İçeriğe geç

The B. (wlw)

Bölüm 2 · 9 dk okuma

The B. (wlw)

Bölüm 2

Pazarlık

Sesim, gecenin kimsesiz koyuluğunda, arnavut kaldırımlı sokakta keskin bir çelik gibi yankılandı. Duvarın üzerindeki o simsiyah silüet, sprey boyayı sıkmak üzere olan eli havada asılı kalarak birden duraksadı. Ritmik fısıltı bıçak gibi kesildi. Merdivenin üzerindeki uzun, zayıf ve geniş omuzlu beden, yavaşça ve neredeyse hipnotik bir zarafetle bana doğru döndü.

Aşağıya, tam merdivenin dibinde kollarımı göğsümde kavuşturmuş öfkeyle soluyan bana baktı. Yüzündeki filtre maskesini tek bir harekletle çenesinin altına indirdi, siyah bandanayı da geriye doğru sıyırdı. Sokak lambasının çiğ sarı ışığı, bembeyaz ve pürüzsüz teninin üzerine düştüğünde kalbimin ritminde tuhaf, anlık bir tekleme hissettim. Yüzünde, sanki gökyüzündeki tüm yıldızlar oraya dökülmüş gibi duran minik, sık çiller vardı. Koyu, neredeyse simsiyah saçlarının bir kısmı omzundan öne doğru dökülmüştü.

Yukarıdan bana bakarken, dudaklarının kenarında muzip ama bir o kadar da rahat bir kıvrılma peydah oldu.

"Sadece bir resim yapıyorum," dedi. Sesi, gecenin serinliğine yakışacak kadar pürüzsüz, derin ve sakindi. Beklediğimden daha kadınsıydı. "Neredeyse bitti zaten, gidiyorum şimdi."

"Gidemezsin," dedim, sesimi daha da sertleştirmeye çalışarak. "Hemen şimdi polise haber veriyorum. Buraya, tam dükkanımın karşısına böyle bir şeyi sormadan, izin almadan yapamazsın. Üstelik bu boyalar korkunç kokuyor!"

Henüz ismini bilmediğim o tekinsiz yabancı merdivenin basamaklarından birer birer, acele etmeden indi. Boyu benden oldukça uzundu ve yere botunu bastığı an maskülen, baskın havasını hissettim üzerimde.

Normalde sprey boyalar duvara sıkıldıktan kısa süre sonra kurur ve kokusunu kaybederdi, bunu biliyordum. Ancak o, duvara yaklaştıkça fark ettiğim üzere, sadece sprey boya kullanmıyordu. Yerdeki büyük metal kutuları, rulo fırçaları gördüm. Bu devasa eserde, derinlik katmak için katmanlar oluşturmuş, endüstriyel yağlı boyalar ve yoğun kapatıcılar kullanmıştı. Bu kadar büyük bir yüzeydeki bu katmanlar, günlerce o keskin kimyasal kokusunu bu dar sokaktan tahliye etmeyecekti.

"Kusura bakmayın," dedi, maskesini tamamen çıkarıp kemerine tıkıştırarak asarken. Bakışları, hırkamın cebinde sıkıca tuttuğum elime, daha doğrusu motorunun anahtarına kaydı. "Haklısınız, biraz fazla boya kullandım çünkü zemin çok emiciydi. Ama kabul edin, bu boş duvar artık bir sanat eseri gibi görünüyor. Bir anlık deliliğime verin. Bunu polise gitmeden, kendi aramızda nasıl halledebiliriz? Bir şekilde uzlaşabiliriz bence, siz beni polise vermeden..."

Gözlerimi ondan çekip yerdeki boya kutularına diktim. Sanata dair içsel bir sezgim vardı; en azından kaliteli malzemeyi anlardım. Kutuların üzerindeki markalar, sıradan hırdavatçılarda bulunacak türden değildi; hepsi yurt dışından getirilmiş, profesyonel, yüksek pigmentli özel boyalardı. Hem sprey kutuları hem de o ağır akrilik bazlı kutular yan yana dizilmişti.

Kafamdaki o deli planın ilk kıvılcımı tam o saniyede çaktı. Bakışlarımı yeniden o çilli, bembeyaz yüzüne ve koyu kahve tonlarındaki gözlerine diktim.

"Boyadan, duvardan, bu tarz işlerden anlar mısın biraz?" diye sordum, sesimdeki öfkeyi hafifçe törpüleyerek. "Yani... Sadece duvar karalamaktan bahsetmiyorum. Tamirat işleri, teknik boyama... Elinden gelir mi?"

Çağla, sorumun nereye varacağını anlamaya çalışır gibi tek kaşını kaldırdı. Ardından biraz rahatlayarak motoruna yaslanıp hafifçe gülümsedi.

"Elbette. Elimden her iş gelir. Hatta boya ve astar konusunda bir ustadan daha titiz olduğumu söyleyebilirim. Neden sordunuz?"

"Güzel," dedim, hırkamın cebindeki anahtarı parmaklarımın arasında hafifçe şıkırdatarak. "Seni polise ihbar etmeyeceğim. Tabii bana bir iyilik yapman şartıyla. Elinde... Küf tutmayacak, rutubeti kesecek özel izolasyonlu astar ve boya var mı? Ya da bulabilir misin?"

"Var," dedi hiç duraksamadan. "Depomda en kalitelileri duruyor."

"Güzel. Eğer varsa, tam karşıdaki dükkanımda—The B.’de—acil boyanması gereken rutubetli bir oda var. Ve dürüst olmak gerekirse, bunun için şu an hiçbir bütçem yok. O duvarı benim için profesyonelce onaracaksın. Karşılığında da bu geceyi karakolda geçirmekten kurtulacaksın."

Çağla’nın gözlerinde ani bir şaşkınlık belirdi, ardından bu şaşkınlık yerini -sanki bir parça hayranlık dolu- muzip bir bakışa bıraktı.

"Hiç endişelenmeyin, o odayı eskisinden daha düzgün hale getiririm. Yeter ki motorumun anahtarını bana geri verin."

"Anahtar iş bitince teslim edilir." dedim kararlılıkla.

"Lütfen ama, alınıyorum." dedi, bana doğru bir adım atarak. Aramızdaki mesafe kapandığında, kokusunun sprey boyaya rağmen ne kadar taze ve odunsu olduğunu fark ettim. Sandal ağacı... Sanırım parfümü Givenchy.

"Yarın sabah dükkana boya kutularıyla yürüyerek gelemem, değil mi? Kaçmayacağım. Bakın..."

Cebinden son model telefonunu çıkarıp hızla birkaç tuşa bastı. "Numaranız, lütfen."

Numaramı çıtlattığımda telefonu kulağına götürdü. Saniyeler sonra hırkamın diğer cebindeki telefonum neşeyle titredi.

"İşte, numaram sizde var artık." dedi, gözlerimin içine bakarak. "Eğer yarın gelmezsem beni polise şikayet edebilirsiniz, Zaten... Hemen şurada, iki blok yandaki yeni binada yaşıyorum. Kaçmam imkansız. Yarın geleceğim, söz."

Sözündeki o garip, güven veren ton ve dürüst bakışları karşısında daha fazla direnemedim. Cebimden ağır metal anahtarı çıkarıp ona uzattım. Parmaklarımız birbirine değdiğinde, teninin buz gibi ama dokunuşunun elektrikli olduğunu hissettim. Anahtarı alıp motoruna atladı, kaskını takmadan önce bana son bir kez bakıp gülümsedi. Motorun gürültülü sesi gecenin sessizliğini yırtarken, arkasında Van Gogh gökyüzünün altında yarım kalmış bir kadın silüeti ve keskin bir koku bıraktı. Boyalarsa köşede öylece duruyordu.

O gece üst kattaki evime çıktığımda, günlerdir göğsüme oturan o ağır stresin hafiflediğini hissettim. Yatağa uzandığımda, tavanı seyrederken aklımda ne banka hesapları vardı ne de mahvolan kitaplar. Sadece o simsiyah düz saçlar, bembeyaz ten üzerindeki çiller ve mesafeli ama güven veren koyu gözler dönüp duruyordu. Telefonumu elime alıp rehberdeki isimsiz numaraya baktım. İçimde tuhaf bir rahatlıkla, uzun zamandır ilk kez bu kadar huzurlu bir uykuya daldım.

Ertesi gün dükkanı her zamanki saatinde açtım. Sabahın yoğunluğu, fırından gelen taze cupcakelerin kokusu ve müşterilerin bitmek bilmeyen siparişleri derken zaman hızla aktı. Öğlen saatlerine doğru Eylül gelmiş, tezgâhın arkasına geçmişti. İçerideki ve dışarıdaki masalar semtin elit sakinleriyle doluydu ama benim gözüm sürekli kapıdaydı. Ya da sokağın karşısındaki o yarım kalan duvarda. Boyalar toplanmış, eser dünkü haliyle kalmıştı. Sokakta hâlâ hafif bir boya kokusu hakimdi.

Saat bir oldu... İkiye geliyordu... Ama Çağla’dan hiçbir iz yoktu.

İçimi kemiren o tanıdık, zehirli şüphe dalga dalga geri döndü. Göğsüm daralmaya, kendime olan kızgınlığım artmaya başladı. Tezgahın arkasında espresso bardağını silerken kendi kendime söyleniyordum:

"Aptalsın Bilge. Gerçekten tam bir aptalsın. Gece yarısı sokak duvarlarını boyayan salak bi'kadına nasıl güvendin? Tabii ki gelmeyecek. Anahtarını aldı gitti işte."

Telefonu elime alıp numarayı aramayı düşündüm ama sonra vazgeçtim. Arasam ne diyecektim ki? "Neden gelmedin?" mi? Beni engelleyebilirdi bile. Belki çoktan engellemişti.

Üstelik elimde o duvarı onun yaptığına dair hiçbir kanıt yoktu; yüzünde maske vardı, kamera kayıtları olsa bile net çıkmazdı. Polise gitsem neyi kanıtlayacaktım? Kendimi o kadar çaresiz ve kandırılmış hissediyordum ki, içimdeki o neşeli kadın tamamen kabuğuna çekilmişti. Canımın sıkıntısı yüzüme vurmuş olmalıydı ki Eylül yanıma yaklaşıp, "Bilge abla, bir şey mi oldu? Yüzün düşmüş," diye sordu endişeyle.

"Yok bir şey canım, sadece biraz başım ağrıyor," dedim, yalan söyleyerek.

Tam o sırada, dükkanın kapısındaki pirinç çıngırak tatlı şıkırtısıyla öttü.

Başımı umutsuzca kapıya doğru çevirdim ve o an zaman bir kez daha durdu.

İçeri adım atan kişi oydu. Ama gece gördüğüm o siyahlar içindeki, üzeri boya lekeleriyle dolu sokak kızı gitmiş, yerine nefes kesici bir zarafet gelmişti. Üzerinde, geniş omuzlarını mükemmel bir şekilde ortaya çıkaran, son derece kaliteli, dökümlü, keten kısa kollu koyu zümrüt yeşili bir gömlek vardı. Altına giydiği beyaz keten pantolonu ve gömleğiyle uyumlu renkte klasik Vanslarıyla hem genç hem de şıktı. O simsiyah, dümdüz saçları açık bırakılmıştı; omuzlarından aşağı, beline kadar muazzam bir parlaklıkla iniyordu. Gün ışığı yüzüne vurduğunda, çilleri bembeyaz teninde altın tozları gibi parıldıyordu. Maskesi ve bandanası olmadığı için yüz hatlarının ne kadar kusursuz, hatlarının ne kadar keskin ve asil olduğunu şimdi çok daha net görebiliyordum. Çok güzel, çok karizmatik bir kadındı.

Dükkandaki birkaç müşterinin bakışları bile ister istemez ona kaymıştı. O ise kimseden çekinmeden, doğrudan tezgahın arkasındaki bana doğru yürüdü. Dudaklarında o bildiğim, muzip ve kendine güvenen tebessüm vardı. Makyaj yapmamış, çehresini sade bırakmayı tercih etmişti. Duru tenine bakınca buna şaşırmıyordum.

"Merhaba," dedi, sesi dükkanın sessizliğinde yankılanırken. "Geciktim sanırım, kusura bakmayın. Malzemeleri depodan yüklemek biraz zaman aldı. Ee, nereden başlıyoruz?"

İçimi kaplayan o karanlık şüphe bulutları, onun bu tek bir cümlesi ve varlığıyla anında dağıldı. İster istemez dudaklarım yukarı doğru kıvrıldı, kalbimin derinliklerinde beliren o saf mutluluğu gizleyemedim. Onun bu sözünde duran, sorumlu ve karizmatik hali içimdeki saygı duygusunu körüklemişti.

"Gelip gelmeyeceğinden emin değildim," dedim, sesimdeki rahatlamayı gizlemeye çalışarak tezgahtan çıktım.

Hafifçe güldü, koyu gözlerini gözlerime dikti. "Ben sözümü tutarım, kitapçı hanımefendi. Kaçacağımı düşünmediniz umarım?"

Onu baştan aşağı süzerken içimdeki o şaşkın ses susmak bilmiyordu: Allah’ım, bu kız nasıl geceleri serseri gibi duvar boyayabiliyor? Tarzı, yürüyüşü, üzerindeki kıyafetlerin kalitesi... Her şeyiyle inanılmaz zengin, elit duruyordu. Dün gece bahsettiği, iki blok yandaki o yeni bina, semtin en lüks, dairesi on milyonlar eden ultra modern rezidansıydı. Üstelik teras katında oturduğunu söylemişti. Kendi kendime, Muhtemelen ailesi çok zengin bir mirasyedi bu kız, diye düşündüm. Paraya ihtiyacı olmadığı için geceleri canı sıkılıyor, adrenalin olsun diye sokaklarda graffiti yapıyordur. Başka türlü bu lüks yaşamı ve bu asi ruhu açıklayamazdım.

"Benim bir ismim var 'hanımefendi'." dedim hafif alayla. "Bilge diyebilirsin. Her ne kadar takdir etsem de," Ve inanılmaz çekici bulsam da... "Siz demene de gerek yok."

"Anladım Bilge hanımefendi. Ben de Çağla." dedi benim gibi hafif bir sataşma halinde.

"Takip et beni Çağla." diyerek onu dükkanın arkasına doğru yönlendirdim.

Eylül tezgahın arkasından bize meraklı ve şok olmuş gözlerle bakıyordu ama ona sonra açıklama yapacaktım. Çağla ile birlikte o kapalı olan nadir kitaplar odasının kapısına geldik. Tabelayı kenara çekip kapıyı açtım. İçerisi tamamen boşaltılmıştı, sadece boş ahşap raflar ve o köşedeki çirkin, gri-yeşil rutubet lekesi duruyordu.

Çağla odaya adım atar atmaz ellerini duvarlarda gezdirmiş ve sökülmüş, sökülecek rafları da kontrol etmişti. Bu sırada kollarındaki ince, sanatsal ve iç içe fakat bol sayıda dövme gözüme çarptı. Odanın ortasında durup duvarı, tavanı ve rafları profesyonel bir mimar edasıyla inceledi.

"Zemin fena değil," dedi, parmaklarını rutubetli duvarda gezdirirken. Dokunuşu o kadar dikkatliydi ki, sanki duvara değil de canlı bir şeye dokunuyordu. "Önce burayı tamamen kazıyacağım. Sonra yanımda getirdiğim o özel anti-küf solüsyonunu süreceğiz. Birkaç saat kuruması gerekecek. O sırada rafları sökmeyi hallederiz. Boyadan sonra hangi rafın nereye takılacağını netleştirelim ki sonradan uğraşmayalım."

"Tamam," dedim, ona biraz daha yaklaşarak. Aramızdaki o boy farkı, yan yana durduğumuzda kendimi onun yanında minyon ve ufak hissettiriyordu. Benim renkli, bohem tarzımla onun o keskin, keten şıklığı odanın içinde tuhaf bir tezat oluşturuyordu. "Şu uzun olan raflar en üste takılmalı, çünkü en büyük boy ansiklopediler orada duruyor. Küçük raflar ise göz hizasında olmalı, ilk baskı şiir kitapları için..."

Duvarın önünde durup ona rafların eski düzenini, kitapların ağırlıklarını ve benim için ne kadar değerli olduklarını anlatmaya başladım. Çağla beni hiç bölmeden, büyük bir dikkatle dinliyordu. Ara sıra bana doğru dönüyor, koyu gözleri anlattığım şeylerden ziyade doğrudan dudaklarıma ya da yüzüme dökülen kızıl kıvırcık saçlarıma kayıyordu. Onun bu gizli ama yoğun ilgisini hissettikçe yanaklarımın hafifçe ısındığını fark ediyordum.

"Merak etme Bilge," dedi ilk kez ismimi kullanarak. İsminin dudaklarından dökülüş şekli, içimde bir yerlerde eski bir şarkının melodisi gibi tınladı. "Senin için önemli olduğunu anlayabiliyorum, dikkatli olacağım ve yeni boya hiçbir kiraba zarar vermeyecek. Söz veriyorum."

Gözlerindeki bilge ve yumuşak ifadeye bakarken, bu zıt kutuplu, gizemli kadının hayatıma sadece bir duvarı boyamak için girmediğini, çok daha büyük bir fırtınanın habercisi olduğunu ilk kez o an sezdim. Birlikte, o loş odanın içinde, yavaşça ve farkında olmadan birbirimizin dünyasına sızmaya başlamıştık.

//N'abersiniz? Her gün 2 bölüm atmayı aniden kesip çekip giden yazarınız geldi. Geri döndük bebeğim.

Hatam varsa söyleyin, bu hikaye yeni şekilleniyor. Yorum okumak da çok keyifli, sallarsınız bir iki tane. Gerçi uygulamanın yeni halini çok çözemedim.

Öpüldünüz.

Bölüm sonu

3 yorum