İçeriğe geç

The B. (wlw)

Bölüm 1 · 7 dk okuma

The B. (wlw)

Bölüm 1

Kıvılcım

Sabahın ilk ışıkları, İstanbul’un o eski, ağırbaşlı semtinin üzerine loş bir tül gibi serilirken, ömrümü adadığım kapının kilidini her zamanki şamanik sessizlikle açtım. İçeri adım attığım an burnuma dolan o tanıdık koku—eski kağıtların yaşanmışlığı, kurutulmuş lavantanın dinginliği ve taze çekilmiş kahvenin o sıcak esintisi—göğsümdeki tüm düğümleri çözerdi normalde. Burası, tırnaklarımla kazıyarak kurduğum şık, bohem sığınağım; benim yeryüzündeki güvenli limanım, The B.

Ancak bugün, o aşina olduğum huzurlu kokunun arkasına sinsi, rutubetli bir esinti saklanmıştı. Huzursuz bir iç çekişle kafenin en arkasında kalan, o küçük odacığa doğru yürüdüm. Burası diğer alanlar gibi ahşap masalarla, kahve fincanlarıyla dolu değildi; burası asırlık, nadir ve paha biçilemez ilk baskı kitaplarımı sakladığım, adeta zamanın durduğu kutsal bir mabetti benim için.

Fakat şimdi odanın pirinç çerçeveli cam kapısının önünde, kendi ellerimle zarif bir kaligrafiyle yazdığım şık bir tabela asılıydı: "Kusura bakmayın, bu kısım tadilattadır."

Kapıyı hafifçe aralayıp içeri sızan hasarı incelediğimde kalbimin sıkıştığını hissettim. Duvarın alt köşesinden yukarı doğru gri bir sarmaşık gibi tırmanan o leke, dükkanımın canını yakıyordu. Neyse ki dün gece, gözümden bile sakındığım o asırlık sayfaları koli koli dışarı taşımıştım. Kutulardan birinin kapağını açtım, sayfaların arasına özenle yerleştirdiğim nem tutucu silika jelleri kontrol ettim. Şimdilik güvendeydiler ama bu paha biçilemez eserler sonsuza kadar karton kutuların karanlığında hapis kalamazdı. Derin bir nefes alıp kolileri tek tek kucakladım ve dükkanın önündeki Arnavut kaldırımlı küçük alana; sabah güneşinin en tatlı, en altın tonlarıyla vurduğu yere dizdim. Kitaplarımın hafifçe esen rüzgarda havalanmaya, güneşi koklamaya ihtiyacı vardı.

Tezgahın arkasındaki bar taburesine geçtiğimde, renkli ve yumuşak dokulu örgü hırkama biraz daha sıkı sarındım. Laptopumu açıp banka hesaplarımı kontrol etmeye başladığımda, şakaklarımda o tanıdık, zonklayıcı sızı yeniden baş gösterdi.

Ekrandaki sayılar adeta yüzüme gülüyordu. Aslında tamamen çaresiz sayılmazdım; dükkanın günlük çarkını döndürecek kadar nakit akışı vardı. Gelgelelim, daha geçen ay üst kattaki evimi minik bir su basması vurmuş parkelerim kabarmış ve mobilyalarımın bir kısmı kullanılamaz hale gelmişti. Onları yenilemek zorunda kalışımın hemen ardından, kafenin nadir kitap arşivini zenginleştirmek için paha biçilemez birkaç yabancı esere peşin ödeme yapmıştım. Aptal kafam.

"Şimdi bir de bu çıktı," diye mırıldandım, kızıl ve kıvırcık buklelerimi ensemde gevşek bir topuz yapmaya çalışırken.

O duvardaki rutubeti kökünden kazıyacak, özel kimyasallarla kurutup bir daha tekrarlamaması için izolasyonlu boya yapacak profesyonel bir usta gerekiyordu. Ancak malzeme ve işçilik fiyatlarına baktıkça içim daralıyordu. Eğer bu bütçeyi ustaya teslim edersem, önümüzdeki ay kafenin kahve çekirdeklerini, taze malzemelerini sipariş edemez, faturaları ucu ucuna öderdik. "Kendim mi boyasam?" diye geçirdim aklımdan. Ama duvar işlerinden zerre anlamazdım; yanlış bir kat atarsam o milyarlık kitaplar bir sonraki kış tamamen yok olabilirdi. Ekonomik stresin o gri ağırlığı göğsüme otururken ayağa kalktım. Kapıdan giren ilk müşterime bu endişeyi yansıtamazdım. Burada sadece kusursuz bir huzur satılırdı.

Önlüğümü belime bağlayıp küçük mutfağıma geçtim. Sabahın taze enerjisini un, şeker ve taze çileklerle harmanladım. Kendi özel tarifim olan cupcakeleri ve tarçınlı kurabiyeleri fırına verdiğimde, kafenin içini o sinsi rutubet kokusunu tamamen boğan muazzam, tatlı bir sıcaklık kapladı.

Gün, semtimizin o elit, ağırbaşlı ritmiyle akıp gitti. Öğleye doğru lüks araçlarından inen, buranın asil ruhuna uygun şık üniversiteliler masalara yerleşti; laptoplarının başında sessizce çalışırlarken onlara en taze filtre kahvelerimi ve cupcakelerimi güler yüzle servis ettim. Öğleden sonra ise kafemin en sadık, en zarif kitlesi olan mahallenin yaşlı teyzeleri boy gösterdi. Anlaşmalı olduğumuz o butik fırından gelen el yapımı, özel Belçika çikolatalarını porselen tabaklarda, tüten Türk kahvelerinin yanında ikram ederken onların aristokrat sohbetlerine nezaketle eşlik ettim.

Dışarıdaki masalarda oturanlar bahar güneşinin tadını çıkarırken, ben içerisi ve dışarısı arasında mekik dokuyor, içimdeki finansal fırtınayı o profesyonel maskemin arkasında başarıyla gizliyordum.

Saat sekize doğru kapıdaki pirinç çıngırak neşeyle şıkırdadı. İçeri giren, akşam vardiyası için gelen yardımcım Eylül’dü. Benden beş yaş küçük olan bu üniversiteli kız, her zaman kafeye taze bir soluk getirirdi.

Kaldırımdaki kolileri görünce duraksadı, çantasını tezgahın arkasına bırakırken hüzünlü gözlerle bana baktı. "Abla, n'aptın? Nadir kitaplar odasını tamamen boşaltmışsın."

Tezgaha yaslanıp yorgun bir nefes verdim. "Mecbur kaldım Eylül. Duvarın durumu düşündüğümden daha kötü. Sanırım usta çağırmayıp orayı kendim boyamaya çalışacağım. Nasıl yapacağım hakkında en ufak bir fikrim yok ama şu an bir ustaya ayıracak bütçemiz de yok. Eğer o parayı harcarsam, önümüzdeki ay hiçbir şeyin siparişini geçemeyiz, faturalar birbirine girer. Ne yapacağımı gerçekten bilemiyorum."

Eylül omzumu şefkatle sıktı. "Hallederiz Bilge abla, ben de yardım ederim sana. Birkaç video izler, internetten öğreniriz ne olacak."

İyimserliği içimi sıcacık bir hisle doldurdu.

Saat dokuzdan sonra, semtin o yoğun iş çıkışı dalgası kafeyi aniden doldurdu. Ofislerinden çıkan beyaz yakalılar, akşam yürüyüşüne fırlayan çiftler derken içerisi bir anda cıvıl cıvıl oldu. Normalde vardiyayı Eylül’e devredip üst kattaki evime çıkmam gerekiyordu ama kafam o kadar doluydu ki eve gidip tavanı seyretmek istemedim. Çalışmanın, hareket halinde olmanın bu strese iyi geleceğini biliyordum.

"Hadi bakalım Eylül," dedim önlüğümü düzelterek. "Bu akşam ben de seninle kalıyorum, tek başına bu yoğunluğa yetişemezsin."

İki kadın sırt sırta vererek saatlerce kahve makinelerinin arkasında ter döktük, masaları sildik, siparişleri yetiştirdik. Koşturmak zihnimi uyuşturmuş, endişelerimi biraz olsun hafifletmişti. Saatler gece yarısına yaklaşırken kafedeki son müşteri de kalktı ve ortalık derin, huzurlu bir sessizliğe gömüldü.

Yorgunluktan sızlayan belimi esnetip Eylül’e döndüm. Cüzdanımdan günlük yevmiyesini çıkarıp uzattım. "Sen bugün çok yoruldun, üstelik yarın dersin var. Hadi erken git, ben etrafı toparlar, dükkanı kapatırım. Zaten acelem yok."

Eylül parayı alıp bana sıcakça sarıldı. "Çok teşekkürler Bilge abla. Kendini çok yıpratma, yarın sabah erkenden gelirim ben."

Kız kapıdan çıkıp sokağın karanlığında gözden kaybolduğunda, loş ışıkların altında masaları silmeye koyuldum. Sandalyeleri yavaşça ters çevirip masaların üzerine koydum. İçerideki işim bitmişti. Son bir gayretle dışarı çıkıp o değerli kitap kolilerimi içeri alacaktım ki, açık bıraktığım kapıdan içeri aniden çok keskin, genzimi yakan, yoğun bir kimyasal kokusu doldu.

Sertçe öksürerek burnumu kapattım. "Bu ne ya? Gaz kaçağı mı var?" diye mırıldanarak panikle dışarı, kaldırıma adım attım.

Kafemin ve sokağın tam karşısında binanın yan cephesinde kalan upuzun, bomboş, devasa bir tuğla duvar vardı. Gözlerim o duvara kaydığı an, adeta zaman benim için durdu.

Sokak lambasının soluk ve sarı ışığı altında, simsiyah kıyafetler içinde bir kadın silüeti duruyordu. Uzun boylu, hafif geniş omuzlu ama genel olarak zayıf, adeta bir heykel kadar asil bir duruşu vardı. Duvarın önüne kurduğu portatif metal merdivenin üzerine çıkmıştı. Yüzüne, sprey boyanın o zehirli dumanından korunmak için siyah bir bandana ve profesyonel bir filtre maskesi takmıştı. Bandananın hemen altından dökülen simsiyah, dümdüz saçları, gecenin karanlığıyla yarışır gibi beline kadar neredeyse bir şelale misali iniyordu.

Kızın sağ eli, duvardaki devasa resmin üzerinde adeta büyüleyici, kışkırtıcı bir dans sergiliyordu. Sprey boyayı o kadar büyük bir hız ve profesyonellikle sallıyordu ki, çıkan o ritmik ses gecenin sessizliğinde mistik bir melodi gibi yankılanıyordu.

Öfkemi bir anlığına unuttum ve şaşkınlıkla duvara bakakaldı gözlerim. Karşımdaki o yabancı, Van Gogh’un Yıldızlı Gece tablosunu andıran devasa bir girdap işliyordu duvara. Gece mavisinin, derin morların ve parlak sarıların birbirine karıştığı o büyüleyici gökyüzünün hemen önünde ise, tek başına durup o sonsuzluğa bakan yalnız, mağrur bir kadın silüeti yükseliyordu. Resmin henüz renklendirmesi tamamen bitmemişti ama sokak lambasının altında o kadar canlı, o kadar derin duruyordu ki, hayatımda bu kadar etkileyici bir sanata çıplak gözle şahit olmadığımı fark ettim.

Fakat tam o esnada esen gece rüzgarı, sprey boyanın o ağır, ciğer delen kimyasal kokusunu dalga dalga üzerime, oradan da kafemin açık kapısından içeri doğru savurdu. Sertçe öksürdüm. Gözlerim o sanatsal büyüden sıyrılıp anında gerçek dünyaya, o katı gerçekliğe döndü.

"Hayır, hayır kesinlikle burada olmaz!" diye söylendim hırsla. Bahar yeni başlıyordu, yarın da hava çok güzel olacaktı ve benim müşterilerim dışarıdaki masalarda oturup kahve içmek, taze cupcakelerimden yemek isteyecekti. Bu ağır koku günlerce bu sokaktan, dükkanımın sinelerinden temizlenmezdi. Ayrıca burası son derece nezih, kuralları olan bir zengin semtiydi.

Hızlı adımlarla içeri girip kaldırımdaki son iki kitap kolisini de dükkanın güvenli zeminine fırlatır gibi bıraktım. Kapıyı arkamdan çekip kilitledim ama anahtarı cebime attım. Şimdi o asiye haddini bildirme vaktiydi.

Öfkeyle sokağın karşısına doğru yürümeye başladım. Tam merdivenin dibine yaklaşacaktım ki, kaldırımın kenarına park edilmiş olan siyah, heybetli, oldukça pahalı ve güçlü duran bir motosiklet dikkatimi çekti. Yaklaştıkça motorun sesini duydum; tamamen kapatılmamıştı, hafifçe rölantide, adeta bir yırtıcı gibi fısıltıyla çalışıyordu.

Duraksadım ve durumu anında kavradım. Karşımdaki bu asi kız, illegal bir iş yaptığının son derece farkındaydı. Herhangi bir polis ya da bekçi sireni duyduğu an merdivenden aşağı atlayacak, hazırda bekleyen bu canavara atlayıp gecenin karanlığında kayıplara karışacaktı. İblis kadın.

Tabii hesaba katmadığı tek şey, kızıl saçları öfkeyle tutuşmuş bir kafe sahibiydi.

Açık ela gözlerimde muzip ve kararlı bir parıltı çaktı. Adımlarımı sessizce motora doğru yöneltti. Kız yukarıda, spreyin çıkardığı sese ve taktığı maskeye güvenerek arkasında dönen dünyadan tamamen habersiz, kendi yaratımının sarhoşluğundaydı. Motora yaklaştım, elimi uzattım ve kontakta öylece bırakılmış olan parlak, metal anahtarı tek bir hamlede yuvasından çekip aldım. Anahtarı bohem hırkamın cebine atıp avucunun içinde sıkıca sıktım.

Şimdi kaçacak hiçbir yeri kalmamıştı.

Merdivenin tam dibine gelip kollarımı göğsünde kavuşturdum. Başımı yukarı doğru kaldırdım. Yukarıdaki kız, o simsiyah saçları, bembeyaz teni ve maskesiyle duvarın üzerinde adeta karanlık, tekinsiz bir melek gibi duruyordu.

Sesimin tüm ciddiyetini, otoritesini ve bu semtin kurallarını arkama alarak yukarı doğru seslendim

"Hanımefendi, ne yaptığınızı zannediyorsunuz?!"

//Bu bölümü ufak bir trailer gibi düşünün. Uygulamada düzgün wlw olmaması açığını kapatacağız umarım.

Yorum okumaya bayılıyorum, beni onlardan mahrum etmeyiniz.

Hatam varsa da affola, öpüldünüz.

Bölüm sonu

8 yorum