İçeriğe geç

TERS AKOR

Bölüm 5 · 15 dk okuma

TERS AKOR

Bölüm 5

5 (Ekin)

Sahilin yanındaki kafeler sokağı hafta sonları her zaman kalabalık olurdu. Ama gündüz vakti başka bir havası vardı.

Geceki ışıklar, müzik sesleri ve kalabalık yerini deniz kokusuna, kahve makinelerinin sesine ve sahilde yürüyen insanlara bırakıyordu.

Arabayı park ettikten sonra Gökhan’ın seçtiği kafeye geçtik.

Adı Kıyı Kahve’ydi.

Yoldan geçerken onlarca kez görmüş olmama rağmen ilk kez içine giriyordum.

Cam kenarındaki masalardan birine oturduk.Deniz doğrudan görünüyordu.

Dalgalar kıyıya vuruyor, sahil boyunca insanlar yürüyordu. Bir çift köpeklerini gezdiriyor, biraz ileride iki çocuk kaykay sürüyordu.

Normal şartlarda hoşuma gidecek bir manzaraydı. Bugün pek dikkatimi çekmiyordu.

Telefonuma baktım.

Sonra saate.

Sonra tekrar dışarıya.

Sonra tekrar saate.

Karşımda oturan Gökhan bunu izliyordu.

“Biraz daha saate bakarsan zaman hızlanabilir.” dedikten sonra kahvesinden bir yudum aldı.

“Konuşma.”

“Gerildin.”

“Gerilmedim.”

“Gerildin.”

“Gerilmedim.”

Gökhan sırıtıp arkasına yaslandı. Ben ise gözlerimi tekrar sokağa çevirdim. İnsanları izliyordum ama aslında hiçbirini görmüyordum.

Kafam başka yerdeydi.

Dün geceden beri durmadan aynı şeyleri düşünüyordum.

Ve en sinir bozucu kısmı… Hâlâ hiçbir şey bilmiyor olmamdı.

Hande’nin mesajı biraz olsun rahatlatmıştı. En azından Miray’ın iyi olduğunu biliyordum.

Ama iyi olmakla mutlu olmak aynı şey değildi. İyi olmakla bir şeylerin yolunda olması da aynı şey değildi.

Telefon masanın üzerinde titredi.

Ben refleks olarak doğruldum. Gökhan ekrana baktı.

Sonra sırıtıp telefonu açtı. “Hanımefendi sonunda teşrif etti.” dedi.

Telefonu kulağına götürdü.

“Efendim?”

Birkaç saniye dinledi.

Sonra başını çevirip etrafa baktı.

“Biz geldik.”

Bir an durdu.

“Kıyı Kahve.”

Yine birkaç saniye sustu.

Sonra gülümsedi.

“Tamam.”

“Tamam.”

“Tamam ya.”

Telefonu kapattı.

Ben istemeden doğrulmuştum. “Ne dedi?”

“Birazdan buradalarmış.”

“Buradalar mı?”

“Yani…” Gökhan omuz silkti. “Burada olacaklar.”

Bu cevap hiçbir işime yaramamıştı. Ama daha fazla sormadım. Çünkü zaten beklemekten başka yapabileceğim bir şey yoktu.

Dakikalar yavaş geçiyordu.

Kahvemden birkaç yudum aldım.

Sonra yine dışarı baktım.

Sonra yine saate.

Sonra yine sokağa.

Gökhan artık benimle dalga geçmiyordu. Muhtemelen yeterince komik göründüğümü düşünüyordu zaten.

Yaklaşık on dakika sonra kafenin önündeki kaldırımda tanıdık bir siluet belirdi.

Açık kahverengi saçlar.

Vintage kot ceket.

Hızlı adımlar.

Hande.

Onu görür görmez istemeden doğruldum. Kalbim bir anda hızlandı. Çünkü refleks olarak yanında başka birini aramıştım.

Siyah saçları.

Deri ceketi.

Burnundaki hızmayı.

Miray’ı.

Ama yoktu. Hande yalnızdı. Kafenin önünde durup etrafa baktı. Sonra bizi gördü. El salladı.

Gökhan da el kaldırdı. Ben ise gözlerimi istemeden tekrar arkasına çevirdim.

Belki birkaç adım gerisindeydi.

Belki yoldaydı.

Belki telefonla konuşuyordu.

Belki…

Yoktu.

Hande yalnız gelmişti.

Ve nedense içimdeki o huzursuzluk hissi yeniden ortaya çıktı. Hande masaya yaklaşırken yüzünde her zamanki gülümsemesi vardı.

Ama ben ilk kez onun da biraz yorgun göründüğünü fark ettim.

Sandalyesini çekip masaya oturdu.

“Merhaba çocuklar.” dedi.

Gökhan hemen gülümsedi. “Merhaba güzellik.”

Hande gülümseyip Gökhan'a öpücük attı. Gökhan da sanki kalbinden vurulmuş gibi kalbini tuttu.

Ben ise farkında olmadan tek bir soru soruyordum.

Hem de daha ağzımı açmadan.

Miray neredeydi? Birkaç saniye geçmesine rağmen kimse görünmedi.

Dayanamayarak Hande’ye baktım. “Miray nerede?”

Hande’nin kaşları hafifçe kalktı. Önce bana, sonra Gökhan’a baktı. “Miray da mı gelecekti?”

Bu kez şaşıran bendim.

“Çünkü Gökhan…” dedim ama cümlenin ortasında ne olduğunu anladım.

Yavaşça başımı çevirip Gökhan’a baktım.

Gökhan ise en ufak bir suçluluk hissetmiyormuş gibi arkasına yaslandı.

“Bakma bana öyle.” dedi. “Diğer türlü benimle gelmezdin.”

“Ne?”

“Hande seninle konuşmak istiyor desem gelir miydin?”

Birkaç saniye ona baktım.

“Kardeşim neden gelmeyeyim?” dedim sonunda. “Hani ortada bir problem var ya? Hani bunu öğrenmeye çalışıyoruz ya?”

Hande istemsizce güldü. “Bu konuda haklı aslında.”

Gökhan omuz silkti ama yüzündeki sırıtış kaybolmadı.

Tam o sırada garson geldi. Hande’nin badem sütlü ice latte’sini bırakıp uzaklaştı. Hande teşekkür edip bardağı eline aldı, pipeti birkaç kez çevirdikten sonra ilk yudumunu aldı.

Sonra yüzündeki ifade yavaş yavaş değişti.

Az önceki rahat tavrı gitmişti.

Bardağı masaya bıraktı ve gözlerini bana çevirdi.

“Evet Ekin.” dedi. Bir an duraksadı.

Sanki doğru kelimeleri seçmeye çalışıyordu.

“Bunu yaptığım için bana muhtemelen çok kızacak.” dedi sessizce.

Sonra derin bir nefes aldı.

“Ama Miray hakkında konuşmalıyız.”

Hande birkaç saniye sustu. Parmakları kahve bardağının etrafında dolaşıyordu. Sanki söyleyeceklerini nasıl anlatacağını düşünüyordu.

Sonunda başını kaldırıp bana baktı. “Aslında bunu seninle konuşuyor olmamın sebebi başka.”

Kaşlarım hafifçe çatıldı.

Hande buruk bir şekilde gülümsedi.

“Miray bana o gece Sinan’la yaşadığı korkunç şeyi anlatmak yerine bütün gün seni anlattı.”

Masada kısa bir sessizlik oldu.

Sinan.

Sinan kimdi?

Gökhan bile ilk kez araya girmedi.

Hande gözlerini kahvesine indirdi. Sonra pipetten kısa bir yudum aldı.

Yüzündeki gülümseme bu kez daha yumuşaktı.

“Dün sabah uyandığımızdan beri…” dedi. “Marketteki çocuğu anlattı.”

Başını hafifçe iki yana salladı.

“Miray seni o barda sahnede izlerken gözlerinden çıkan ışıltıyı en son ilkokuldayken görmüştüm.”

Bir an durdu.

Bakışları masanın üzerinden kayıp denize yöneldi. “Çocukken Mustafa Amca, Miray ve ben balık tutmaya giderdik.”

Sesi ilk kez biraz yavaşladı. “Miray oltayı tutamazdı. Sıkılırdı. Sürekli konuşurdu. Mustafa Amca da onu dinlerdi.”

Yüzünde küçük bir gülümseme belirdi.

Sonra o gülümseme yavaş yavaş kayboldu.

“Mustafa Amca öldükten sonra bir daha hiç o ışıltıyı görmedim.”

Denizden gelen rüzgâr masanın üzerindeki peçeteleri hafifçe kıpırdattı.

Hande birkaç saniye daha ufka baktı.

Sonra tekrar gözlerini bana çevirdi.

“Yıllardır çabaladığım şeyi…” dedi sessizce.

“…sen tek gecede yaptığın için seni biraz kıskanıyorum aslında.”

Bu kez gerçekten güldü.

Ama o gülüşün içinde buruk bir şey vardı.

Sanki yıllardır sevdiği bir insanın yeniden nefes aldığını görmüş gibiydi.

Hande’nin gülümsemesi yavaş yavaş kayboldu. Bardağını iki eliyle tuttu ve birkaç saniye boyunca denize baktı.

“Miray ve ben ilkokuldan beri arkadaşız.” dedi sonunda. “Sinan da öyle.”

Denizden gelen rüzgâr saçlarının birkaç tutamını yüzüne savurdu. Ama onları düzeltmedi bile.

“İki kız kardeş gibi büyüdük.” dedi hafifçe gülümseyerek. “Tabii bazen yollarımızın ayrıldığı zamanlar oldu.”

Bir an durdu.

Sanki yıllar öncesindeki bir anıyı hatırlamaya çalışıyormuş gibi uzaklara baktı.

“Miray babasını kaybetmesine yakın bir zamanda liseye yeni başlayacaktı. Liseyi şehir dışında okumak istedi. Bir süre annesinden ve ablasından uzaklaşmak istemişti.”

Parmakları kahve bardağının üzerinde yavaşça dolaşıyordu.

“Ama lisenin daha ilk yılı bitmeden babası vefat etti.”

Sesi biraz daha kısıldı. “Bu yüzden geri döndü.”

Hande gözlerini hâlâ denizden ayırmıyordu.

O an anladım ki sadece anlatmıyordu.

Hatırlıyordu.

Ve bazı şeyleri hatırlamak ona da iyi gelmiyordu.

“İzmir’e geri döndüğünde önce bir süre cenaze işleriyle uğraştı.” dedi sessizce. “Sonra Sinan ve benim okuduğum liseye başladı.”

Ardından kahvesinden küçük bir yudum aldı.

Masada kısa bir sessizlik oldu.

Ben ise en başından beri kafamı kurcalayan şeye daha fazla dayanamadım.

“Sinan kim?” diye sordum.

Hande’nin gözleri yavaşça bana döndü.

Bu kez denize bakmıyordu.

Doğrudan bana bakıyordu.

Sonra derin bir nefes aldı.

“Erkek arkadaşı.”

O an içimde bir şeyin yere düştüğünü hissettim.

Aslında şaşırmamam gerekiyordu. Mantıklı olan buydu.

Güzel bir kızdı.

Çok güzeldi.

Akıllıydı.

Komikti.

Elbette bir sevgilisi olabilirdi.

Ama nedense bunu duymak yine de can sıkıcıydı. Hande bunu yüzümden anlamış olacak ki başını iki yana salladı.

“Hayır.” dedi. “Şu an düşündüğün şey değil.”

Kaşlarım çatıldı. “Ne düşünüyorum?”

“Miray’ın mutlu olduğu normal bir ilişkisi olduğunu.” Bu kez Hande’nin sesi sertleşmişti.

Bardağı masaya bıraktı.

Ve ilk kez gözlerinin içindeki öfkeyi gördüm.

Bir süre konuşmadı. Sanki nereden başlayacağını seçmeye çalışıyordu.

“Lisede biz hep aynı gruptaydık.” dedi sonunda. “Ben, Miray, Sinan ve birkaç kişi daha. O zamanlar bile Sinan’ın karakteri bugünkünden çok farklı değildi aslında.”

Gökhan sessizleşmişti.

Ben de.

Hande gözlerini denize çevirdi. “Flörtözdü. Sürekli birilerine yürürdü. Sürekli ilgi isterdi. İnsanların ona bakmasını severdi.”

Dudaklarının kenarında alaycı bir gülümseme oluştu. “Miray’a da yürürdü. Hem de yıllarca.”

“Peki?” diye sordum. “Peki hiçbir şey.”

Omuz silkti. “Miray onunla sevgili olmadı. Uzun süre olmadı.”

Parmakları bardağın etrafında dolaştı.

“Sonra lise bitti.” Yüzündeki ifade yeniden değişti. “Ve Miray annesini kaybetti.”

İçimde bir şey sıkıştı.

Bir an hakkında konuştuğumuz kişinin, sahilde kahkahalar atan kız olduğunu unutmuştum.

Hande devam etti. “Önce babası. Sonra annesi.”

Başını hafifçe iki yana salladı. “Bir insanın kaldırabileceğinden çok daha fazla şey yaşadı.”

Kahvesinden küçük bir yudum aldı.

“Bir süre bizim evde kaldı. Benimle ve annemle.” Bu kez gülümsedi. “Küçücük odamızvardı. İki kişi sığmaya çalışıyorduk.”

Sonra o gülümseme kayboldu. “Tam o dönemde Sinan tekrar ortaya çıktı.”

Nedense o andan sonrasını tahmin etmeye başlamıştım. Ve hoşuma gitmiyordu.

“Başta iyi görünüyordu.” dedi Hande. “Yanındaydı. Destek oluyordu. Sürekli ilgileniyordu. Sürekli arıyordu.”

Bir an durdu. “Bugün bildiğimiz şeylerin hiçbirini bilmiyorduk o zaman.”

Ben masanın üzerindeki peçeteye bakıyordum.

Ama aslında Hande’nin anlattığı sahneleri gözümde canlandırıyordum.

Yalnız kalmış bir kız.

Hayatının altüst olduğu bir dönem.

Ve sürekli yanında olan bir adam.

Hande derin bir nefes aldı. “Sonra sevgili oldular.”

“Ne kadar sonra?”

“Çok geçmeden.” Sesinde suçlayıcı bir ton yoktu. Sadece yorgunluk vardı. “Sonra birlikte yaşamaya başladılar.”

Gözlerini bana çevirdi. “Ve işin en kötü kısmı şu ki… ilk başlarda gerçekten mutlulardı.”

Masada sessizlik oldu.

“Sinan çalışıyordu.”

“Miray çalışıyordu.”

“Birlikte sınava hazırlanıyorlardı.”

“Birlikte gelecek planları yapıyorlardı.”

Hande kısa bir kahkaha attı. Ama o kahkahada hiçbir neşe yoktu. “Miray o dönem sürekli bana evlerden bahsediyordu. Gidecekleri şehirlerden. Üniversiteden.”

Bir an sustu. “Sonra sınava iki gün kala Miray onu başka bir kızla gördü.”

İstemeden başımı kaldırdım.

Hande’nin yüzü ifadesizdi.

“Bir barda.” dedi. “Oldukça samimi bir şekilde.”

İçimdeki huzursuzluk yavaş yavaş başka bir şeye dönüşüyordu.

Öfkeye.

“Miray sınava girmedi.”

Sanki biri yumruğunu göğsüme geçirmiş gibi hissettim.

“Ne?” Kelime ağzımdan istemsizce çıktı.

“Girmedi.” dedi Hande. “Evden çıkmadı bile.”

Denizden gelen rüzgâr masanın üzerindeki peçeteleri yeniden hareket ettirdi.

Ama kimse konuşmadı.

“Sinan girdi.” dedi Hande. “Üniversiteyi kazandı.”

Ben bir şey söylemedim. Çünkü söyleyecek bir şey bulamıyordum.

Hande devam etti. “Normal bir insan burada ilişkinin biteceğini düşünür değil mi?”

Alaycı bir şekilde güldü. “Bitmedi.”

Gözlerini birkaç saniye kapattı. “Bir şekilde özür diledi. Bir şekilde açıklama yaptı. Bir şekilde suçu başka yerlere attı.”

“Ve Miray ona inandı.”

İçimdeki öfke biraz daha büyüdü. Hande bunu fark etmiş gibi bana baktı.

“Ben de anlamadım.” dedi. “Sakın bana neden ayrılmadığını sorma.”

Sonra gözlerini tekrar denize çevirdi. “Çünkü yıllardır aynı soruyu ben de soruyorum.”

Bir süre sustu. “Sonra işler daha da kötüleşti.”

“Sinan önce işten ayrıldı.”

“Sonra okula gitmemeye başladı.”

“Sonra evde oturmaya başladı.”

Her cümlede sesi biraz daha sertleşiyordu.

“Miray çalışmaya devam etti.”

“Kirayı ödedi.”

“Faturaları ödedi.”

“Market alışverişini yaptı.”

“Evin her şeyini karşıladı.”

Ben yumruğumu ne zaman sıktığımı fark etmemiştim bile.

Hande devam etti. “Sinan ise geceleri barlara gitmeye başladı.”

“Başka kadınlarla flört etmeye başladı.”

“Miray’ın kazandığı parayla.”

Bu kez gözlerimi kapattım. Çünkü duyduklarımın her biri bir öncekinden daha kötüydü.

“Bir buçuk yıl.” dedi Hande sessizce. “Bir buçuk yıl boyunca Miray bunu yaşadı.”

Sonra bana baktı. Doğrudan gözlerimin içine.

“Ve geçen gece…” Sesi ilk kez titredi. “Geçen gece ilk defa Miray bana korktuğunu söyledi.”

Masada birkaç saniye boyunca kimse konuşmadı.

Denizden gelen rüzgâr hafifçe esiyordu. Etrafta insanlar yürümeye, konuşmaya, kahvelerini içmeye devam ediyordu.

Ama benim için bütün sesler uzaklaşmış gibiydi.

Bir buçuk yıl. Aklıma takılan şey buydu.

Bir buçuk yıl boyunca kimse bir insanı böyle sevmemeliydi.

Ya da adına her ne deniyorsa.

Hande kahvesinden son bir yudum aldı. Bardağı masaya bıraktığında gözleri denizdeydi.

“Geçen gece bana ilk defa korktuğunu söyledi.” dedi tekrar.

Gökhan bu kez öne doğru eğildi. Onun bile yüzündeki sırıtış kaybolmuştu.

“Ne yaptı?” diye sordu sessizce.

Hande uzun bir nefes verdi. “Miray eve gidiyor.” dedi. “Normal bir akşam gibi. Normal olmayan tek şey o akşam üstü tanımadığı bir yabancının markette aldıklarını ödemesi."

Sonra yaşananları anlatmaya başladı.

Mutfaktaki dağınıklığı. Kirli şarap bardaklarını. Sinan’ın hiçbir şey olmamış gibi televizyon izlemesini. Miray’ın sohbet etmeye çalışmasını. Sinan’ın yine her zamanki gibi konuyu ters çevirmesini. Suçlamasını. Manipüle etmesini.

Ben hiçbir şey söylemeden dinliyordum. Ama Hande anlattıkça içimdeki öfke büyüyordu.

Çünkü gözümün önüne istemeden dün geceki Miray geliyordu.

Sahilde gülen hali. Şarkı boyunca bana bakan hali. Sonra bir anda yüzünün düşmesi. Kalkıp gitmesi.

Bunların hepsi aynı insan mıydı?

“Sonra mutfağa gidiyorlar.” dedi Hande. “Miray o bardakları tekrar görüyor.”

Gökhan kaşlarını çattı. “Kadın mı getirmiş eve?"

Hande omuz silkti. “Bilmiyoruz. Miray da bilmiyor. Sinan da açıklama yapmıyor zaten.”

Gökhan küfür etmemek için kendini zor tutuyormuş gibi başını geriye attı. Ben ise gözlerimi masaya indirmiştim.

Hande devam etti. “Sonra Miray ona laf söylüyor.”

Bu kez istemeden başımı kaldırdım. “Ne diyor?”

Hande’nin yüzünde kısa bir gurur ifadesi oluştu. “Hayatındaki kadının kazandığı parayla kadınlara ucuz şarap ısmarlamak yerine bir iş bulup kaliteli şaraplarla etkilemeyi deneyebilirsin demiş.”

Gökhan istemsizce güldü. “Tamam.” dedi. “O çok iyiymiş.”

Hande de gülümsedi. “Ben de öyle düşündüm.”

Ama o gülümseme uzun sürmedi. Çünkü devamını biliyordu. Yüzü tekrar ciddileşti.

“Sinan çıldırıyor.” dedi. “Bağırmaya başlıyor.”

Gökhan’ın çenesi gerildi.

“Sonra Miray’ın üstüne yürüyor.”

Ben nefesimi tuttuğumu fark ettim.

Hande bunu görmedi.

Ya da görmezden geldi.

“Miray geri çekilemiyor.” dedi. “Arkasında duvar var.”

Bir an durdu. Sonra gözlerini masaya indirdi.

“Ve ilk defa el kaldırıyor.”

Kafedeki bütün sesler bir anda kesilmiş gibi geldi.

“Ne?” Bu kez hem ben hem Gökhan aynı anda konuşmuştuk.

Hande başını salladı.

“Miray’a vurmuyor.” dedi. “Duvara vuruyor.”

Yine de içimdeki öfkeyi azaltmıyordu.

Hiç azaltmıyordu.

“Sonra ne diyor biliyor musunuz?” diye sordu.

Kimse cevap vermedi. Zaten soru değildi.

Hande’nin gözleri sertleşti. “‘Bir daha benimle böyle konuşursan tercihim duvar olmayacak.’”

Masada sessizlik oldu.

Uzun bir sessizlik.

Yan masadan gelen kahkaha sesi bile çok uzaktan geliyormuş gibiydi.

Ben yumruğumu o kadar sıkmıştım ki parmak eklemlerim beyazlamıştı.

Gökhan küfür etti.

Sessiz ama öfkeli bir küfür.

Kimse onu uyarmadı. Haklıydı.

Çünkü ben de aynı şeyi düşünüyordum.

Hande birkaç saniye sonra devam etti. “Biz sahildeyken Miray’ın aklında bunlar vardı.” dedi.“O yüzden gitti.”

Başımı kaldırdım. “Hayır." dedim istemeden.

Hande bana baktı.

“O yüzden gitmedi sadece.” İlk kez konuştuğumu fark ettim.

Kelime ağzımdan düşünmeden çıkmıştı.

“Ne demek istiyorsun?” dedi Hande.

Birkaç saniye sustum.

Çünkü bunu nasıl açıklayacağımı bilmiyordum.

Sonra gözlerimi denize çevirdim.

“Dün gece giderken yüzüne baktım.” dedim. “O an sadece korkmuş biri gibi görünmüyordu.”

Hande dikkatle beni dinliyordu.

“O an…” Derin bir nefes aldım. “Sanki suçlu hissediyordu.”

Gökhan kaşlarını çattı. “Niye suçlu hissetsin ki?”

İşte mesele de buydu. Ben de bilmiyordum.

Ama o son bakışı unutamıyordum.

“Çünkü mutlu olmuştu.” dedim sessizce. “Ve bence bunun için kendini suçlu hissediyordu.”

Bu kez masadaki sessizlik daha farklıydı.

Hande gözlerini kapattı.

Sonra yavaşça başını salladı.

Sanki duymak istemediği ama doğru olduğunu bildiği bir şeyi onaylıyormuş gibi.

“İşte.” dedi. “Neden seninle konuşmak istediğimi şimdi anlıyor musun?”

Masada kısa bir sessizlik oldu

Bu kez konuşan ilk kişi Gökhan oldu.

“Tamam.” dedi. “Benim bir fikrim var.”

Hande ona baktı. “Hayır.”

“Ne diyeceğimi bile bilmiyorsun.”

“Biliyorum.”

“Hayır bilmiyorsun.”

“Biliyorum.”

Gökhan ellerini iki yana açtı. “Dövelim abi.”

Hande gözlerini kapattı. “Evet, biliyormuşum.”

“Şaka yapmıyorum.”

“Ben de yapmıyorum.”

Gökhan sandalyesinde öne doğru eğildi. “Bak ciddi söylüyorum. Adam çalışmıyor. Kızın parasını yiyor. Başka kadınlarla geziyor. Bir de üstüne elini kaldırıp tehdit ediyor.”

Parmağıyla masaya vurdu. “Dövelim.”

“Bu çözüm değil.” dedi Hande.

“Neden?”

“Çünkü hapse girersin.”

“Tamam.”

“Tamam ne?”

“İsmet’i yollarız.”

Ben elimdeki kahve bardağına bakıyordum ama aslında hiçbir şey görmüyordum.

Bir buçuk yıl.

Aklım sürekli o kısma takılıyordu.

Bir buçuk yıl boyunca bu adamın yaptıklarına katlanmıştı.

Bir buçuk yıl boyunca her sabah aynı evde uyanmıştı.

Bir buçuk yıl boyunca kendini suçlamıştı.

Ve ben dün gece sahilde otururken onun sadece biraz sessizleştiğini sanmıştım.

İkisi konuşurken ben hâlâ başka bir şeye takılmıştım. “Bir dakika.”

İkisi de bana döndü.

“Miray bütün bunları yaşarken yanında kimse yok muydu?”

Hande’nin yüzündeki ifade değişti.

“Vardı.” dedi. “Ben vardım.”

“Hayır.” Başımı salladım. “Onu kastetmiyorum.”

Ne demek istediğimi anlamıştı.

“Yani gerçekten kimse yok muydu?”

“Abla?”

“Kuzen?”

“Birisi?”

Hande birkaç saniye sustu. Sonra gözlerini kaçırdı.

Bu cevap vermesinden daha kötüydü. İçimdeki öfke biraz daha büyüdü.

“İnanılır gibi değil.” diye mırıldandım.

“Ben de aynı şeyi düşünüyorum.” dedi Hande “Her gün.”

Gökhan araya girdi. “Bak şimdi gerçekten sinirlenmeye başladım.”

“Yeni mi?” dedim.

“Hayır da.” Omuz silkti. “Bu çocuk düşündüğümden de kötüymüş.”

Bir an sustum.

Sonra istemeden sordum. “O gece…”

Hande bana baktı.

“Duvara vurduktan sonra ne oldu?”

Bu kez sesimdeki gerginliği ben bile fark etmiştim. Hande de fark etmiş olacak ki birkaç saniye bana baktı.

“Evden çıktı.” dedi. “Kapıyı çarpıp gitti.”

Farkında olmadan nefes verdim.

Bu rahatlama hissi saçmaydı.

Çünkü yaşanan hiçbir şey normal değildi.

Ama yine de…

En azından oradan uzaklaşmıştı.

Hande devam etti. “Miray ağlamamaya çalışmış.”

Bir an durdu. “Sinan gidene kadar.”

Gözlerimi kapattım. Nedense bunu gözümde canlandırabiliyordum.

Duvarın önünde duran hali.

Gözyaşlarını tutmaya çalışan hali.

Yalnız hali.

İçimde çok tuhaf bir his oluştu.

Sanki o gece orada olmam gerekiyormuş gibi.

Sanki onu yalnız bırakmışım gibi.

Mantıksızdı.

Çünkü daha iki gün önce birbirimizi tanımıyorduk.

Ama his mantıklı değildi zaten.

“Sonra ne yaptı?” diye sordum sessizce.

Hande’nin yüzü biraz yumuşadı.

“Benim aradı.” dedi. “O kadar ağlıyordu ki ilk birkaç saniye hiçbir şey anlayamadım.”

Gökhan’ın yüzündeki öfke yeniden belirginleşti.

Hande devam etti. “Sadece ağlıyordu.”

“Küçüklüğümüzden beri Miray’ın ağladığını çok gördüm.” Dudaklarını birbirine bastırdı. “Ama o geceki gibi hiç görmedim.”

Masaya kısa bir sessizlik çöktü.

Sonra Hande gözlerini bana çevirdi.

“Ve biliyor musun?” dedi. “Onca şey yaşamasına rağmen…”

Başını hafifçe iki yana salladı. “Ertesi sabah uyandığında yine Sinan’ı değil seni anlattı.”

Bu kez ne diyeceğimi bilemedim.

Gerçekten bilemedim.

Hande buruk bir şekilde gülümsedi.

“İşte bu yüzden buradayım.” dedi. “Çünkü ne yapacağımı bilmiyorum.”

“Onu zorlayamam.”

“Onun yerine karar veremem.”

“Hayatını ben düzeltemem.”

Derin bir nefes aldı. “Ama dün gece sahilde ilk kez uzun zaman sonra mutlu görünüyordu.”

Gözleri birkaç saniye benim üzerimde kaldı.

“Ve açıkçası o gülümsemeyi tekrar görmek istiyorum.”

Masada kısa bir sessizlik oldu. Hande’nin son cümlesi havada asılı kalmış gibiydi.

Bir süre kimse konuşmadı.

Sonunda Gökhan öne doğru eğildi. “Peki şimdi nerede bu herif?”

Hande kaşlarını çattı. “Sinan mı?”

“Evet.”

Hande başını iki yana salladı. “Bilmiyorum.”

“Kavga ettiği geceden beri bilmiyorum.”

“Kendisi de bilmiyor.” dedi ardından. “Ne aramış ne mesaj atmış.”

Bu kez sessizlik biraz daha ağır çöktü masaya.

Ben gözlerimi kahve bardağına indirdim.

Son iki gündür öğrendiğim her şey kafamın içinde birbirine giriyordu.

Miray.

Sinan.

Sahildeki gece.

Giderken yüzündeki ifade.

Anlattıkları.

Anlatamadıkları.

Bir noktadan sonra oturduğum yerde duramamaya başladım.

Derin bir nefes alıp ayağa kalktım. İkisi de bana baktı.

“Benim biraz düşünmem gerekiyor.” dedim sadece.

Hande bir şey söyleyecek gibi oldu ama vazgeçti.

Gökhan da ilk kez şaka yapmadı.

Sadece başını salladı.

Ben masaya kısa bir bakış attım.

Sonra dönüp yürümeye başladım.

Kafenin kapısından çıktığımda sahilden gelen rüzgâr yüzüme vurdu.

Ama kafamın içindeki karmaşayı dağıtmaya yetmedi.

Arabaya binip kapıyı kapattım.

Birkaç saniye direksiyonun başında öylece oturdum.

Sonra kontağı çevirdim.

Motor çalıştı.

Müziği açtım.

Sonra biraz daha açtım.

Sonra sonuna kadar.

Bir şey duymaya ihtiyacım vardı.

Kendi düşüncelerim dışında herhangi bir şey.

Arabayı vitese taktım.

Ve nereye gittiğimi pek düşünmeden yola çıktım.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.