Limonlar limonata yapar.
Yağmurda çiçekler açar.
Büyümek bir acıdır
Ve olan budur.
Jenna Raine - It Is What It Is
~Giriş: Tehdit~
Öğrencilerin, bırakın adım seslerinin duyulmasını, nefes seslerinin bile duyulamayacağı kadar erken bir saatte, yeni ütülendiği bariz belli kahverengi ceketin iç cebindeki "asansör kullanabilir" kartının varlığını tamamıyla reddederek merdivenleri tırmanan şişko, bakımlı olmaya fazlaca meğil etmiş ve dökülmekte olan saçlarını gizlemek için özellikle saçlarını tepesinin üzerinden geçirerek taramaya dikkat eden adamı, yolda görseniz muhtemelen o buruşuk ve arılar tarafından defalarca kez sokulmuş kadar şiş yüzüne bakmayı aklınızın ucundan bile geçirmezdiniz fakat buraya adım attığında o özlemini sıkça hissettiği saygınlığı edinebildiğinden diğer herkesten daha önce gelir ve işinin başına aşkla geçerdi. Uzun uzun bahsi geçen, odasına gitmeden önce kat aralarındaki koltuklardan birinde dinlenirken yine iç cebinde yer alan temiz ve kırışıksız mendiliyle alnını silen adamın tam adı şu şekildeydi: Hwang Junmuk.
Nefesleri biraz düzene girmeye gördüğünde tekrar ayaklanmış; elini zevksiz, yeşil, siyah ve beyaz çizgilerle süslenmiş kravatına götürmüş; koridorun sonundaki odasına gitmek üzere gösterdiği uzun çabanın nihayet son bulması karşısında gülümsemeden edememişti. Sessizlik hoşuna giderdi, ta üniversite yıllarından beri belki de değişmeyen tek şey buydu. Tek çizgi şeklinde ütülenmiş kumaş pantolonunun cebinden, kızının el işi dersinde özenle yaptığı ama dış dünyanın pek de hoşuna gidemeyecek kadar dağınık görünen anahtarlığa tutunan küçük anahtarını kapı deliğine geçiriyordu ki tam olarak örtülmemiş kapının hafif esen ayazla ileri geri, yerinde saymakta olduğunu fark etmişti. Kaşları, burnunun bitim noktasına kadar değilse de nihayet büyük elleri, küçük kapı kolunu kavrayarak geri itmişti.
"Günaydın." İçten gibi görünen bu kelime öyle bir tonlanmıştı ki sanki sabahı yaratan güneşi selamlamaktansa hala ısıtamadığı hava yüzünden onu azarlamak ister gibiydi.
"G-günaydın." kekelemekten nefret etse de uzun zamandır görüşmediği bu adamı tekrar fakültesinde görmekten çekinmişti. Kendi masasındaki o rahat kahverengi deri koltuğa oturmuş, arkasını kapıya dönerek dışarıdaki manzaraya dalmış adamla olabildiğince ters düşmemeye çalışsa da neden şimdi durumların tekrar ilk zamankine döndüğünü anlayamıyordu. "Sizi buraya hangi rüzgar attı?"
Hala öldürmeyi fısıldayan kurduna susma emrini veren, var olan mafya çeteleri içinde adı en çok geçen adam, konuşulanların hakkını vererek korkutucu aurasını itmektense herkese hissettirmeyi kendinde görev biliyordu. "Beni buraya atan o rüzgarın, senin ağzının orta yerine iki tane çarpması için nelerimi vermezdim?.. Belki bu sayede aklını başına alır ve beni buraya kadar yormazdın..." Ayağa kalktı, arkasındaki adamın kıskanabileceği kadar gür, parlak ve özenli saçlarını bir kez da elinden geçirdikten sonra jilet gibi duran siyah takımıyla koltuğun gölgesinden sıyrılmıştı.
Bir ağacın gövdesi kadar koyu olmasa da bal kadar da berrak olmayan, korkuyla aralanmış kahverengi irislerin nihayet yüzleşmeye karar verdiği, o sahibi kadar karanlık gözlerle bir araya gelmişti. "Sizi buraya kadar yorduğum için üzgünüm. Bir şeyler içmez misiniz?" Bilge adam elini tekrar o biçimsiz kravatına atarak nefes alabileceği alanı arttırmaya çalıştı.
"Hwang Junmuk-ssi, sizce ben aptal mıyım?" Silahların, ateşlenmeye hazır olduklarında çıkardıkları o ses odada, birkaç kez yankılanırken zorlukla yutkundu adam. "O kadar kitap okudunuz, makaleleriniz var, ödülleriniz var fakat hala o büyük akıl çerçevenize benim ne kadar tehlikeli bir adam olabileceğim işlemiyor mu?" Sağ, sol, ön, arka, çaprazlar... nerelere saklandıkları kestirilemeyecek bu maskeli adamların silahları, doğrudan Makina Mühendisliği Bölümü Dekanı Hwang Junmuk'a doğrultulmuş haldeydi.
"E-elbette işliyor. Siz bilge bir adamsınız, konuşarak da anlaşabiliriz." Yine de, deri, kahverengi çantası elinden düşmüş ve tamamen boş olduklarını göstermek üzere havaya dikilmiş elleri, birkaç dakika önce kutup dairesinden gelmiş gibi zangır zangır titremekteydi.
Başını yana eğen ay tenli adamın kurdu, durmadan, yalnızca tek bir emri verip duruyordu içinde.
Öldür
"Sizle anlaşmıştık." Yoongi de belindeki silaha davranacakken yaşlı adam kendisini bir anda yere bırakmış, korkuyla haykırmaya başlamıştı.
"Lütfen! Size yalvarırım, ne istiyorsanız yapacağım!" Ardı ardına sıraladığı bu kelimelerin onu kurtarabileceğine inanması, kendisine de oldukça acınası geliyordu fakat aklına gelen tek şey de bu olmuştu. Çaresizdi, hem de çok çaresiz..
"Hep aynı şeyleri işitmekten ben bile yoruldum ama siz, tekrara düşmekten pek de yorulmuş gibi durmuyorsunuz." Tepeden bakmakta bir sakınca görmeyen adam, yerle yeksan olmuş adamın korkuyla ölmesinin bir işine yaramayacağının bilincinde olarak kelimelerini sıralamaya devam ediyordu. "Sevgilimin notlarında var olan pürüzler hoşuma gitmiyor."
Dekan, hayatında ilk defa duyduğu bu cümleye karşı mutluluktan ağlayabileceğini sanarak başını kaldırmış, kendisine dik dik bakmakta olan gece kadar karanlık irislere özenle bakmıştı. "Pürüz mü?"
"Kim Seokjin'in notlarında gördüğüm pürüzler hoşuma gitmiyor, dedim!" Kendisine olan hakimiyetini yavaş yavaş kaybetmek üzere olan adam, boğazını temizleyerek kendisine çeki düzen vermeye çalıştı. "Sizinle anlaşmıştık. Ne boklar yerseniz yiyin, sevgilimin göz zevkini bozacak bir harekette bulunmayın, demiştim. Neden beni anlamamak için bu denli çaba harcıyorsunuz? Beni ciddiye almanız için..." Adımları biraz daha, önünde tir titremekte olan adama yöneldiğinde korumalardan birisine elini uzatmış ve adeta öldürdüğü tüm o insanların bedenine attığı imzaya vesile olan kalemini, neşterini eline konulmasını sabırla beklemişti. "...sizi de mi yaralamam gerekiyor?"
Gözleri, henüz doğmakta olan güneşin parlak ışığını yansıtan temiz neşterle buluştuğunda korkuyla aralandı, dekanın ince dudakları. "Hayır! Buna hiç gerek yok, Min Yoongi-ssi! Sorun her neyse dakikalar içinde düzeltebiliriz."
Yoongi ve kurdu, durumdan pek memnun bir tavırla tekrar dik duruşuna dönerken "Sevgilim A ve + karakterlerini yan yana görmekten hoşlanır, elbette ben de." dedi, alacakaranlığın soğuğunu yansıtan sesiyle. "Yönettiğiniz akademisyenler işlerini yeterince iyi yapamıyor diye cezayı sizin çekmenize ne hacet?"
Dekan, tir tir titreyerek ulaştığı masasına, sanki altına birçok çivi döşenmiş de oturur oturmaz onu delik deşik edebilirmiş gibi huzursuz bir halde konumlanırken bilgisayarını çabucak açtı. Ara ara kahverengi gözlerini karşısındaki baskın alfaya dikiyor ve bu korkutucu feromonunun bile onu tutuklatmaya yetebilecek kadar güçlü bir kanıt olduğunu içinden geçirip duruyordu. O sırada karanlık gözlerini süsleyen hafif kızıllıklar, yaklaşan kızgınlık dönemi için ilaçlarını acilen temin etmesi gerektiğini fısıldar gibiydi. O gözlerin sahibi, durumun farkında mıydı, bilinmezdi fakat bilgisayar açıldığında bunun pek de bir önemi kalmadığı da anlaşılıyordu, ikisi için de.
Dekan ve mafya lideri aynı anda notlara bakarlarken kırık görünen notlar hemen göze çapmıştı, tüm o kusursuz tam notlar arasından. "95, ha? 100 olacak. 4 ortalama ile mezun edeceksiniz onu, anlaşıldı mı? Her işinizi hakkıyla yapıyormuş gibi sevgilim konusunda titizlik göstermeniz, beni yalnızca öfkelendiriyor. Bir daha böyle bir saçmalık yaşanırsa bu kadar kibar olmayacağım!"
Odadan adamlarıyla beraber çıkarken onlara gitmelerini işaret etti. Önce kendisini tuvalete atması ve aklını dağıtan sevgilisinin hayalini kurmayı kesmeyi becermeliydi. Dekanın odasında her ne kadar kendisini tuttuğunu sanıyor olsa da o acı koku, ciğerleri yoracak ve hatta iflas etmeye sürükleyecek kadar ağırdı.
Tuvalete kendisini atıp lavaboya yaslandıktan sonra içinde yanıp tutuşmakta olan kurduna fısıldadı. "Bir süre daha idare edeceğiz. O tamamen bizim olana kadar idare edeceğiz."
Sahiplenmek, bildiği kadarıyla, bu sert görünümlü adamın içinde yaşattığı kurdunun kişilik özelliklerinden birisi değildi. Basitçe bir omegaya ilgi duymak bile ona zulüm gelirken şimdi ismini zikrettiği o güzel omegasını görememenin acısını, onunla yaşadığı insana da yaşatmayı eksik etmiyordu. Kurda göre bu Min Yoongi isimli insan bedeninin yaptığı onlarca hata vardı ve başı, onu omegasından ayrı tutması olarak yorumlanabilirdi fakat Yoongi de oldukça çaresizdi. Onu yalnız bırakması gerektiğini, dersleriyle ilgilenmesi için kendisini çekmesinin doğru olduğunu biliyordu. Her şeyden sonra bu acı günleri ona ödetecek, dibinden bir santim olsun ayırmamaya ant içecekti. Kurdu ve Yoongi'nin anlaşabiliyor olmalarının en belirgin sebeplerinden birisi olabilirdi bu.
Yüzünü son kez yıkadıktan sonra cebinde gizlice taşıdığı ilaçlardan birini daha alarak kızgınlık dönemini geçiştirmeye çalıştı. Jin'e, omegasına bu kirli gördüğü yüzünü yansıtmak istemiyordu. Tuvaletten çıktı ve onu aklından atabileceği tek yere döndü: Morg