İçeriğe geç

The B. (wlw)

Bölüm 4 · 9 dk okuma

The B. (wlw)

Bölüm 4

Zümrüt Yeşili, Gece Mavisi

Sabahın ilk ışıkları sokağın taşlarına vururken dükkanın kapısını açtım. Henüz semt uykusundan uyanmamıştı, sokaklar boştu. İçeriye dolan astar boyasının hafif kokusunu solurken arkamı döndüğümde, Çağla’nın çoktan sokağın köşesinden kıvrıldığını gördüm. Üzerinde dökümlü, ekoseli flanel bir oduncu gömleği vardı; kollarını dirseklerine kadar kıvırmıştı ve adımları her zamanki gibi telaşsız, kendinden emindi.

"Erkencisin, kitapçı kadın." dedi kapıdan girerken. Sesi sabahın bu mahmurluğuna yakışacak kadar boğuk ve sıcaktı.

"Söz konusu The B. olunca uykum hafiftir." dedim gülümsiyerek. "Gel, boyaya girişmeden önce sana bir sabah kahvesi borcum var. Hak ettin."

Kafenin o loş, ahşap kokulu barında iki kişilik taze kahve demledim. Dışarıdaki masalardan birine, sabah güneşinin en yumuşak açıyla vurduğu köşeye oturduk. Sabahın bu erken saatinde dükkanın sessizliği, fincanlarımızdan yükselen dumanlara karışıyordu.

Çağla kahvesinden ilk yudumunu alırken gözlerini kısmış, etrafı süzüyordu. Onunla sohbet etmek, sanki yıllardır tanıdığım bir dostla dertleşmek kadar zahmetsizdi. Kelimeler aramızda bir nehir gibi pürüzsüzce akıyor, her cümlenin sonunda birbirimizin bakışlarında asılı kalan o ortak ritmi keşfediyorduk. Fark ettim ki, onun o mesafeli, maskülen dış kabuğunun altında, dinlemeyi çok iyi bilen, her kelimeme hak ettiği değeri veren inanılmaz derin bir ruh vardı. Konuşurken zamanın nasıl geçtiğini, kahvelerimizin ne ara soğuduğunu bile anlamamıştık. Sadece sohbetinden, varlığından bu denli keyif alıyor olmak bile içimde tarifi imkansız bir kıpırtıya sebep oluyordu.

"Pekala." dedi Çağla, fincanını masaya bırakıp gözlerimin içine bakarak.

"Bu güzel sohbeti biraz ertelemek zorundayız. Şu odayı tamamen bitirelim."

Birlikte dükkanın arkasındaki odaya geçtik. Çağla fırçaları hazırlarken ben de boya kovasını açtım. Bugün son kat boyayı atacaktık. Dün gece boyunca kuruyan astarın üzerine son katı geçerken artık birbirimizin hareketlerine o kadar alışmıştık ki, adeta sessiz bir koreografi gibiydik. Ben fırçamı nereye uzatsam, onun rulosu hemen arkamdan pürüzsüzce geçiyordu. Birkaç saat süren hummalı ama inanılmaz keyifli bir çalışmanın ardından odanın o eski, rutubetli halinden eser kalmamıştı. Duvarlar pürüzsüz, kar gibi beyazdı. Sonrasında üzerine kendimce açık yeşil desenler bile eklemiştim.

Çağla matkabını çıkarıp daha önce onardığı ahşap rafları tek tek duvara monte etmeye başladı. "İşte bu kadar." dedi son vidayı sıkarken.

"Nadir kitapların artık tamamen güvende."

Odanın kapısını kapatıp havalandırmayı çalıştırdık. İçerisi kurumaya bırakılırken, kafenin kapısındaki çıngırak da ardı ardına çalmaya başlamıştı. Öğle saatleri yaklaşırken The B. her zamanki şık ve kalabalık ritmine geri döndü. Eylül dükkana gelip tezgahın arkasına geçerken, ben de önlüğümü çıkarıp müşterilerle ilgilenmeye başladım. Çağla ise gitmedi.

"Sorun olmayacaksa biraz daha oturmak istiyorum," dedi, dükkanın en köşesindeki masaya yerleşirken. Canıma minnet.

Tüm gün boyunca, ben siparişleri alırken, yaşlı teyzelerin çikolatalarını servis ederken veya genç üniversitelilere kahve hazırlarken Çağla’nın o koyu, derin bakışlarını üzerimde hissettim. Arada bir göz göze geldiğimizde dudaklarında beliren o hafif, çapkın gülümseme içimdeki tüm dengeleri altüst ediyordu. Onun beni böyle hayranlıkla, dikkatle izlemesi göğsümün altındaki o sıcak heyecanı her an diri tutuyordu.

Sonunda akşamın o tatlı alacakaranlığı çöktü, dükkandaki son müşteriler de masalarından kalktı. Eylül ile vedalaşıp kapıyı kilitlediğimde, dükkanda sadece ikimiz kalmıştık. Çağla oturduğu masadan ağır adımlarla kalktı, aramızdaki mesafeyi kapatarak tam önümde durdu.

"Çok yoruldun," dedi, sesi loş dükkanda kadife gibi yankılanırken. "Birer içki içmek için daha şık bir yere gitmek ister misin? Ben ısmarlıyorum."

Önce tereddüt ettim. Günün yorgunluğu üzerimdeydi ama biraz sosyalleşmeyi de o kadar istiyordum ki...

"Aslında... Çok isterim ama üzerim başım boya tozu içinde, koşturup durdum bu kıyafetlerle." dedim, elbiseme bakarak.

"Hiç sorun değil," dedi Çağla, gözlerini gözlerimden ayırmadan.

"Yukarı evine çıkıp hazırlan, hatta istersen biraz dinlen. Sana bırakıyorum. Ben seni ne zaman dersen gelip motorumla buradan alacağım."

Bu ani ve cesur teklifi karşısında gülümsemeden edemedim. "Tamam, bir saate hazır olurum," dedim.

Yukarıdaki daireme çıktığımda içimde tatlı bir telaş vardı. Ateş kızılı kıvırcık saçlarımı ıslanmamaları için tepeden toplayıp iri kıskaçlı tokamla tutturduktan hemen sonra banyoya geçip sıcak suyun vücudumdaki tüm boya tozlarını ve yorgunluğu akıtmasına izin verdim. Duştan çıktıktan sonra tenime o çok sevdiğim, hafif yasemin ve pudra kokulu parfümümü sıktım. Gardırobun karşısına geçtiğimde gözüm doğrudan o elbiseye kaydı: Kızıl saçlarımla muazzam bir uyum yakalayan, zümrüt yeşili, askılı, incecik yazlık ve oldukça kısa bir elbise... Kalçamın hemen altında bittiğinden beni olduğumdan biraz daha uzun ve elbette daha ateşli gösteriyordu. Elbiseyi üzerime geçirip aynaya baktığımda, kıvırcık kızıl buklelerimin omuzlarımdan dökülüşü ve elbisenin rengi tam hayal ettiğim gibi göründü gözüme.

Aynanın karşısında hafif bir makyaj yaparken telefonumu elime alıp Çağla’ya mesaj attım: "Ben hazırım."

Mesajı gönderdikten sadece birkaç dakika sonra, sokağın sessizliğini bölen o güçlü motor sesi binanın önünde yankılandı. Çağla, geldiğini haber vermek için hafifçe motoru bağırttı. Onun bu yaramaz hallerine sırıtmadan edemezken rimelimin kapağını kapattım ve glossumu attım ufak çantama. Aynadaki son kontrolümü yapıp küçük, zincirli çantamı omzuma takmış, neşeyle aşağı inmiştim.

Apartman kapısından dışarı adım attığımda Çağla motorunun üzerinde, tek ayağını kaldırıma dayamış halde beni bekliyordu. Gözleri üzerime dikildiğinde, o koyu bakışlarının bir anlığına tamamen kilitlendiğini gördüm. Beni baştan aşağı süzdü; gözlerindeki o yoğun, karanlık hayranlık bile nefesimi kesti. Ancak hemen ardından kaşlarını hafifçe kaldırarak muzip bir tavırla sordu:

"Sen gerçekten... bu elbiseyle mi motora bineceksin?"

Gülerek omuz silktim. "Evet, ne var ki?"

Çağla hafifçe başını iki yana sallayıp motordan indi. Üzerindeki ekoseli oduncu gömleğinin düğmelerini tek bir hamlede açtı. Gömleğin altındaki siyah askılısıyla kalırken, omuzlarının ve kollarının düşündüğümden faha fit olduğunu fark ettim. Yazlık kumaştaki gömleği aldı ve hiçbir şey söylemeden arkamdan geçirerek belime doladı. Gömleğin kollarını önümde sıkıca bağlarken, teninin sıcaklığını ve gömleğe sinmiş o odunsu, maskülen kokuyu bir nebze hissettim.

"Eteğin açılmasın diye." diye fısıldadı kulağıma doğru. Sesindeki o korumacı tavır içimi titretti, kalbimin ritmini hızlandırdı.

Ardından elindeki siyah kaskı aldı, başıma dikkatlice yerleştirdi ve çıtçıtını çenemin altından nazikçe kapattı. Parmaklarının tenime her değdiği an, sanki küçük elektrik akımları vücuduma yayılıyordu. Kendi kaskını da takıp motora bindiğinde, ben de biraz acemice arkasına yerleştim. Kollarımı onun güven veren bedenine sıkıca doladım.

Motor büyük bir homurtuyla hareket ederken, rüzgarın kızıl saçlarımı savuruşunu ve Çağla’nın sırtındaki o sarsılmaz güveni hissetmek harika bir duyguydu. Çağla bilerek çok hız yapmadı, gecenin serinliğini bacaklarımda ve uçuşan saçlarımda hissederken başımı sırtına doğru yaslamış yana çevirip hafifç yukarı doğru bakmıştım. Gökteki yıldızlar sanki bizi izliyor, "Sonunda birbirlerini buldular." diyorlardı.

Gittiğimiz yer, semtin yine en lüks caddelerinden birinde, kapısında valesi ve korumaları olan son derece şık bir bardı. Motorumuzu susturup içeri girdiğimizde bizi karşılayan atmosfer tam anlamıyla büyüleyiciydi. Loş ışıkların altında hafif bas sesleriyle çalan, kimseyi rahatsız etmeyecek kadar dingin fakat otantik bir ritim tüm mekanı kaplamıştı. İnsanlar şık kıyafetleriyle içkilerini yudumluyor, geneli kısık sesle sohbet ediyorlardı. Tabii epey eğlenerek kahkahalar atan bir iki grup da vardı.

Girişteki hostes kız, Çağla’yı görür görmez adeta saygıyla eğildi. "Hoş geldiniz Çağla Hanım," dedi. Belli ki buranın müdavimiydi ama bunun hiç bahsini açmamıştı.

Hostesin arkasından yürürken Çağla’nın adımlarındaki o asil duruşu izledim. Bizi mekanın en güzel köşesinde, koyu renkli, kadife rahat yastıklarla döşenmiş, oval bir booth şeklindeki masaya yönlendirdi. Karşılıklı oturmak yerine, bu oval yapının getirdiği o tatlı yakınlıkla yan yana denebilecek bir açıyla oturduk. Aramızdaki mesafe o kadar azdı ki, her hareketimizde dizlerimiz birbirine sürtünüyordu.

"Ne içmek istersin güzelim?"

Güzelin?.. Sen ne dersen şu an içebiliriz Çağla. Kadehimde zehir ol.

"Ben alkolü pek sevmem aslında," dedim, etrafı incelerken. "Tadını çok ağır buluyorum."

Çağla bana doğru hafifçe eğildi, o koyu ve sıcak gözleriyle yüzüme baktı.

"O zaman kontrolü bana bırak. Sana hafif, meyvemsi ve yumuşak içimli bir kokteyl seçmemi ister misin?"

"Lütfen." dedim gülümseyerek.

Çağla garsona siparişleri verirken, kendisine sadece tek bir viski istedi. Siparişler gelene kadar odanın son halinden, ne kadar iyi bir iş çıkardığımızdan ve The B.’nin yeni sezonda nasıl parlayacağından konuştuk. Onunla konuşurken dükkanımı ne kadar çok önemsediğini bir kez daha fark ettim.

"Buraya sık sık gelir misin?" diye sordum, etrafı süzerken. Benim gibi sakin ve dükkanına kapalı biri için burası oldukça yabancı bir dünyaydı.

Çağla başını hafifçe salladı.

"Çok sık değil ama düzenli olarak gelirim. Sakin bir köşede kafa dinlemek ve kaliteli içki için iyi bir yerdir."

Bir süre sonra siparişlerimiz geldi. Önüme konan, üzeri taze çilek ve nane yapraklarıyla süslenmiş o pembe kokteylden küçük bir yudum aldım. Tadı o kadar hafif, o kadar lezzetli ve tatlıydı ki, alkol aldığımı hissetmiyordum bile. "Bu harika bir şeymiş." dedim, neşeyle bardağımı ona doğru kaldırarak.

Çağla viskisinden bir yudum alırken benim bu çocuksu neşeme hafifçe güldü. Sohbetimiz ilerledikçe, o meyvemsi kokteylin altındaki sinsi alkol yavaş yavaş kanıma karışmaya başladı. Hayatımda nadiren alkol aldığım için bünyem bu duruma tamamen hazırlıksız yakalanmıştı. İçimdeki o çekingen, düzenli Bilge yavaşça gevşiyor, yerini çakırkeyif olmanın verdiği o tatlı, cesur neşeye bırakıyordu. Sürekli gülüyor, Çağla’nın esprilerine daha yüksek sesle eşlik ediyordum.

"Çok çabuk etkilendin." dedi Çağla, ikinci bardağımı elimden yavaşça alıp masaya bırakırken. Sesi her zamankinden daha derin, neredeyse korumacı bir tınıya sahipti.

"Yoo, gayet iyiyim ben." dedim, ama başımın hafifçe dönmeye başladığını ve gözlerimin uykulu uykulu süzüldüğünü kendim bile fark ediyordum. Başımı onun omzuna doğru hafifçe yaslamak, o güvenli limana sığınmak istiyordum sadece.

Çağla saatine baktı, ardından viski bardağını tamamen kenara itti. Gecenin geri kalanında motor kullanacağı için kendi içkisini yarım bırakmıştı ve durumu son derece iyiydi. "Hadi," dedi, koluma hafifçe girerek beni masadan kaldırırken. "Eve geçme vaktimiz geldi."

Bardan nasıl çıktığımızı, valenin önünde Çağla’nın beni motora nasıl yerleştirdiğini hayal meyal hatırlıyordum. Tek emin olduğum şey, motorun arkasında onun o geniş beline her zamankinden çok daha sıkı, adeta can havliyle tutunduğumdu. Rüzgar yüzüme vururken başım dönüyor ama onun kokusu beni ayakta tutuyordu.

Sonunda yeni yapılmış binanın önüne geldik. Çağla motoru park edip kaskımı dikkatlice çıkardı. Merdivenlerden yukarı, dairesinin kapısına kadar bana destek olarak çıkardı. Anahtarla kapıyı açıp içeri girdiğimizde, dik durmakta zorlandığımı fark eden Çağla beni koridora doğru yönlendirdi.

"Çok kolay etkileniyormuşsun alkolden," dedi, ayakkabılarımı çıkarmama yardım ederken. Sesi son derece yumuşak ve şefkat doluydu. "Üstelik o kokteylin içinde ne kadar alkol olduğunu bilmiyordun. Seni böyle tek başına bırakmak istemiyorum, kusmanı veya yalnız kalmanı istemem..."

Sesi sonlara doğru benim için endişeli bir mırıltıya dönüştü... Aslında midem hiç bulanmıyordu, sadece içimdeki o alkolün getirdiği sıcak dalga vücudumu tamamen ele geçirmişti. Başım tatlı tatlı dönüyordu ve şu an tek istediğim şey, bu mesafeli, havalı kadının o maskülen duruşunu tamamen eritmekti.

"Midem bulanmıyor ki," dedim, sesim her zamankinden daha sıcak ve cesur çıkarken. "Sadece... sadece biraz başım dönüyor."

Ona doğru bir adım attım. Çağla, koridorun loş ışığında bana şaşkınlıkla bakarken, ellerimi onun keten tişörtünün üzerinden göğsüne koydum ve onu salondaki o geniş, dedi koltuğuna doğru hafifçe ittim. Çağla dengesini kaybetmeden koltuğa çökerken, ben de hiç vakit kaybetmeden, zümrüt yeşili elbisemin tüm cüretiyle onun kucağına, üzerine uzanıverdim.

Aramızdaki tüm o mesafeler o saniyede tamamen yok oldu. Kızıl kıvırcık saçlarım onun bembeyaz yüzüne, çillerinin üzerine dökülürken, Çağla’nın o koyu, simsiyah gözlerinde yanan o yoğun, karanlık tutkuyu çok net gördüm. Nefeslerimiz birbirine karışırken, elleri yavaşça belime, zümrüt yeşili elbisenin ince kumaşına yerleşti. Teninin sıcaklığı içimdeki kızıl yangını harlamaya hazırdı.

//Nnnasılım ama? Size sonraki bölümde ufaktan bir sürprizim olsun. Bu karakterlerin uyumu fena ateşli geliyor bana, çok meşgul olmasam bolca bölüm salacağım da nerdee...

Hatam varsa affola, öpüldünüz.

Bölüm sonu

Sonraki bölüm kilitli

5. bölümü 5 jetonla uygulamada açabilir, kaldığın yerden devam edebilirsin.

11 yorum