İçeriğe geç

The Black Dahlia [Yoonjin Fanfiction]

Bölüm 3 · 9 dk okuma

The Black Dahlia [Yoonjin Fanfiction]

Bölüm 3

~Bölüm 1~

Eğer şüphe içinde boğuluyorsan kendini kurtar

One Ok Rock - Save Yourself

~Bölüm 1: Sınav~

"Baksana, yine sınavdan en son çıkanlar arasında!" Genç kız çantasını zorlukla düzeltti, hevesle kapısı kapalı ama küçük cam penceresinden zar zor içerisini görebildiği büyük sınıfa göz gezdirdi. Heyecanlı koyu kahve irisleri tüm sıraları tek tek dolaşıyor, nihayetinde sınıfta sınavına hala devam etmekte olan 3 kişi arasında üçgen çizip duruyordu.

Dakikalar geçmek bilmezken yanındaki arkadaşı, elindeki çakmakla sabırsız bir duruş sergiliyordu. Yeni boyattığı siyah küt saçlara sahipti, tenine sürdüğü beyaz fondötenle ay kadar parlak, dudaklarına sürdüğü kırmızı rujla kan kadar karanlıktı. "Yine seni umursamayacaktır, Lili." Kıza böyle seslenirdi çünkü Lili, aynı zamanda yıllar önce ölen kedisinin ismiydi. Biliyordu ki bir ruhta geri dönmüştü ve bu ruhun sahibi de böylesine pembe ve enerjik bedenle taçlanmıştı. Kedisinin ölüm günüyle bu arkadaşının doğum gününün çakışıyor olması da ikna olması için yeteri kadar sebep sunmuş oluyordu.

"Ama şansımı denemek istiyorum! Geçen gün bana Fizik sorusu anlatmıştı." Üniversitelerde ortak alınan bu dersten de geçen nadide öğrencilerden birisiydi, bu yakışıklı oğlan. Herkesin ilgi duyuşu, en son açıklanan bu final sınavının sonucu neticesinde başlamıştı zira bu dersten tam notla geçen tek isim, yine oydu.

Sınıfta kalmış üç öğrenci içerisinden en yakışıklı olanı, elinde çevirmekte olduğu kalemin ne kadar güzel olduğunu düşünürken aklının bir köşesinde yalnızca sevgilisini tutuyordu. Aslında ilk 30 dakikanın ardından kağıdını verebilir, çıkıp onun kollarına koşabilirdi fakat biliyordu ki sevgilisi, tüm bu zaman bitene kadar onun çıkmasını istemiyor, elinden geldiğince kağıdını karalamasını arzuluyor ve tüm bunları sağlayabilmesi için de sınav çıkış saatinden önce okula gelmek gibi bir hatada bulunmayarak güzel omegasını dizginliyordu.

Şerefsiz.

Omegası, alfasının bu duruşundan her zerresiyle rahatsızdı ve şimdi akıllarına gelmişken içinden geçenleri dökmek konusunda da sorun yaşamıyordu. Omega, geçirebildiği her vakti ona ayırmak, ona sunmak için varını yoğunu ortaya koyarken alfanın onu geri püskürtüşüne kırılıyor, yine de tek kelimesine tav olarak bu sert tavrını uzun süre devam ettiremiyordu. Jin içten içe kurduyla aynı duyguları paylaşsa da alfasının bir hayatı olduğunu biliyor, görüşebildikleri anlar için yaratıcısına şükretmesi gerektiğini hatırlatıp duruyordu. Omegası son kez mutsuzlukla iç geçirmelerine sebep olduğunda gözleri de göz kapakları arkasına saklanmış halde başını masaya yerleştiriyordu.

"Süreniz bitti." İçeriden gelen bu boğuk ses, asistanlardan birisine aitti. Genç kadın, kağıtların masaya bırakılmasını beklerken diğer herkes gibi gözünü bu oğlandan ayıramamıştı yine. Yakışıklı oğlan son kağıdını bırakan olmuş, masada kalan son telefonu almış ve açmak için tuşuna uzun uzun basarken amfiyi kendinden emin adımlarla terk etmeye koyulmuştu.

Diğer herkes, sınav hakkında konuşmaya fazlaca dalmışken kızların arasından da çok fark ettirmeden sıyrılmayı başarmıştı. Sevgilisi ona öğretmişti, başka bir kokuyla, başa bir feromonla yanına giderse o kokuyu yok etmesini en tehlikeli yollardan bilecekti.

Tam merdivenlerin başına gelmişti ki arkasından duyduğu tiz çığlıkla derin bir iç geçirmek suretiyle olduğu yerde kalakalmıştı. "JİN!" Kızlar, özellikle de omega olanlar... onlardan nefret ediyordu. "Tanrım..." nefes nefese kalmış bir halde yanına gelen kıza baktı. Uzun, açık kahve saçları beline kadar uzanıyordu, sırtına takmış olduğu küçük beyaz çantanın üzerini bile örtecek kadar çoklardı. Çelimsiz bir vücudu vardı ki Jin de en çok bundan nefret ediyordu. "Gerçekten çok hızlısın!"

"Ne istiyorsun?" Kaba olmayı sevmezdi, uzun zamandır da olmamıştı fakat sevgilisine giden yolda böylesine iğrenç bir engelle karşılaşmayı kabullenemiyordu. Burnuna dolan feromonlar da cabasıydı. Bunlardan kurtulmak için yapması gereken banyoya da zamanı yoktu.

Siktir.

Tıpkı kurdu kadar öfkeliydi artık. "Ah...şey... ben... şey diyecektim..." elini saçlarına atıp bir yalan ararcasına dudaklarını yaladıktan sonra sonunda hevesle baktı. "Şey diyordum Jin... bugün beraber kütüphaneye gitsek ve bana şu belirli integrallerin özel çözümlerini göstersen.."

"Bugün çok işim var." Buruk bir gülümsemeyle sanki bu anı bozmaktan en çok kendisi muzdaripmiş gibi bir bakış attı. "Başka bir zamana ne dersin?"

Feromonlar bir anda yoğunlaşarak arttı. "Ama lütfen! Ne işin var ki bu kadar önemli? Ufacık birkaç formül gösterivericeksin." Jin'in koluna sarıldı, başını omzuna yakın bir yere yasladı ve gülümseyerek onun sert duran koyu kahve gözlerine baktı. "Sana ne istersen veririm."

"Ne istersem verecek misin?" Jin, burnuna dolan bu şekerli kokudan ziyadesiyle rahatsız olmuştu ve olabilecek en kolay yolla da kaçmak dışında aklından geçirdiği bir şey yoktu. Kurdu gitgide huzursuzlanıyor, bu boğuk kokudan kurtulması için Jin'e baskı yapıyordu.

Kıza söyle, kessin şunu!

Bizim alfamız var! Bizim eşleneceğimiz birisi var!

Boşuna uğraşmamasını söyle!

"Ne istersen!" Kız, heyecanla dikeldi ve Jin'in karşısına geçerek en sevecen tebessümünü takıntı. "Ne istersen vereceğim!"

"O zaman hadi ver." Jin, kıza doğru attığı bir adımın bile onu ne denli etkilediğinin farkındaydı. Balon patlamasını andıran şekerli feromonlar, diğer herkesi rahatsız ederek dağılmalarına sebep olmuştu. Aslında hiç tarzı değildi insanların duygularıyla oynamak fakat ilk defa, bu kızın kalbini kırmayı dilemişti tanrıdan. "Bana bir iyilik yap."

Kız, Jin'in geniş göğsüne ellerini koyduğunda kurdunun öfkeden kanı kaynamaya başlamıştı. İçindeki yaratık onu yavaş yavaş ele geçirirken bir yandan da zarar vermeyi eksik etmiyordu. Her ne kadar işin aslını bilse de bir ihanet söz konusu dahi olduğunda küplere binmesi kaçınılmaz olurdu. "Söyle... senin için her türlü iyiliği yapmaya hazırım."

"Bunu duymak güzel." Merdivenlerin başı kalabalıklaşırken bu sessiz çocuğun ilk defa güzel bir kızla burun buruna gelmesini aralarında tartışmaya başlamaları çok da zaman almadı. Kıza biraz daha yaklaştığı o eşsiz anda dolgun dudakları şu kelimeler için aralandı. "Bana bir iyilik yap ve benden olabildiğince uzak dur, olur mu?"

Kız, duyduklarının şokuyla oracıkta bayılacakken eşsiz bir güzelliğe sahip olan bu oğlan, başını yana eğerek tatlı bir tebessüm sundu ona. Yanından geçti, merdivenleri ağır ağır inerken arkasındaki kalabalığın hala hararetle bu tartışmanın içinde olduğunu seçebiliyordu.

"Jin! Tanrım, kızı ağlattın!" Arkasından koşar adımlarla gelen, okulun sayılı yapılı erkeklerinden olduğu için göze batan ve bunu kullanmayı da oldukça iyi bilen Jeon Jungkook, sonunda ulaşabildiği arkadaşının yanında nefeslenirken omzuna atmış olduğu çantasını da düzeltme zahmetine yeni yeni girmişti. "Ne kadar ayıp! Tek istediği birkaç dakikalığına seninle ders çalışmaktı."

Tek isteği bu değildi, aptal mısın alfa? Anlaması bu kadar zor mu!?

Sonunda okulun çıkış kapısına ulaşmış olan Kim Seokjin, önce dertli bir nefes aldıysa da hemen ardından söylediği hiçbir şeyin anlaşılamayacağını bilerek gözlerini kaçırdı. "Ben ondan hoşlanmıyorum." Dedi bıkkın bir edayla. Bu bile kaçmasına yardımcı olamayacaktı muhtemelen zira her ne kadar nefret ediyor da olsa daha önce hiç bu kadar kaba olmamıştı.

Sevgilisinden önce kimseye kötü söz söylememiş, canını yakmamış, bir meleğin gölgesi misali yaşamıştı dünya üzerinde. Şimdiyse onun varlığı onu, hem daha cesur hem de daha kaba yapıyordu. Onun varlığını bilmek bile birisini sözleriyle ağlatma konusunda cesaretlendiriyordu onu. Sevgilisi olsa aynen öyle yapardı ne de olsa, kendisi neden çekinseydi ki? Hayranı olduğu adam gibi olmaktan alamıyordu kendisini.

"Öyle mi? Buna inanmalı mıyım gerçekten? Heisoo'ya karşı çok iyiydin! Notların o zamanlar yeri süpürmek kenarda dursun, yalayıp duruyordu! Burnun mu havaya kalktı senin?" Karşısına geçti, biçimli yüzünü tek eliyle sertçe kavrayarak bir o yana bir bu yana çevirmeye başladı, sanki gerçekten burnun havada olup olmadığını anlayabilecekmiş gibi.

Uzun boylu genç oğlan, kendisine dokunan tek elin yalnızca sevgilisine ait olmasına fazlasıyla alışmıştı. Onun öğretilerini sıkı sıkı takip eder, iş başındayken gözlerini dahi kırpmadan her bir hamlesini aklına kazırdı. Belki de bu sebepten, kendisinden daha yapılı olan bu baskın alfayı yere sermesi yalnızca saniyelerini almıştı. Bileğini çevirmiş, omzu üstünden atarak o an oluşturulmuş bir tür müsabakanın kazananı olmuştu.

Hala nefesi kesilmiş halde yerde yatan Jungkook, kurdunun da uzun uyarıları sonucu aklını başına toplamaya karar vermişti. Bu okula kaydını yaptırdığı ilk günden beri ayrılmaz ikili olmuş olmalarına rağmen ilk defa onu tanıyamadığını hissediyordu. Zorlukla ayağa kalktı, sendeleyerek bir iki adım kadar uzaklaştı.

"Sen..." Jungkook, elini göğüs kafesine yerleştirmiş soluklanıyorken zorlukla fısıldadı. "Sen gerçekten... tanrı aşkına... arkadaşını yere serecek kadar düştün mü?"

Çantasını düzeltme bahanesiyle gözlerini kaçıran Jin, tıpkı sevgilisinin gurur duyacağı türden bir sevgili gibi davranmaya çalışarak yaptıklarından pişmanlık duymadığını en ince ayrıntısına kadar belli etmeye gayret ediyor fakat tam zıttını hissettiğinden dehşet derecede zorlanıyordu. "Burnum havaya kalktığındandır."

"Şaka da kaldıramaz olmuşsun, bilgin olsun." Jungkook, her şeye rağmen koluna girdiği oğlanın ağır ve uyuşturucu kokusunu görmezden gelmeye çalışarak sokak boyunca yürütmeye çalıştı fakat Jin, çoktan ağırlığını ortaya koyarak kurtulmuştu elinden.

"İşim gücüm var benim."

"Ne yapacaksın?" Jungkook da ilk defa böylesine bir tepki veriyordu. Normalde Jin, işi olduğunu söyleyip gider ve herhangi bir açıklamaya da ihtiyaç duymazdı fakat ilk defa bu işinin ne olduğu alenen sorulmuştu ona, kaçacak deliği yoktu.

"Eve gideceğim!" Arkasını dönmüş, bu koyduğu tavırla beraber ortamı terk edebileceğine inanıyorken karşısına diğer arkadaşı Jung Hoseok çıkıvermişti. O da bir alfaydı fakat Jungkook kadar baskın değildi.

"Yol bu tarafta, Jin!" Alaycı kahkahası yeri göğü inletecek kadar güçlüydü. Neşeli kokusu insana hep enerji verirdi, onun ruh eşi her kimse şanslı olduğu su götürmez bir gerçekti. Biçimli ellerini Jin'in geniş omuzlarına koyarak geriye itti, gitmesi gerekenin zıt istikametine çevirirken kendisinden oldukça emin görünüyordu.

Jin, derin ve dertli bir nefes alırken arkasında kalan o cennetten çıkma yola baktı. Biliyordu ki sevgilisinin arabası oralarda bir yerdeydi ve yine biliyordu ki eğer oralarda bir yerde olmasaydı muhtemelen bu lanet olası yol da ona bu kadar güzel gözükmezdi. Arkadaşları, onu bırakmamaya yeminli gibi kafeye götürürlerken tek yapabildiği sessiz kalmak ve ortama ayak uydurmaktı.

Fakültenin hemen yanındaki kafeye girdiler, kendilerine sakin bir masa seçtikten sonra Hoseok, onlarla beraber kendine de kahve almayı tercih etti. Bu esnada Jungkook ve Jin, mutlak sessizliklerini koruyor ve az önce olanlar sanki hiç yaşanmamış gibi davranmaya çalışıyorlardı.

"Sınavınız nasıldı?" Hoseok babacan bir edayla sormuştu. Büyük olan oydu ama diğerlerinden daha genç ruhlu olduğu da kesindi. Jungkook iç geçirerek başını masaya bıraktı. "Neyseki ara sınavdı ama kalırsam gerçekten çok üzülürüm."

Jin yalnızca kahvesine bakıyor, sükunetini korumaya özen gösteriyordu. Jungkook olanlardan sonra onunla konuşmaya pek meraklı değildi. Hoseok'sa ilk adımı Jin'den beklemeye kararlıydı. Nihayet Jin, başını kaldırıp da etrafa yoğun bir kiraz çiçeği kokusu yaydığında Jungkook da Hoseok da burunlarını kırıştırmış, gözlerini kapatmışlardı.

"Kızgınlığa falan mı girdin!? Kurdum resmen feromonunda aşk kokusu olduğunu söylüyor!"

"Ya da şehvet!" Diye atıldı Hoseok. Jungkook da başını hızlı hızlı sallayarak onayladı onu.

"Evet evet, şehvet de olabilir!"

"Kızgınlığa gireceğim sanırım." Jin hala sakinliğini korurken yavaş yavaş sararan gözlerinin de arkadaşlarını korkutmasına izin verdi. "Tanrım... öyle ıslandım ki! Yardım etseniz ölür müsünüz?"

"İĞRENÇ!" Jungkook aniden bağırarak ayağa kalkmış, Jin'i de hemen peşine zorla kaldırmıştı. "Evine git, uyuz köpek! Neden kızgınlığa girdiğini söylemiyorsun!?" Jin, normalde bastırmayı pekala becerdiği feromonları salgılarken arkadaşlarının bu kızgınlık yalanına inandığını net bir şekilde görebiliyor gibiydi.

"Eve gidecektim ama beni zorla çektiniz. Üçlü yapalım! Beni ortaya alın! Düşüncesi bile güzel, değil mi? Hadi ama! Güzel değil miyim? Hiç mi gitmez hoşunuza?"

Kafeden dışarı, güzel kalçasına büyükçe bir tekme yiyerek atılması bir olmuştu. Son duyduğu ise, alfa Jungkook'un sert sözleri olmuştu. "BİR DAHAKİNE BUNU AÇIKÇA SÖYLE, SENİ APTAL! ARKADAŞIMLA YİYİŞECEK DEĞİLİM! İĞRENÇ VELET SENİ!"

Jin son kez, arkalarını dönüp uzaklaşan alfa ikilisine baktı. Olması gerekeni yapmak daha önce onu hiç bu kadar memnun etmemişti onu.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.