İçeriğe geç

the chosen one | minsung & omegaverse

Bölüm 4 · 5 dk okuma

the chosen one | minsung & omegaverse

Bölüm 4

3

Hiçbir şey Jisung'un istediği şekilde gitmemişti.

Yemekten sonra Jeongin'i kenara çekmiş ve gideceğini söylemişti. Kafasında kurduğu plana göre Jeongin üzülse de ona hak verecek, hatta gitmesi için teşvik edecekti. Fakat küçük omega hüngür hüngür ağlamış ve onu bırakmaması için neredeyse yalvarmıştı. Ortalığı kaplayan hüzünlü feromonlarıyla Jisung'un eli ayağı da birbirine karışmıştı. Zar zor arkadaşını sakinleştirdikten sonra gitmeyeceğine dair yemin ederek odasına göndermişti.

Omega ortama alışana kadar bir haftayı geçirmişlerdi. Bu bir hafta Jisung için oldukça sinir ve yorgunluk doluydu. Kilo vermesi gerektiği düşünüldüğü için yemekte önüne bırakılan porsiyonlar diğerlerininkine kıyasla oldukça azdı, bu da güçten düşmesine sebep oluyordu. Hayatının hiçbir döneminde bu kadar çabuk yorulduğunu hatırlamıyordu. Kasabada çalışırken kazandığı paranın hemen hemen hepsini yemeğe harcadığı düşünülünce pek de garipsenecek bir durum değildi. Çabuk yorulduğu için derslere gereken dikkati de veremiyordu haliyle.

Çay saati derslerinden birisinde bir kere fincan kırmış, bir diğerinde de kendisini yakmanın ucundan dönmüştü ve ne yazık ki bu iki olay da Prens Felix'in önünde gerçekleşmişti. Prens bu durumu hiç garipsemeden yüzündeki parlak gülümsemeyle sorun olmadığını söylese de Jisung Leydi Soojin'in tiz sesinin kulağında yankılandığı ânı unutamıyordu.

Yine gününün klasiği olarak üstünde beyaz ve bebek mavisinin hakim olduğu bir takım ve belini sıkıca sarmış korsesiyle Leydinin azarını dinliyordu.

"Sırtını dikleştir, kambur durma."

Soojin'in sırtına bastırdığı ince sopayla içinden sabır dileyerek sırtını biraz daha dikleştirdi. Gün daha yeni başlamıştı fakat Jisung'un hâli hâl değildi.

"Gösterdiğim şekilde yürümeyi dene şimdi."

Adımlarını düzgünce atmaya çalışırken gözlerinin önünü kapatan saçlarıyla tökezlemişti. Arkadan birkaç omeganın kıkırtısını duyuyordu ve bu, göz devirerek oflaması için yeterli bir sebepti.

"Jisung, bir omegaya yakışmayacak kadar dikkatsiz ve beceriksizsin."

Jisung normalde adını çok severdi. Bu ismin ona yakıştığını ve karakterinin bir parçası haline geldiğini düşünüyordu. Fakat ne zaman Leydi onun adını zikretse kusası geliyordu.

"Özür dilerim Leydim, önümü göremedim bir an."

Yaşlı omeganın bakışları saçlarına değdiği an kaşları çatılmıştı.

"Ben nasıl es geçerim bu durumu? Kenarda bekle, seninle ilgileneceğim."

En azından duruş ve yürüyüş dersinden yırtmış olmanın keyfiyle kenara geçtiğinde vaktini diğer omegaları izleyerek geçirmişti. Jeongin'in karamel renkli ve sağlıklı saçlarıyla herkesin içinde parladığını görmek onu babasıymışçasına gururlandırıyordu. Duruşu harika, yürüyüşü de kasabalı bir gencin diğerlerini kıskandıracağı düzeydeydi. Bir saat, belki de daha fazla ayakta dikeldikten sonra öğle yemeğine kadar dinlenebilecekleri söylendiğinde Jisung diğer omegaların arasından sıyrılıp kendisini bahçeye atmıştı. Leydi onu görmeden biraz dinlense hiç de fena olmazdı.

"Hyung!"

Dün oturduğu ağacın altına ilerlerken duyduğu ince ses duraksamasına sebep olmuştu. Kendisine doğru koşan bedeni fark edince durup yanına gelmesini bekledi.

"Arkadaşların yok mu?"

Jisung bunu iyi niyetle sormuştu elbette. Jeongin'e laf sokmak gibi bir amacı yoktu fakat karşısındaki omega yanlış anlamış olmalıydı ki dudakları büzülmüştü.

"Sen arkadaşım değil misin?"

"Öyle demek istemedim Jeong, onlarla takılırsın sanmıştım. O yüzden bahçeye çıkarken çağırmadım."

Jeongin söylediklerine bir karşılık vermeden koluna girmiş, leydinin öğrettiği yürüme şekliyle yürümeye başlayınca Jisung da mecburen ona ayak uydurmuştu.

"Hyung senin... kızgınlığın mı yaklaştı?"

Küçük omeganın kelimeleri beyninde yankılanırken bugünün tarihi aklına geldiğinde gözleri kocaman açılmış, saray adabına asla yakışmayacak şekilde ağzından birkaç küfür yuvarlanmıştı. Geçirdiği bir hafta kendisini ruhen o kadar yormuştu ki kızgınlığına birkaç gün kaldığı aklından uçup gitmişti.

"Leydi Soojin bunun için hekimlerin yanına uğramamız gerektiğini söylemişti, beraber gidelim mi?"

"Yok ben hallederim yemekten önce Jeong, biraz dinlenelim şimdi. Çok mu feromon salgılıyorum?"

Jeongin başını iki yana salladıktan sonra Jisung'un endişeli ve parlak gözlerine dayanamayıp dudaklarını yanağındaki benin üstüne bastırdı. Küçüklüğünden beri süregelen nadir alışkanlıklarından biriydi bu. Ailesi gibi gördüğü arkadaşı o küçük noktayı sevmediğini söylediği günden sonra huy edinmişti bunu.

"Hayır hyung, ben sana yapıştığım için aldım kokunu ama hiç bu kadar net bir şekilde hissetmemiştim. Ferah ferah fesleğen kokuyorsun, tüm yorgunluğum gitti sanki."

Son cümleyi ne olur ne olmaz fısıldayarak söylemişti çünkü Jisung'un feromonları konusunda ne kadar katı olduğunu biliyordu. Kimse kokusunu bilsin istemiyordu.

"Jeonginnie!"

Uzaktan gelen ses ikisinin de aynı anda kafasını o tarafa çevirmesine sebep olduğunda Jeongin'in arkadaşlarından Haejin olduğunu fark etti Jisung.

"Git sen hadi, ben de biraz hava alıp kızgınlığım için çare düşüneceğim."

Jeongin'in endişeli bakışlarına karşılık kocaman gülümseyip kalçasına vurarak göndermişti. Derin bir nefes verdikten sonra bahçenin arkasında doğru ilerlerken bir yandan da ne yapabileceğini düşünüyordu. Açıkçası hekimin ona hangi otları vereceğini biliyordu fakat sorun şu ki güvenemiyordu da. Mantıklı düşünüldüğünde onların doğurganlığına veya kızgınlık döngülerine zarar verecek herhangi bir şey prensin de zararına olurdu. Prensin eşini seçmek için topladıkları bu omegalara zarar vermezlerdi elbette ama bu Jisung'u tamamen rahatlatamıyordu. Kızgınlıklarını bastırmaları bedenleri için çok sağlıksızdı fakat bunca alfa ve betaya ev sahipliği yapan bu sarayda olması gerekenin bu olduğunun da farkındaydı.

"İstediğim otları burada bulabilir miyim acaba..."

Kendi kendine mırıldanarak bahçenin arka tarafına doğru adımladı. Çiçeklerin büyüsüne kapılmışken sadece kraliyet ailesinin izniyle girilen kısma kadar ilerlediğinin farkında değildi.

"Siz nasıl güzelsiniz böyle."

Özenle dikildiği ve bakıldığı belli olan çiçeklerin önüne çöktüğünde Jisung'un gözlerinden kalpler çıkıyordu. Kendi feromonları bitki koktuğundan mıdır bilmiyordu fakat her türlü çiçeğe ve bitkiye ilgi duyuyordu. Hemen hemen her çiçeğin kokusunu, hikayesini ve rengini bilirdi. Ama önünde durduğu bu güzellikleri ilk kez görüyordu. Zarar vermekten korkarak parmaklarını zarif pembe yapraklara sürttü. Kokusunu almak için burnunu hafifçe çiçeğin sarı kısmına uzatıp derin bir nefes aldı. Geri çekildiğinde yüzünde parlak bir gülümseme vardı.

"Ne yapıyorsunuz bakalım burada? Siz de mi buraya mahkum kaldınız diyeceğim ama belli ki çok güzel ilgileniyorlar sizinle. Benim adım Jisung, tanıştığımıza çokça memnun oldum hanımlar. Siz de adınızı söyleyebilseniz keşke."

"Kozmos."

Arkasından duyduğu ses küçük bir şaşkınlık nidasıyla sıçrayıp kalçasının üstüne düşmesine sebep olduğunda kafasını kaldırmıştı. Tepesinde dikilen bedenin kim olduğunu anlamak zor değildi. Omzunun üstünde yer alan altın işlemeli süsler ve siyah zarif kıyafeti içindeki beden ben asilzadeyim diye bağırıyordu. Yaşadığı gerilim yüzünden hızlanan kalbi yutkunmasına sebep olurken gözleriyle buluşmuş koyu renkli gözler istemsizce yutkunmasını sağlamıştı.

Birkaç saniye sonra kendine geldiğinde hızlıca ayağa kalktı. Leydinin öğrettiği şekilde veliahtı selamlarken elleri titriyordu.

"Nerede olduğunu biliyor musun omega?"

Cevap veremiyordu. Karşısındaki alfanın baskınlığı yüzünden feromonları onu o kadar zorluyordu ki, kendine engel olmaya çalışmaktan ağzını açamıyordu. Kendini sakinleştirmek için her zaman yaptığı şeyi yapmaya çalışıp ellerini yumruk haline getirdi. Tırnaklarının avucunun içine uyguladığı baskı kafasını toparlamasına yardımcı olurken alfanın kokusunu almamak için burnundan nefes almamaya çalışıyordu.

"Özür dilerim majesteleri, hadsizlik ettim. İzninizle."

İzin vermesini beklerken eğdiği kafasını hafifçe kaldırmıştı.

"Hekimin odasına git, kızgınlığa giriyorsun."

Prens Minho arkasını döndüğü an Jisung geldiği yöne doğru hızlı hızlı adımlamaya başlamıştı. Kızgınlığına daha birkaç gün olmasına rağmen veliahtın aurası onu darmadağın etmişti. Dolu gözlerinden taşan yaşların yanağını ıslattığını hissettiğinde utanç ve sinirle elinin tersiyle kurulamaya çalıştı.

Geride kalan Prens ise omeganın uzaklaştığını anladığında tekrar onun olduğu tarafa dönmüştü. Ellerini arkasında birleştirmiş, burnuna hafifçe dolan fesleğen kokusuyla gülümsüyordu.

Bölüm sonu

6 yorum