyle bir yerdeydi ki tek damla gözyaşına kıyamıyordu.

"Tamam, hakaret etme kendine. Şşt bir şey yok küçük kurt."

Jeongin ağlamasına devam ederken Jisung onun saçlarını okşayarak sakinleşmesini beklemişti. Bir saat içinde öyle çok duyguyu aynı anda yaşamıştı ki kendisini yorgunluktan ölecek gibi hissediyordu.

Sonunda küçük omega biraz geri çekildiğinde Jisung onun tekrar ıslanmış yanaklarını kuruladı. "Bu konuyu kapatalım, tamam mı? Çok kırgınım sana Jeongin, çok da kızgınım ama bir o kadar da yorgunum. Şimdilik kapatalım. Sonra konuşacağız, tamam mı bebeğim?"

Jeongin sadece kafa sallamakla yetindikten sonra kollarını tekrar Jisung'a sarıp, büyük bir sarılmadan sonra geri çekilmişti. İçeri girdikleri sırada Haejin ve Minju'yu görünce Jeongin bakışlarını kaçırırken Jisung küçük bir baş selamı vermişti.

Yanlarından geçip merdivenlere yöneldiklerinde tek dileği bugünün bir an önce uyumak ve bugünü burada bitirmekti.

Bölüm sonu

8 yorum