Çağla, keten gömleğinin üzerine siyah, kalın kumaştan profesyonel bir iş önlüğü geçirdiğinde odadaki loş atmosfer bir anda atölyehavasına büründü sanki. Çantasından çıkardığı plastik spatulaları ve kimyasal sökücü tüplerini zemine dizerken hareketleri o kadar ölçülü, o kadar sistemliydi ki, onu izlerken kendimi bir ameliyata hazırlanan cerrahı seyreder gibi hissettim.
"Şimdi, Bilge." dedi, çantasından o simsiyah filtre maskesini çıkarırken. Gözleri koyu, neredeyse dipsiz birer kuyu gibi karanlık ve yoğundu. Odaklandığında daha da olgun ve karizmatik gelmişti bana.
"İlk aşama biraz sancılı. Alttaki o çürümüş, nem yemiş eski boya tabakasını tamamen sökmem gerekiyor. Bunun için güçlü bir kimyasal sökücü kullanacağım."
Maskeyi yüzüne geçirip ensesinden bağladı. Konuşurken sesi maskenin ardından hafifçe boğuk ama yine de o bildiğim kadınsı, koyu tınısını koruyarak geliyordu.
"Bu kokusuz bir kimyasal. Yani dışarıdaki müşterilerin en ufak bir şey hissetmeyecek, dükkana koku yayılmaz. Ancak kokusuz olmasına rağmen solunmaması gerekiyor, oldukça zehirlidir. Ben buranın havalandırmasını sonuna kadar açacağım ama kapıyı arkamdan tamamen kapat. İçeriye sızmasın."
"Tamam," dedim, geriye doğru bir adım atarak. "Dikkatli ol."
Bana maskesinin üzerinden hafifçe kısılan gözleriyle, muhtemelen gülümsediğini belli eden bir bakış fırlattı. "Merak etme."
Odanın ağır ahşap kapısını üzerine kapattığımda, kendimi bir anda The B.’nin o tanıdık, güvenli ve şık hengamesinin içinde buldum. Birkaç saat boyunca Çağla o kapalı kapının ardında, ben ise dışarıda, dükkanın tezgahında adeta iki farklı dünyayı yönettik. Öğleden sonraki o kalabalık dalgayı Eylül’le birlikte eritirken gözüm sürekli o kapalı kapıya kayıyordu. İçeriden ara sıra spatulanın duvara sürtünme sesi, ahşabın tıkırtısı geliyordu. Çağla dükkanımdaki o çirkin yarayı benim için iyileştiriyordu ve bunu yaparken tek bir müşterimi bile rahatsız etmemek için olağanüstü bir özen gösteriyordu. Şaşkındım...
Saat dörde doğru, kafedeki o yoğun kalabalık yavaş yavaş çekildi. Masalarda sadece kitaplarını okuyan birkaç sessiz daimi müşterim kalmıştı. Tam o sırada nadir kitaplar odasının kapısı yavaşça aralandı. Çağla, maskesini boynuna indirmiş, alnında biriken hafif ter damlalarıyla dışarı çıktı. Önlüğünün üzeri gri duvar tozlarıyla kaplanmıştı.
"İlk aşama bitti," dedi, derin bir nefes alarak. "Duvarı tamamen çıplak betonuna kadar kazıdım ve solüsyonu sürdüm. Kimyasalın duvara iyice etki etmesi, derine işlemesi gerekiyor. Bu biraz yavaş ilerleyen bir süreç. Şimdilik burayı böyle bırakabiliriz, kururken kimseye zararı olmaz. Ama asıl izolasyon astarını ve boyayı gece, dükkanı kapattıktan sonra atsak çok daha iyi olur. Gün içinde boya kokusundan müşterilerinin rahatsız olmasını istemem."
Onun bu ince düşüncesi, dükkanımı en az benim kadar benimseyen korumacı tavrı göğsümün sol tarafında sıcak bir şeylerin filizlenmesine sebep oldu.
"Gerçekten çok düşüncelisin, teşekkür ederim," dedim içtenlikle. "Hadi, gel biraz soluklan. Sana güzel bir soğuk kahve yapayım."
Tezgahın arkasına geçip buz gibi bir latte hazırladım, üzerine hafifçe karamel gezdirdim. Çağla önlüğünü çıkarıp kafenin en köşesindeki, dışarıdan görünmeyen kuytu masalardan birine yerleşti. Kahveyi önüne bıraktığımda, hırkamın eteklerini düzelterek karşısındaki sandalyeye oturdum.
Çağla büyük bir iştahla kahvesinden uzun bir yudum aldı, ardından bardağı masaya bırakıp arkasına yaslandı. O koyu, derin gözleri doğrudan benim üzerime dikilmişti. Dikkatli, inceleyici ve fazlasıyla ilgili bir bakıştı bu.
"Ee," dedim, ellerimi masanın üzerinde birleştirerek. İçimdeki meraklı Bilge’yi daha fazla dizginleyemiyordum. "Seni biraz tanıyabilir miyim? Kimsin, necisin, nereden geldin bu semte?"
Çağla hafifçe gülümsedi. Bu yakın plan gülüşünde, bembeyaz tenine birer yıldız gibi serpilmiş çillerini izlemek tuhaf bir keyif veriyordu. Dikkatle baktığımda, göz yapısının hafifçe çekik olduğunu fark ettim. Çok karakteristik, alışılmışın dışında bir güzelliği vardı.
"27 yaşındayım," diye başladı, sesi o sessiz köşede pürüzsüzce akarak. Merakım hoşuna gitmiş gibi bir hâli vardı.
"Babam Rus’tu. Annem ise Kazak Türkü. Yıllar önce Türkiye’de, İstanbul’da tanışmışlar. Büyük bir aşk hikayesi sanırım. Ama babamı çok net hatırlamıyorum, ben henüz çok küçükken memleketine döndü ve orada savaşa gitti... Bir daha da haber alamadık. O yüzden onu sadece eski fotoğraflardan tanıyorum."
"Üzüldüm," dedim sessizce. "Ama çok... çekici bir yüzün var. Melezliğin getirdiği bir asalet belki de."
Hafifçe güldü, kısılan gözlerini benden ayırmadan kahvesinden bir yudum daha aldı. "Sanırım ben daha çok anneme benziyorum. O çekik hatları ondan almışım. Ama tenimin bu kadar beyaz olması ve bu sinir bozucu çiller kesinlikle babamın mirası."
"Sinir bozucu değiller," dedim aniden, kendimi tutamayarak. Yanaklarımın hafifçe kızardığını hissedince hemen toparlamaya çalıştım.
"Yani..senin kadar olmasa da bende de yazın oluyor, güzeller."
Hafifçe öksürerek içeceğimin cam pipetini buzların içinde çevirdim ve göz temasından itonayla kaçındım.
"Peki ya sanat? Duvarları boyamak, bu profesyonellik nereden geliyor?"
"Güzel Sanatlar okudum," dedi Çağla, gözlerini hafifçe kısarak. "Ama tahmin edeceğin gibi, öyle kolay bir öğrencilik değildi. Ailemin maddi durumu hiç yoktu. Annem tek başına beni büyütmeye çalışırken çok zorlandı. Kendi burslarımla, tırnaklarımla kazıyarak okudum. Üniversite boyunca hep ek işlerde çalıştım. Şakasız, restorasyon şantiyelerinde resmen amelelik yaptım; duvar boyadım, dekorasyon işlerine koştum. Elimin bu kadar yatkın olması o zor zamanların hediyesi. Ya sen? Sen nasıl kurdun bu büyüleyici yeri?"
Çağla’nın sorusuyla birlikte silkelenip, ben de kendi hikayemin sayfalarını açtım ona.
"Benim de ailem zengin değildi," dedim gülümseyerek. "Hep böyle bir yer açmanın hayaliyle büyüdüm. Çok kitap okurdum, eski eşyalara, kağıt kokusuna aşıktım. İlk dükkanımı çok daha küçük, buraya hiç benzemeyen, şehrin oldukça uzak ve mütevazı bir semtinde açtım. Küçücük bir yerdi. Ama gelen müşteriler orayı, oradaki ruhu çok sevdi. Kulaktan kulağa yayıldı, sadık bir kitle oluşturdum. Cirom arttıkça, birikimim büyüdükçe cesaretimi topladım ve iki yıl önce bu semtte, bu dükkanı kiralayıp The B.’yi kurdum. Her şey tam düzene girdi derken işte..." Sıkıntıyla güldüm. "Şu an ekonomik olarak pek parlak bir dönemde değilim. Geçen ay hemen yukarıdaki evimi küçük bir su basması vurdu. Tüm birikimimi mobilyalara, parkelere gömdüm. Üzerine bir de bu odanın rutubeti eklenince..."
Çağla elimi masanın üzerinde hafifçe tutacakmış gibi yaptı ama sonra elini kahve bardağına geri çekti. Beni ürkütmek istemez gibi gözlerini önce kahve bardağına indirdi daha sonra ise irislerimizi buluşturdu. Bakışlarındaki o korumacı, sıcak ifade içimi eritmeye yetti.
"Burayı tırnaklarınla kurduğunu biliyordum." dedi alçak bir sesle. "Mekanın bir ruhu var çünkü. Ve inan bana, o ruhu korumak için elimden gelen her şeyi yapacağım."
Saatler gece yarısını gösterdiğinde, Eylül’ü çoktan eve göndermiş, The B.’nin dış kapısını kilitlemiştim. Kafenin içindeki loş, amber rengi ışıklar açık kalmıştı. Çağla, söz verdiği gibi gece yarısına doğru dükkanın kapısını çaldı. Bu kez üzerinde yine rahat ama boya yapmaya uygun giysiler vardı.
"Ben de sana yardım edeceğim," dedim, mutfaktan yedek bir iş önlüğü kapıp boynuma geçirirken. "Birazcık boya yapmayı öğrenirim belki. Hem iki kişi daha hızlı bitiririz."
Çağla beni baştan aşağı süzdü, kızıl kıvırcık saçlarımın önlüğün üzerinden dökülüşüne bakarken gözlerinde muzip bir pırıltı belirdi. "Pekala, kitapçı hanım. Bakalım elin bu işlere ne kadar yatkın."
Telefonundan oldukça ritmik, keyifli bir caz çalma listesi açıp köşeye bıraktı. Müziğin o yumuşak ritmi loş odayı doldururken, Çağla bana fırçayı nasıl tutmam gerektiğini, astarı duvara sürerken ne kadar baskı uygulayacağımı sabırla göstermeye başladı. Duvarın karşısında yan yana duruyorduk. O uzun boyu ve geniş omuzlarıyla yukarıları rahatça hallederken, ben alt kısımları boyuyordum. Ara sıra fırçalarımız birbirine çarpıyor, hareketlerimiz birbirine dolanıyordu. Bazense kendimizi müziğe kaptırıp neşeyle sallanmadan edemiyorduk.
Bir ara dengemi kaybeder gibi olduğumda, Çağla sol eliyle belimi hafifçe destekledi. Teninin sıcaklığı hırkamın üzerinden bile tenimi yakmaya yetti. O koyu gözleriyle doğrudan gözlerimin içine baktı. "Yavaş," diye fısıldadı gülümsüyerek. "Duvar bir yere kaçmıyor."
Yanaklarım saçlarım kadar al al olurken tebessüm edip toparlandım ve bu sefer iki ayağımı daha sağlam basarak devam ettim astarı sürmeye.
Hareketlerimizin ritmi tekdüzeleşince dikkatimi dağıtmak için içimi kemiren o soruyu soruverdim:
"Çağla... Bir şey soracağım ama dürüst olacaksın."
"Sor bakalım."
"Sen... Nasıl bu kadar yeni, lüks ve pahalı bir rezidansın teras katında oturabiliyorsun? Yani, bu semtin en pahalı yerinden bahsediyoruz. Güzel Sanatlar mezunusun, ek işlerde çalıştığını söyledin. Ne iş yapıyorsun tam olarak?"
Çağla duvara fırça vurmaya devam etti, yüzündeki o muzip ifade hiç bozulmadı.
"Söylemiştim ya, sanatçıyım. Resim yapıyorum, bazen restorasyon projeleri alıyorum. Hayatımı sanattan kazanıyorum diyelim."
"Yeme beni kadın." dedim, fırçamı kovaya daldırırken. "Bu semtte sadece resim yaparak o rezidansta oturulamaz. Sokak sanatçılığı yapan birinin böyle bir lüks içinde yaşamasını beklemiyordum açıkçası. Çok şaşırtıcı."
Çağla bana doğru döndü, göz kırptı.
"Belki de sandığından daha yetenekliyimdir, Bilge. Ya da belki de sadece şanslıyım?" Daha fazla detay vermeye niyeti olmadığını belirten bir tavırla fırçasını duvara sürmeye devam etti.
Onun bu ketum, gizemli tavrı içimdeki şüpheyi iyice körüklemişti. Kendi kendime, Kesin babasından ya da ailesinden kalan gizli bir servet var. Mirasyedi işte, sanatçılık da hobisi, diye düşündüm. Başka türlü o yaştaki bir kadının tek başına o rezidansın zirvesinde oturması imkansızdı.
Saat ikiye doğru odanın ilk kat astar boyası tamamen bitmişti. Oda artık bembeyaz ve tertemiz görünüyordu, rutubetin o çirkin izinden eser kalmamıştı. Çağla fırçasını temizleyip önlüğünü çıkardı.
"İlk kat bitti," dedi, saçlarını geriye doğru atarak. "Şimdi buranın sabaha kadar iyice kuruması gerekiyor. Yarın akşam son katı atar, rafları çakarız ve işimiz biter."
"Eline sağlık, gerçekten muazzam oldu," dedim, yorgunluktan bitap düşmüş ama mutlu bir sesle.
Dükkandan birlikte çıktık. Ben kapıyı kilitlerken o motorunun yanına yürüdü. "İyi geceler, Bilge," dedi, o derin sesiyle.
"İyi geceler, Çağla."
O boyalarını da taşıdığı motoruna atlayıp iki bina yandaki rezidansın kapalı otoparkına doğru ilerlerken, ben de dükkanın yanındaki merdivenlerden üst kattaki evime çıktım. İçimde tarif edilemez bir heyecan ve merak vardı. Üzerimdeki boya lekeli kıyafetleri bile değiştirmeden yatağın üzerine oturdum, laptopumu açtım ve arama motoruna büyük bir kararlılıkla yazdım: Çağla...
Soyadını dün gece numarasını kaydederken tam öğrenmiştim. Heyecanla arama butonuna bastım.
Ancak ekranda beliren sonuçlar tam bir hayal kırıklığıydı. Ne büyük bir haber, ne bir sergi kaydı, ne de bir başarı hikayesi... Sadece mezun olduğu üniversitenin eski bir öğrenci listesi ve birkaç sıradan kayıt çıktı. Doğru dürüst hiçbir şey yoktu. Bir de Instagram hesabı buldum; biyografisinde hiçbir şey yazmayan, sadece birkaç sokak grafitisinin ve yarım kalmış çizimlerin olduğu, oldukça az takipçili, sessiz bir hesaptı.
Laptopun kapağını yavaşça kapattım, arkama yaslanıp gülümsedim. Şüphelerim tamamen onaylanmıştı. İnternette bile adı sanı duyulmamış bu amatör sokak kızının o rezidansın teras katında oturmasının tek bir açıklaması olabilirdi.
"Kesin aileden zengin, belki de söylemek istemiyor. Bazıları böyle kompleksli işte." diye mırıldandım kendi kendime, içimde garip bir tatmin duygusuyla. "Tam bir mirasyedi."
Aklıma gelen bir diğer ihtimalle duraksadım.
"Ya da evli koca parası yiyorsa?.."
// Uygulamanın yeni arayüzüne alışmakta çok zorlanıyorum. Satır arası yorum olayı da gitmiş püü Allah kahretmesin sizi ya. İki gün sahip çıkamadınız şuraya ben yokken.
Neyse, hatam varsa affola. Öpüldünüz.

