Yine sabah olmuştu ve ben artık yeni günlere olan umudumu kaybetmiştim. İçimden bir şey yapmak gelmiyordu. Kalktım, yüzümü yıkadım ve aşağı indim. Annem bugün evdeydi, demek izinliydi. Ama sevinmedim, çünkü izinli olsa da o evde otururdu, ben Selinlere giderdim ya da odamda tek başıma çizim yapıp müzik dinlerdim. Biraz durdum, ona baktım. Arkası dönüktü, beni görmüyordu. Düşündüm, acaba kazadan önce de böyle miydik? Annem hep bana böyle soğuk muydı, ilgisiz miydi? Gözlerim doldu çünkü en çok yanımda olması gereken kişi yanımda değildi.
Mutfağa gittim, kendime bir tost yaptım. Çay hazırdı, bir bardak çay alıp balkona oturdum. Tam kahvaltı yaparken annem geldi.
Zeliş (anne): Delvin, konuşmamız gerek. Selin’den bir şeyler duydum.
Ben de bunu bekliyordum. Konuyu kendim açmak istememiştim, sadece yalanları ne zaman bitirecekler, onu merak ediyordum ama o da sürdürmemişti bunu.
Delvin: Ben de ne zaman bana doğruları söyleyeceğini düşünüyordum. Ne zaman “yanındayım kızım” diyeceğini... En azından birini yapmaya karar vermişsin.
Tavrımı ortaya koymuştum. Artık içimden ne geliyorsa onu söyleyecektim, çünkü fark ettim ki sustukça insanlar seni aptal yerine koymayı seviyordu.
Zeliş (anne): Selin anlatmış sana, biliyorum. Bunu benden duyman gerekiyordu a-
Sözünü kestim ve konuştum:
Delvin: Ne kadar doğru düşünmüşsün annecim ya... Ama bu düşünceni acaba faaliyete mi geçirseydin? Siz benden koskoca iki yılımı çaldınız! Hadi Selin'i, Berk’i geçtim; onları da sen susturmuşsun. Sen nasıl bana annelik yaptın ya? Ben ne düşünüyorum hep biliyor musun? Acaba annem bana önceden annelik yapar mıydı, yoksa hep mi böyleydi diye düşünmekten bazen kafayı sıyırıyorum. Çünkü benim o kazadan sonra kimseye değil, sadece sana ihtiyacım vardı! Beni anlıyor musun!
Annemin gözleri dolmuştu. Bunu sadece hastanedeyken görmüştüm ve şimdi tekrar görüyordum. Duyguları hâlâ varmış diye düşündüm.
Zeliş (anne): Haklısın... Ama ben de bir anda boşluğa düştüm Delvin. Babanın ölümünden sonra... yaptığın kaza... O halin... Seni kaybettim. Sen de beni anla.
Delvin: Madem bana bu kadar üzüldün, bu kadar seviyordun beni, neden bana dört elle sarılmadın anne? Neden beni tek başıma bıraktın? Neden bana yalanlar söyledin? Bana hep "babana benzeme" dedin. Sen bana onu demek yerine "ben seni kaybetmekten korkuyorum Delvin" deseydin belki de bunlar olmazdı. Bunu hiç düşündün mü? Anne, sen Uraz’ı dinledin mi? Bunların benim hatam olduğunu biliyor muydun? Ha, söylesene!
Durdu, hiçbir şey söylemedi bir süre.
Zeliş (anne): Dinlemedim... ama Selin bana anlattı
Onu dinlememişti bile ve beni ona yabancılaştırmıştı. Bu daha da sinirlendirmişti beni. En azından onu dinleyebilirdi. Bu bana yapılan haksızlık sadece bana yapılmamıştı ki, Uraz’a da yapılmıştı.
Delvin: Seni daha fazla dinlemek istemiyorum. Ben çıkıyorum, görüşürüz.
Ağlıyordu. Ama bu yaptıklarını haklı çıkarmazdı ki. Onu öyle bırakıp giderken sinirle karışık o üzüntü, acı hissi bedenimi sardı.
Çıktım ve aşağı doğru yürüdüm. Sahile gidip biraz müzikle kafamı dinleyecektim. Markete girdim ve sigara aldım. Çok fazla içmiyordum ama böyle zamanlarda içmek istiyordum, nedensizce.
Sahile geldim ve Selin'le oturduğumuz yere oturdum, bir sigara yaktım. Kafamın içi darmadağındı. Artık bir şey düşünmek istemiyordum. Sadece denizi izleyip kafamı toparlamak istiyordum. Ama düşünmeden edemedim. Şimdi ne yapacaktım? Uraz’la konuşsam mıydım? Tam bunu düşünürken arkamdan bir ses geldi. Onu daha önce hiç görmemiştim. Uzun boylu, Kumral biriydi.
X: Selam, oturabilir miyim?
Delvin: Tabii de... tanışıyor muyduk?
Yanıma oturdu ve elindeki kahvenin birini bana uzattı. Kehribar rengi gözleriyle baktı ve gülümsedi.
X: Hayır. Sadece seni gördüm, biraz moralin bozuk gibiydi. Belki biriyle konuşmak iyi gelir diye düşündüm. Bu arada ben Arda.
Selin, Berk ve annemden başka kimseyle konuşmamıştım kazadan sonra. Birinin gelip beni fark etmesi, konuşmak istemesi garip gelmişti.
Delvin: Delvin. Bende... Bu arada kahve için teşekkürler, iyi geldi. (Gülümsedim.)
Arda: Rica ederim.
İçiyor muydu bilmiyordum ama yine de bir dal sigara uzattım. Yaktı ve bana baktı, beni tekrarlayarak güldü.
Arda: Teşekkürler, iyi geldi.
Bir süre konuşmadan ikimiz de denizi seyrettik ve kahvelerimizi içtik.
Arda: Neden üzgünsün? Anlatmak istersen dinlerim. Benden sır çıkmaz. (Ağzına fermuar çeker gibi yaptı.)
Delvin: Aslında çok karışık... Anlatıp başını şişirmek istemem.
Arda: Sorun değil. Herkesin başının biraz şişmeye ihtiyacı vardır. Bu dünya herkese güllük gülistanlık değil ya. Belki benim de yaralarım vardır. (Acıyla karışık gülümsedi ve tekrar denizi izlemeye başladı.)
Delvin: İki yıl önce babamı bir motor kazasında kaybettik. Ve ben de üç ay önce bir kaza geçirdim. Şu an geçici hafıza kaybım var.
Dikkatlice beni dinliyordu.
Delvin: Bu bir haftadır benden saklanan her şeyi bir anda öğrendim. Her şey bir tokat misali yüzüme çarptı. Düşünsene, en sevdiklerin senden koskoca iki yılını gizlemiş ve yaptığın kazayı bile değiştirerek anlatmış. Ne kadar acı, değil mi?
Arda: Belki de senden saklamaları gerekmiştir. Hiç öyle düşündün mü? Belki de daha fazla zarar görmeni istememişlerdir.
Gözlerinde anlayamadığım bir şey vardı.
Delvin: Düşündüm tabii ki... ama bu onları haklı çıkarmadı. Ne olursa olsun her şeyi bilmeye hakkım vardı.
Arda: Tabii ki. Orası öyle.
Sustuk ikimiz de, bir beş on dakika kadar. Kalktım, bana baktı.
Delvin: Ben artık gideyim. Kahve için teşekkürler.
Arda: Evin uzak mı buraya? İstersen birlikte yürüyebiliriz.
Delvin: Yukarıda oturuyorum, Selman Sokak’ta. Çok uzak değil.
Bir anda güldü ve:
Arda: Şaka yapıyorsun.
Delvin: Neden öyle dedin ki?
Arda: E, ben de o tarafta oturuyorum. Sizin bir alt sokağınızda. Bak kaçamadın, şimdi birlikte yürüyebiliriz.
Kalktı ve yanıma geldi, yürümeye başladık. Parkın oradan geçerken onu gördüm. Bize bakıyordu. Gözlerindeki hayal kırıklığını hissetmiştim. Sanki kalbime cam kırıkları battı. Yanlış anlamıştı hem de çok. Döndüm ve Arda’ya:
Delvin: Ben bir arkadaşıma selam vereceğim. Teşekkürler her şey için. Sonra belki denk geliriz bir yerde.
dedim.
Uraz’a baktı. Göz bebekleri büyümüştü, sinirli gibi bir hali vardı. Sadece:
Arda: Görüşürüz.
dedi ve dönüp gitti. Ne olduğunu anlamamıştım. Belli ki tanışıyorlardı. Yoksa neden tanımadığı birine öyle baksın? Bunu çok önemsemedim ve Uraz’ın yanına ilerledim.
Delvin: Selam.
Uraz: Arkadaş edinmeye başlamışsın. (Alayla karışık gülümsedi.)
Delvin: Evet, biraz öyle oldu. Çevremdeki insanların yalanlarından sonra... Belki bana yalan söylemeyecek insanlarla karşılaşırım diye düşündüm.
Dediklerim karşısında şaşırdı.
Uraz: Kimmiş yalan söyleyenler peki Delvin Hanım?
Delvin: Beni önemsemeyenler.
Bir şey söylemedi. Uzun bir süre konuşmamı bekledi. Eminim, onu hatırladığımı duymak istiyordu. Bir şey söylemedim ve onu soru işaretleriyle baş başa bırakıp arkamı döndüm, eve doğru yola koyuldum.
Düşünmesini istiyordum. Düşünsün ki beni korumak isterken beni ne kadar mahvettiğini görsün.
Eve geldim. Annem yoktu. Odama çıktım. Canım yemek yemek istemiyordu. Odaya girdiğimde masamın üstünde bir telefon ve bir not vardı. Notta şöyle yazıyordu:
Söylediğin her şeyde sonuna kadar haklıydın.
Ben sadece seni korumak istemiştim kızım.
Bu, sana kazada kırıldığını söylediğim telefonun. Motorcu ceketinin iç cebindeymiş, ufak bir sorunu varmış. Yaptırdım.
Belki bir gün her şeyi öğrenirsen anılarını hatırlaman için.
Sabah bana demiştin ya, “önceden de böyle miydik?” diye.
Bu telefonun içinde her şeyin cevabı.
Seni çok seviyorum.
Annen.