İçeriğe geç

TERS AKOR

Bölüm 6 · 11 dk okuma

TERS AKOR

Bölüm 6

6 (Miray)

Hande gittiğinden beri defalarca kez kalkıp onun peşinden ben de kafeye gitmek için ayaklandım.

Kapıya yöneldim.

Sonra vazgeçtim.

Bir süre pencerenin önünde durdum.

Sonra tekrar oturdum.

Sonra tekrar kalktım.

Bütün gün böyle geçmişti.

Defalarca kez telefonuma baktım. Mesaj beklediğim kişi Sinan değildi.

Ama her seferinde Ekin’in bana yazabileceği bir yer olmadığını hatırladım.

Telefon numaram yoktu.

Sosyal medyada ekli değildik.

Beni bulabileceği hiçbir yer yoktu.

Bazen de yazmak istemeyeceğini düşündüm.

Çünkü bir nedeni yoktu.

Ben onun için sadece o gece iyi vakit geçirirken bir anda ağlayarak kalkıp giden ucube bir kızdım.

Daha fazlasını ne kadar çok olmak istesem de değildim.

Koltuğun üzerine kıvrılmış halde otururken telefonum titredi.

Refleksle ekrana baktım.

Hande. Mesajı açtım.

“Ekin Gökhan’ı bırakıp çıktı. Arabaya binip sürdü.”

Kalbim istemsizce hızlandı.

Mesajı tekrar okudum.

Sonra bir kez daha.

Saçmalama Miray. Kendime bunu söyledim.

Ama beynim çoktan başka ihtimalleri düşünmeye başlamıştı bile.

Ya buraya geliyorsa?

Ya benimle konuşmak istiyorsa?

Ya…

Telefonu koltuğun üzerine bıraktım.

Sonra farkında bile olmadan ayağa kalktım.

Koridordaki aynanın önünde durdum.

Saçlarımı düzelttim.

Sonra bir kez daha düzelttim.

Bir tutamını kulağımın arkasına sıkıştırdım.

Kendime birkaç saniye baktım.

Sonra ne yaptığımı fark edip gözlerimi kapattım.

“Allah kahretsin.” diye mırıldandım.

Bu yaptığım şeyden nefret ettim.

Çünkü umutlanıyordum. Ve umutlanmak son zamanlarda bana iyi gelen bir şey değildi.

Tekrar salona dönüp oturdum.

Sonra yeniden kalktım.

Sonra pencereye gittim.

Sonra tekrar telefona baktım.

Dakikalar geçiyordu.

Ve her geçen dakika biraz daha saçma hissediyordum.

Tam kendi kendime bunun aptalca olduğunu kabul etmeye başlamıştım ki kapı zili çaldı.

Kalbim bir anda göğsüme vurdu.

Hiç düşünmeden ayağa kalktım.

Kapıya yürüdüm.

Ve istemeden gülümsediğimi fark ettim.

Elimi kapı koluna uzattım. Kapıyı açtım. Gülümsemem yavaş yavaş silindi.

Çünkü kapının önünde duran kişi Ekin değildi.

Sinan’dı.

Kapının önünde birkaç saniye boyunca öylece kaldım. Sinan ise sanki hiçbir şey olmamış gibi gülümsüyordu.

Elinde bir buket kırmızı gül vardı.

Güller.

Hayatım boyunca güllerden nefret etmiştim.

Bunu bilen herkes biliyordu.

Hande biliyordu.

Ablam biliyordu.

Hatta lise yıllarında tanıştığım insanlar bile biliyordu.

Ama bir buçuk yıldır birlikte olduğum adam bilmiyordu. Ya da hiçbir zaman gerçekten öğrenmek istememişti.

“Ne işin var senin burada?” dedim refleksle.

Sinan’ın yüzündeki gülümseme bir milim bile değişmedi.

“Evime geldim.” dedi. Sonra çiçekleri bana doğru uzattı. “Ve seni özledim.”

İçimde yükselen öfke yüzüme yansımış olmalıydı.

Çünkü Sinan hemen devam etti. “Ve senden özür diliyorum.”

Bir an durdu. “Yaptığım şey için.”

Çiçeklere baktım.

Sonra ona.

Sonra tekrar çiçeklere.

Bir kelime bile söylemeden arkamı dönüp salona yürüdüm.

Telefonum.

Telefonumu salonda bırakmıştım. Bir an önce yanıma almam gerekiyordu.

Sehpanın üzerindeki telefonu kaptığım gibi Hande’yi aradım. Telefon daha ilk çalışta açıldı.

“Mir—”

Konuşmasına fırsat vermeden telefonu cebime attım.

Kapıya geri dönecektim.

Ama koridora çıktığımda Sinan’ın çoktan içeri girmiş olduğunu gördüm.

Koridorun diğer ucunda duruyordu. Ve bana doğru yürüyordu.

“Sinan.” dedim. Sesim yorgun çıkmıştı. “Neden geldin?”

“Dedim ya.” Yüzünde yine aynı gülümseme vardı. “Seni özledim.”

Bir adım daha attı. Sonra elini bana doğru uzattı.

Refleksle geri çekildim. “Lütfen bana dokunma.”

Bu kez yüzündeki ifade kısa süreliğine değişti.

Ama sadece kısa süreliğine. Hemen toparladı.

“Miray.” dedi. “Bak, hata yaptım.”

Derin bir nefes aldı. “Sana kötü davrandım.”

“Seni kırdım.”

“Ama seni seviyorum.”

Gözlerimi kapattım.

Başlıyordu.

Yine.

Her zamanki gibi.

“Seni kaybetmek istemiyorum.”

“Değişeceğim.”

“Her şeyi düzelteceğim.”

“Tekrar başlayabiliriz.”

“Eskisi gibi olabiliriz.”

İçimde acı bir gülümseme oluştu. Eskisi gibi. Sanki eskisi güzel bir şeymiş gibi.

“Sorun şu.” dedim sessizce. “Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.”

Sinan hemen cevap verdi. “Olacak.”

“Hayır.”

“Olacak.”

“Hayır.”

Yaklaşık yirmi dakika boyunca aynı konuşmayı farklı şekillerde yaptık.

O özür diledi. Ben sustum.

O geleceğimizden bahsetti.

Ben sustum.

O değişeceğini söyledi.

Ben sustum.

Çünkü artık neye inanıp neye inanmadığımı bile bilmiyordum.

Tam o sırada kapı zili çaldı.

İkimiz de sustuk.

Sinan bana baktı. “Birini mi bekliyordun?”

Kalbim istemsizce hızlandı.

Hayır.

Hayır hayır hayır.

Lütfen Ekin olmasın.

Şu an değil.

Sinan kapıya doğru yürümeye başladı. Ben olduğum yerde kaldım.

İçimdeki gerginlik her adımında biraz daha büyüyordu.

Kapı açıldı.

Koridordan sadece seslerini duyabiliyordum.

Önce Sinan konuştu.

“Hande?” Kısa bir sessizlik oldu.

Sonra tekrar. “…ve?”

Bu kez başka bir ses duyuldu.

Tanıdık bir ses.

“Ben Gökhan kanka.” dedi son derece rahat bir tonla. “Hande’nin erkek arkadaşıyım.”

Kapının önünden Hande’nin sesi geldi.

“Çüş.” dedi. “Yavaş.” Sonra devam etti. “E kapıda mı kalacağız ya?”

Sesinden gülümsediği anlaşılıyordu.

Birkaç saniye sonra ikisi de içeri girdi. Ben istemsizce doğruldum.

Gökhan’ı görünce şaşırdım.

Hande ise hiç vakit kaybetmeden yanıma geldi. Kollarını bana doladı. Ben de ona sarıldım. Tam o sırada kulağıma eğildi.

“Sakin ol.” diye fısıldadı.

Sonra biraz geri çekilip yüzüme baktı.

“Dert etme.” Dudaklarının kenarında küçük bir gülümseme vardı. “Bir planımız var.”

Bir an durdu.

“Hiçbir şey olmayacak.”

Salona geçtiğimizde ortam garip bir şekilde normal görünmeye çalışıyordu. Ama sadece görünmeye.

Çünkü hepimiz ne olduğunu biliyorduk. Ya da en azından üçümüz biliyorduk.

Sinan hiçbir şey olmamış gibi davranıyordu. Sanki iki gece önce duvara yumruk atan kişi o değilmiş gibi.

Sanki ben kapıyı açtığımda içimdeki bütün huzuru alıp götüren kişi o değilmiş gibi.

Gökhan tekli koltuğa geçti.

Ben koltuğun bir ucuna oturdum.

Sinan da yanıma oturmak için hareketlendi. Tam o sırada Hande büyük bir ustalıkla araya girdi. Sonra hiç beklemeden yanıma yerleşti.

Sinan birkaç saniye boşta kaldı.

Ama Hande ona öyle tatlı bir şekilde gülümsüyordu ki itiraz etmesi mümkün değildi.

O da karşı koltuğa geçti.

Bir süre havadan sudan konuştuk. Ya da konuşuyormuş gibi yaptık. Kimse gerçekten konuşulan şeyi dinlemiyordu.

Sinan anlattıkça Gökhan’ın çenesinin gerildiğini görebiliyordum.

Ama ilginç bir şekilde kendini tutuyordu. Şaşırtıcı derecede iyi hem de.

“Ne iş yapıyorsun sen Gökhan?” diye sordu Sinan.

Gökhan gülümsedi. “Bass gitar çalıyorum.”

“Geçiniliyor mu onunla?”

Hande’nin ayağının hafifçe Gökhan’ın ayakkabısına çarptığını gördüm.

Uyarıydı.

Kesinlikle uyarıydı.

Gökhan da anlamıştı.

Çünkü birkaç saniye boyunca sadece gülümsedi.

“Valla.” dedi. “İnsan başkasının parasını harcamayınca geçinmeyi öğreniyor.”

Ben boğazıma kaçan nefesi zor tuttum.

Hande gözlerini kapattı.

Bir saniyeliğine. Sadece bir saniye.

Sinan ise bunu anlamamış gibi güldü. “Doğru.”

Gökhan bu kez sustu.

Ama sustuğu her an daha korkutucuydu. Çünkü konuşmadığında gözleri sürekli Sinan’a gidiyordu.

Ve o bakışlarda hiçbir sıcaklık yoktu.

Hande birkaç kez daha ayağına vurmak zorunda kaldı.

Bir noktada konu tatilden açıldı. Aslında açan kişi Hande olmuştu.

“Bu arada.” dedi. “Ben Miray’ı almaya geldim.”

Sinan kaşlarını kaldırdı. “Nereye?”

Hande yüzüne dünyanın en masum gülümsemesini yerleştirdi. “Tatile.”

“Ne tatili?”

“Ben, annem ve Miray.” Omuz silkti. “Sürpriz.”

Bu kez gerçekten şaşıran Sinan oldu. “Bana söylememişti.”

Hande’nin gülümsemesi hiç bozulmadı. “Çünkü Miray da şimdi öğrendi, sürpriz dedim ya Sinan.”

Sinan birkaç saniye düşündü. “İsterseniz ben bırakırım.”

Hande anında cevap verdi. “Yok.”

“Niye?”

“Annem de olacak.”

“Ne olmuş?” Sinan gülümsedi. “Sedef Abla beni sever ya.”

Bu kez Hande’nin yüzündeki ifade görülmeye değerdi.

Gülümsüyordu. Ama aynı zamanda ona acıyormuş gibi de bakıyordu.

“Hiç sanmam.” dedi.

O kadar doğal söyledi ki birkaç saniye boyunca kimse ne cevap vereceğini bilemedi.

Gökhan kafasını öne eğip öksürür gibi yaptı. Ben onun güldüğünü biliyordum. Kesinlikle gülüyordu.

Hande ayağa kalktı. Sonra bana döndü.

“Hadi." dedi. “Sana bir çanta hazırlayalım.”

Hiç itiraz etmedim. Zaten bir an önce o salondan çıkmak istiyordum.

Ayağa kalktım. Hande de benimle birlikte koridora yöneldi.

Tam odama doğru yürümeye başlarken durdu. Başını hafifçe çevirip Gökhan’a baktı.

“Sakin ol.” dedi sessizce.

Gökhan hiçbir şey söylemedi. Sadece başını salladı.

Ama yüzündeki ifadeden sakin olmanın planları arasında olmadığını anlamak zor değildi.

Ben ve Hande koridordan geçip odama girdik.

Kapı arkamızdan kapandı.

Odamın kapısı kapanır kapanmaz Hande dolabın önüne yürüdü. Ben hâlâ olanları anlamaya çalışıyordum.

“Şu an ne yapıyoruz?” dedim.

Hande çekmecelerden birini açarken başını kaldırmadan cevap verdi. “Bir planım var.”

“Nasıl bir plan?”

“Bilmiyorum.”

Bu cevaba gözlerimi devirdim.

Hande sonunda bana baktı.

“Sen sadece önemli eşyalarını al.” dedi. “Çantanı çok doldurma.”

“Niye?”

“Şüphelenmesin.”

Bu kez gerçekten soru sormayı bıraktım. Çünkü Hande’nin gözlerinde o tanıdık ifade vardı.

Bir şey düşünmüştü. Ve ne olursa olsun uygulayacaktı.

Ben de sırt çantamı yatağın üzerine bırakıp toplamaya başladım.

Cüzdan.

Şarj aleti.

İlaçlar.

Birkaç kıyafet.

Telefonum.

Tam fermuarlı gözü kapatırken aklıma başka bir şey geldi. “Gökhan neden burada?”

Hande istemeden gülümsedi. “Her ihtimale karşı.”

“Her ihtimale karşı mı?”

“Evet.”

“Ne ihtimali mesela?”

“Mesela benim Sinan’a tekme atma ihtimalim.”

Kahkahamı tutamadım. Sonra ona baktım. Bir an duraksadım.

“Siz sevgili mi oldunuz şimdi yani?”

Hande’nin yüzündeki ifade görülmeye değerdi.

“Ne?” dedi. “Hayır.”

Bir saniye düşündü. “Yani…”

Sonra hemen başını salladı. “Hayır.”

Gülümsemem büyüdü. “Hande.”

“Ne?”

“Hoşlanıyorsun.”

“Sus.”

“Hoşlanıyorsun.”

“Miray.” Parmağını bana doğrulttu. “Bana laf yetiştireceğine biraz hızlan.”

Sonra kapıyı işaret etti. “Bu ikisini yalnız bırakmak istemiyorum.”

“Niye?”

“Gökhan her an saldıracakmış gibi bakıyor.”

Bu kez gerçekten güldüm.

Sırt çantamın fermuarını çektim. Sonra omzuma attım.

“Tamam.” dedim. “Hazırım.”

Odadan birlikte çıktık.

Koridora ulaştığımızda Hande salona doğru seslendi. “Gökhan.”

Birkaç saniye sonra Gökhan ayağa kalkıp bize doğru yürümeye başladı.

Tam o sırada Sinan da yerinden kalktı. Ve beklediğim gibi sorular gelmeye başladı.

“Nereye gidiyorsunuz?”

“Ne zaman döneceksiniz?”

“Kimler olacak?”

“Kaç gün sürecek?”

Hande önce sabırla cevap vermeye çalıştı. Sonra üçüncü dakikanın sonunda pes etti.

“Sinan.” dedi.

“Evet?”

“Telefonunu kullanıyorsun değil mi?”

“Tabii.”

“O zaman oradan iletişim sağlarsınız.” Bir an durdu. “Yirmi birinci yüzyıldayız.”

Gökhan başını öne eğdi. Omuzlarının titremesinden gülmemek için kendini zor tuttuğunu anlayabiliyordum.

Tam çıkacakken Sinan’ın sesi yeniden geldi “Miray.”

İstemeden durdum.

“Bir saniye yanıma gelir misin?”

Hande’nin eli refleks olarak koluma gitti.

Ben ise ona dönüp küçük bir gülümseme verdim. “Merak etme.” dedim.

Sonra Sinan’ın yanına yürüdüm. Arkamda Hande ve Gökhan’ın gözlerini üzerimizden ayırmadığını hissedebiliyordum.

Sinan bana yaklaşınca elimi tuttu. Yüzünde yine o sahte gülümseme vardı.

“Dönmek için geç kalma.” dedi. “Seni bekliyor olacağım.”

Elimi biraz daha sıktı. “Her şeyi düzelteceğiz.”

“Sen de biliyorsun.”

İçimde hiçbir şey hissetmedim.

Ne özlem.

Ne heyecan.

Ne umut.

Sadece yorgunluk.

Sonra bana doğru eğildi. Sarılmak için.

Ben istemsizce bir adım geri attım. Koridorun diğer ucunda Gökhan’ın hareketlendiğini gördüm, refleksle bize doğru bir adım attı. Hande hemen kolundan tuttu.

Sinan bunu görmemişti.

Ya da görmezden gelmişti.

Yüzündeki gülümseme kayboldu. “Sarılmama izin vermezsen gitmene izin vermem.” dedi.

Sesindeki ton yumuşaktı. Ama cümlenin kendisi değildi.

Birkaç saniye hareketsiz kaldım.

Sonra Sinan kollarını bana doladı. Ben karşılık vermedim.

Kollarım iki yanımda durmaya devam etti.

Sinan saçlarıma kısa bir öpücük kondurdu.

“Seni seviyorum.” dedi.

Gözlerimi kapattım.

Hiçbir şey hissetmedim.

Birkaç saniye sonra Hande yanıma geldi.

Kolumu tuttu.

“Hadi.” dedi neşeli bir sesle. “Çifte kumrular ayrılın.”

Sonra gözlerini devirdi. “Geç kalacağız yoksa.”

Beni yavaşça kendine çekti.

Tam kapıya yönelmiştik ki Sinan bu kez Gökhan’a seslendi.

“Sen de mi gidiyorsun?”

Gökhan kapının yanında durmuştu. Yüzünde her zamanki o alaycı gülümseme vardı.

“Neden?” dedi. “Yalnız uyuyamıyor musun?”

Bir an durdu. “Sarılıp uyumak mı istersin?”

Ben istemsizce nefesimi tuttum.

Hande ise saniyesinde araya girdi. “Hadi görüşürüz Sinan.” dedi.

Sonra kapıyı çekip kapattı. Kapının kapanma sesi koridorda yankılandı.

Üçümüz de birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemeden birbirimize baktık.

Sonra aynı anda hareket ettik.

Merdivenleri hızlı hızlı indik. Apartmandan çıktık.

Ve yolun karşısındaki taksi durağına yöneldik.

İlk duran taksiye bindiğimizde kalbim hâlâ hızlı atıyordu.

Ama ilk kez…

Biraz da olsa nefes alabildiğimi hissediyordum.

Hande beni kolumdan çekerek taksiye yönlendirdi. Arka koltuğa birlikte oturduk.

Gökhan ise ön tarafa geçti ve kapıyı kapatıp arkasına yaslandı.

Taksi hareket ettiği anda birkaç saniyelik sessizlik oldu.

Sonra Hande bir anda kahkahasını patlattı.

“Siktir.” dedi. “Bu çok heyecanlıydı.”

Başını koltuğa yasladı. “Hayatımda ilk defa kız kaçırıyorum.”

Taksici dikiz aynasından ona baktı. Kaşları yavaşça çatıldı.

Hande bunu fark edince hemen doğruldu.

“Yani arkadaşımı.” dedi. “Evet.” Parmağıyla beni gösterdi. “Arkadaşımı kaçırıyorum.”

Gökhan ön koltuktan araya girdi.

“Alışırsın ya.” dedi son derece rahat bir sesle.“Bir süre sonra normal geliyor.”

Taksicinin kaşları biraz daha çatıldı.

Bu kez Hande öne uzanıp Gökhan’ın omzuna vurdu. “Sus.”

“Ne?”

“Sus.”

“Ben destek olmaya çalışıyorum.”

“Hiç sanmıyorum.”

Taksici sonunda iç çekti. Sonra aynadan bize bakıp sordu: “Abicim nereye gidiyoruz?”

Bu kez arabadaki herkes sustu.

Ben Hande’ye baktım.

Hande bana baktı.

Birkaç saniye geçti.

“Ee?” dedim.

Hande gözlerini kırpıştırdı. Sonra son derece dürüst bir ses tonuyla:

“Bilmiyorum.” dedi.

Ben ona bakmaya devam ettim. “Nasıl bilmiyorsun?”

“Planım buraya kadardı.”

Bu kez kahkaha atan kişi Gökhan oldu. Başını çevirip bana baktı.

“Sakin ol.” dedi. “Şimdi benim planım başlıyor.”

İç çekip koltuğa yaslandım. “İşte ben de bundan korkuyordum.”

Gökhan bunu iltifat gibi algılamış olacak ki sırıttı. Sonra öne dönüp taksiciye seslendi.

“Sür abi sen.” dedi. “Ben tarif edeceğim.”

Taksici birkaç saniye boyunca ona baktı.

Sonra pes etmiş bir adamın teslimiyetiyle arabayı sürmeye devam etti.

Yol boyunca Hande birkaç dakika sessiz kaldı. Sonra bir şey hatırlamış gibi öne eğildi

“Ayrıca." dedi.

Gökhan aynadan ona baktı. “Ne?”

Hande kaşlarını çattı. “‘Hande’nin erkek arkadaşıyım’ mı?”

Gökhan’ın yüzündeki sırıtış anında geri geldi.“Ne var?”

“Ne var mı?” Hande gözlerini devirdi. “Nezamandan beri?”

Gökhan ona bir öpücük attı. “Manifest diyoruz buna güzelim.” dedi. “Olmasını istediğin şeyi olmuş gibi söylersen gerçekleşirmiş.”

Hande birkaç saniye boyunca ona baktı.

Sonra başını iki yana salladı. “Salaksın.” dedi.

Ama arkasına yaslanırken gülümsemesini gizleyemiyordu. Ben de istemeden gülümsedim.

Son birkaç saattir yaşadığım her şeyden sonra ilk kez biraz daha hafif hissediyordum.

Belki de bu ikisi yüzündendi. Birbirlerini delirtip aynı zamanda güldürebilmeleri yüzünden.

Taksi şehir içinde ilerlemeye devam etti.

Yaklaşık on beş dakika sonra daha sakin bir mahalleye girdik.

Gökhan birkaç kez sağa sola dönmesini söyledi.

Sonunda araba müstakil evlerin olduğu sessiz bir sokağın önünde durdu.

Gökhan kapıyı açıp indi. Sonra bize dönüp ellerini iki yana açtı.

“Hadi.” dedi. “Geldik.”

Ben ve Hande de taksiden indik. Evin önünde durup etrafa baktım.

Gökhan cebinden anahtarlarını çıkarırken sırıttı.

Sonra evi işaret etti. “Burası da bizim fakirhane.” dedi.

Ve kapıya doğru yürümeye başladı. Biz de peşinden içeri girdik.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.