İçeriğe geç

TERS AKOR

Bölüm 2 · 18 dk okuma

TERS AKOR

Bölüm 2

2 (Miray)

Uyandığımda ilk hissettiğim şey pankek kokusuydu. İkinci hissettiğim şey ise müzik.

Gözlerimi açmadan önce birkaç saniye öylece yattım. Mutfağın olduğu taraftan gelen müzik sesi evin sessizliğine karışıyordu.

“This is the part of me…”

Birisi Katy Perry’ye çok kötü eşlik ediyordu.

Ya da çok iyi.

Buna karar veremiyordum.

Ama o kişinin Hande olduğunu anlamak için dâhi olmaya gerek yoktu.

Gözlerimi açıp tavana baktım. Birkaç saniye boyunca nerede olduğumu anlamaya çalıştım.

Sonra dün gece yaşananlar birer birer zihnime geri döndü.

Sinan.

Kavga.

Duvar.

Hande.

Ağlamak.

Omzuna sığınmak.

Göğsüm hafifçe sıkıştı.

Refleksle başucumdaki telefonu aldım.

Ekranı açtım.

Mesaj yoktu.

Arama yoktu.

Sinan’dan hiçbir şey yoktu.

Bir an ne hissetmem gerektiğini bilemedim. Rahatlamam mı gerekiyordu? Yoksa üzülmem mi?

Telefonu tekrar yatağın üzerine bıraktım.

Mutfaktan gelen şarkı sesi yükseldi.

“I’m stronger than I’ve ever been…”

“Kesinlikle değilsin!” diye bağırdı Hande şarkının ortasında.

Ardından kendi söylediği şeye kahkaha attı. İstemeden gülümsedim.

Yataktan çıkıp mutfağa doğru yürüdüm. Daha kapıya gelmeden gördüm.

Hande mutfakta dans ederek pankek yapıyordu.

Üzerinde bana ait, normalde ona üç beden büyük gelen bir tişört vardı. Saçlarını tepeden toplamıştı. Elindeki spatulayla şarkıya eşlik ediyor, bir yandan da ocaktaki tavaya göz kulak oluyordu.

Beni görünce spatulayı mikrofon gibi tutup bana çevirdi.

"Günaydııın!” Sonra tezgâhın üzerindeki kahve bardağını bana uzattı. “Al bunu. İnsan formuna dönüşmeden benimle iletişim kuramazsın.”

Kahveyi alıp tezgâha bakan sandalyelerden birine oturdum. “Sana da günaydın.”

İlk yudumu aldığım anda gözlerim istemsizce kapandı.

“Tamam.” Hande zafer kazanmış gibi parmağını havaya kaldırdı. “İşte şimdi konuşabiliriz.”

O sırada gözüm balkona kaydı.

Masayı hazırlamıştı. Hem de bayağı hazırlamıştı.

Pankekler.

Meyveler.

Kahveler.

Reçeller.

Hatta küçük bir vazoya çiçek bile koymuştu.

Kaşlarımı kaldırdım. “Sanırım ikimiz de kovulduk.”

Hande dönüp bana baktı. “Ne?”

“Çünkü bu kahvaltıyı sadece izinli günlerimizde yaparız diye düşünüyordum.”

Hande ciddi bir ifadeyle başını salladı.

Sonra birden kollarını kaşımaya başladı. “Bilgi verilmedi mi sana?”

“Ne bilgisi?”

“Maalesef dün o yoğunlukta bir müşteriden uyuz kaptık.”

Ben daha cevap veremeden devam etti.

“Patronumuz büyük üzüntü içerisinde. Geçmiş olsun dileklerini iletiyor. Ayrıca hastalığımız geçene kadar işe gelmememizi özellikle rica etti.”

Kahkahayı tutamadım. “Sen delisin.”

“Teşekkür ederim.”

“Bu iltifat değildi.”

“Öyle algılamayı tercih ediyorum.”

Başımı iki yana salladım. “Zekana hayran olduğumu hiç söylemiş miydim?”

Hande hiç düşünmeden cevap verdi. “Bunu zaten biliyorum.”

Sonra göz kırptı.

Ardından pankek tabağını eline aldı. “Hadi.”

Balkona doğru yürüdü. “O kadar açım ki lütfen artık bir şeyler yiyelim.”

Kahvemi alıp peşinden gittim.

Güneş balkonun yarısını aydınlatıyordu. Hava ne sıcak ne soğuktu. Tam İzmir ilkbaharıydı.

Bir süre gerçekten sadece kahvaltı yaptık. Ve uzun zamandır ilk kez kendimi normal hissediyordum.

Sonra elimdeki çatalı tabağa bıraktım. “Dün gece ne oldu diye sormayacak mısın?”

Hande muz dilimini ağzına attı. “Hayır.”

“Niye?”

Omuz silkti. “Çünkü anlatmak istediğinde zaten anlatacağını biliyorum.”

Kahvesinden bir yudum aldı. “Ve seni buna zorunlu hissettirmek istemiyorum.”

Boğazım düğümlendi.

Hande bazen tam bir baş belasıydı. Ama bazen de insanın en çok ihtiyaç duyduğu şeyi hiç fark ettirmeden veriyordu.

Birkaç saniye sessiz kaldım.

Sonra aklıma gelen ilk şeyi söyledim. “Dün akşam markette biri hesabımı ödedi.”

Hande’nin çatalı havada kaldı.

“…Ne?” İstemeden güldüm. “Bu tepki ne?”

“Bir saniye.” Çatalı tabağa bıraktı. “Bütün o gece yaşandı.”

Parmaklarıyla saymaya başladı.

“Kavga.”

“Ağlama.”

“Travma.”

Sonra bana baktı. “Ve sen hikâyeye marketteki adamla mı başlıyorsun?”

Kahkahaya boğuldum. “Hande.”

“Hayır çünkü şu an benim de önceliklerim değişti.” Sandalyede öne doğru eğildi. “Devam et.”

“Abartıyorsun.”

“Adam yakışıklı mıydı?”

Şaşkınlıkla ona baktım. “Ne?”

“Basit soru.”

“Hande.”

“Yakışıklı mıydı?”

İç çekip kahveme uzandım. “Normaldi.”

Hande gözlerini kıstı. “Bu kadın dilinde evet demek.”

“Hayır.”

“Boyu uzun muydu?”

Sessiz kaldım.

Hande masaya vurdu. “Uzunmuş.”

“Sen kendi kendine cevap veriyorsun zaten.”

“Devam.”

Başımı iki yana sallayarak gülmeye başladım. Sonra markette olanları anlatmaya başladım.

Cüzdanımı unutmamı.

Kasadaki rezilliği.

Onun yardım teklifini.

Kader muhabbetini.

Biramı ödemesini.

Adının Ekin olduğunu.

Hande hikâyenin yarısında iki eliyle ağzını kapattı. “Yok artık.”

“Neye yok artık?”

“Bu bildiğin romantik komedi başlangıcı.”

“Hayır değil.”

“Evet.”

“Hayır.”

“Evet.”

“Hande.”

“Miray.”

Birbirimize birkaç saniye baktık.

Sonra aynı anda gülmeye başladık.

“Tamam.” dedi sonunda. “Peki son karar.”

Parmağını bana doğrulttu “Yakışıklı mıydı?”

Gözlerimi devirdim.

Ama istemeden aklıma dağınık saçları ve gülerken gözlerinin kenarında oluşan çizgiler geldi.

Hande bunu yüzümden okumuş gibi sandalyeden doğruldu.

“AHA!”

“Sus.”

“AHA!”

“Hande sus.”

“YAKALANDIN.”

Elime geçen peçeteyi ona fırlattım. Kahkahası bütün balkonu doldurdu.

Hande bir süre daha bana bakıp sırıttı. Ben ise kahvemi içiyormuş gibi yapıp göz teması kurmamaya çalışıyordum.

Bu hiç işe yaramadı.

Çünkü Hande bir anda avcunu kendine çevirdi. Sonra görünmez bir kalem tutuyormuş gibi yapıp avucunun üzerinde bir şeylerin üstünü çizmeye başladı.

Kaşlarımı çattım. “Ne yapıyorsun?”

“Bana karışma.”

“Hande.”

“Önemli bir iş yapıyorum.”

Kahkahamı zor tuttum. “Ne işi?”

Avucuna bakmaya devam etti. “Kız arkadaşlık kurallarını gözden geçiriyorum.”

“Öyle bir şey mi var?”

“Tabii ki var.”

“Ve?”

Yüzü bir anda ciddileşti. “Yapmam gereken bir şey kaldığını fark ettim.”

“Ne kalmış?”

Başını kaldırdı. “En önemlisi hem de.”

İstemeden güldüm. “Neymiş o?”

Hande elindeki çatalla beni işaret etti. “Bugün seni ne yaşandığını hatırlamayacak kadar sarhoş etmemiz gerekiyor.”

Kahkahaya boğuldum. “Ne?”

Avucunu bana çevirdi. “Bak.” Ciddiyetle gösterdi. “Burada büyük harflerle yazıyor.”

Avucuna gözlerini kısıp baktı. Sonra yüksek sesle okudu.

“‘MİRAY’I SARHOŞ ET.’”

Başını salladı. “Altını da üç kez çizmişim.”

“Sen tam bir gerizekâlısın.”

“Teşekkür ederim.”

“Yine iltifat değildi.”

“Yine öyle algılamayı tercih ediyorum.”

O günün geri kalanını evde geçirdik. Uzun zamandır ilk kez hiçbir şey yapmak zorunda değildim.

Sinan aramadı. Mesaj atmadı.

Ben de yazmadım. Bunun hakkında düşünmemeye çalıştım.

Onun yerine Hande’nin zorla izlettiği saçma reality showları izledik.

Bir ara salonda dans ettik. Bir ara mutfağı topladık.

Bir ara da Hande bana insanların neden çoraplarını katlamak yerine top haline getirdiğine dair on beş dakikalık bir komplo teorisi anlattı.

Akşam olmaya yaklaştığında ise operasyon başlamıştı.

Hande’nin deyimiyle:

“Operasyon Sarhoş Miray.”

Yabancı pop şarkıları evin içinde yankılanıyordu.

Ben yatak odasında makyaj yaparken Hande koridorda dans ederek yürüyordu.

Bir ara kapının önünden geçerken elinde saç fırçasıyla mikrofon performansı sergiledi.

“Cause baby you’re a firewoooork!”

“Defol.”

“Desteklenmediğimi hissediyorum.”

“Daha çok utanıyorum.”

“Bu da bir duygu.”

Hazırlanmaya başladığımızda ev kısa sürede kaosa dönüştü.

Yatak odasının her yeri kıyafetlerle kaplanmıştı. Hande’nin “bunu giy”, “hayır bunu giy”, “aslında hiçbirini giyme, yeni bir gardırop alalım” şeklindeki son derece mantıklı önerileri yüzünden yatağın üzerinde küçük bir kıyafet dağı oluşmuştu.

Ben aynanın karşısında durup saçlarıma son kez baktım.

Siyah saçlarım belime kadar dalgalar halinde iniyordu. Birkaç tutamı öne düşmüştü. Parmaklarımla düzeltip başımı hafifçe yana eğdim.

Üzerimde mavi düşük bel bir baggy jean vardı. Pantolonun bol kesimi, üstümdeki siyah body ile güzel bir kontrast oluşturuyordu. Body boynumdan bağlanıyordu, sırtım tamamen açıktı ve göğüs kısmı vücuduma tam oturuyordu.

Uzun zamandır ilk kez kendimi güzel bulmuştum.

Belki de sorun hiçbir zaman görüntüm değildi. Bu düşünce aklımdan geçer geçmez hemen başka tarafa baktım.

Makyajımı olabildiğince sade tutmuştum. Siyah eyeliner gözlerimi belirginleştiriyordu. Kahverengi dudak kalemi dudaklarımı biraz daha dolgun gösterirken sürdüğüm gloss ışığı yakaladıkça hafifçe parlıyordu.

Burnumdaki hızma da her zamanki yerindeydi.

Siyah deri ceketimi yatağın üzerinden alıp omuzlarıma geçirdim.

Aynanın karşısında birkaç saniye daha durdum.

Sonra Hande’nin sesi duyuldu. “Şaka yapıyor olmalısın.”

Başımı çevirince onu kapı eşiğinde gördüm. Benimle aynı anda hazırlanmayı bırakıp bana bakıyordu.

“Ne?”

“Güzelsin.”

Gözlerimi devirdim. “Abartma.”

“Hayır gerçekten.” Başını iki yana salladı. “Bir erkek olsaydım başım beladaydı.”

“İyi ki değilsin.”

“Katılmıyorum.”

Gülmeye başladım.

Uzun zamandır ilk kez hazırlanırken kendimi güzel hissetmiştim.

Bu his yabancı geliyordu. Ama kötü değildi.

Hande’nin üzerinde soluk renkli, vintage duran mini bir etek vardı. Maviyle açık kahverengi arasında kalan tonu ona inanılmaz yakışıyordu. Üzerindeki siyah askılı body vücudunu tamamen sarıyordu.

Boynunda birkaç ince altın kolye vardı. Bileklerindeki zarif altın bileklikler hareket ettikçe ışığı yakalıyordu.

Saçları omuzlarının biraz üstünde bitiyordu ve her zamanki gibi dümdüzdü. Göz kapaklarındaki hafif simli far ışık vurdukça parlıyor, rimel gözlerini olduğundan daha büyük gösteriyordu. Dudaklarında kendi dudak renginde bir kalem ve parlak bir gloss vardı.

Üzerine geçirdiği eskitilmiş vintage kot ceket ise tam Hande’likti.

Sanki yıllardır kullanıyormuş gibi duran ama bir şekilde her kombini daha havalı gösteren türden.

Hande aynaya bakıp kendi etrafında döndü.

“Bak.” Kolunu açtı. “Sanat.”

“Sen tam bir delisin."

“Hayır.” Parmağını kendine doğrulttu. “Ben bir vizyonum.”

İstemeden gülmeye başladım. Hande de bana katıldı.

Birkaç saniye sonra ikimiz de aynanın karşısında yan yana duruyorduk.

Birbirimize baktık. Sonra aynı anda sırıttık.

Uzun zamandır ilk kez ikimiz de gerçekten dışarı çıkmak için heyecanlanıyorduk.

Evden çıktığımızda hava tamamen kararmıştı.

Sokağın köşesine yürürken ellerimi ceketimin cebine soktum. “Nereye gidiyoruz?”

Hande gizemli bir ifadeyle sırıttı. “Yeni açılan bir yer.”

“Neresi?”

“Salaş bir rock bar.”

Bu ilgimi çekmişti. “İsmi ne?”

Hande duraksadı.

Sonra dramatik bir ses tonuyla konuştu. “Ters Akor.”

“Bu bayağı havalı bir isim.”

“Biliyorum.”

Birkaç dakika sonra taksiye bindik.

Yol boyunca Hande şoför amcaya hayat hikâyesini anlattı. Şoför amca da istemeden dinledi.

Sonunda barın önünde durduk.

Dışarı çıktığımda ilk dikkatimi çeken şey tabelası oldu.

Siyah zemin üzerine beyaz harflerle yazılmıştı.

TERS AKOR.

Büyük değildi. Gösterişli de değildi. Ama tam da olması gerektiği gibiydi.

İçeri girdiğimiz anda hafif loş ışıklar ve müzik sesi karşıladı bizi. Ahşap masalar. Duvarlara asılmış eski konser afişleri. Barın arkasındaki renkli şişeler.

Salaştı. Ama samimiydi. Sanki yıllardır oradaymış gibi hissettiriyordu.

Hande koluyla bana vurdu. “Aa baksana.”

“Neye?”

“Bugün canlı müzik de varmış.” Sahneyi işaret etti.

Gerçekten de enstrümanlar hazırlanmıştı.

Hande iki elini havaya kaldırdı. “Harika.”

Sonra ciddi bir ifadeyle ekledi: “Evren bizi kesinlikle sarhoş etmeye çalışıyor.”

Sahneye yakın masalardan birine oturduk. Daha oturalı bir dakika olmuştu ki Hande ayağa kalktı.

“Nereye?”

“Bira almaya.” Sonra göz kırptı. “Ve bardaki çocuğa cilve yapmaya.”

“Hande.”

“Yapmazsam ölürüm.”

“Abartıyorsun.”

“Risk alamam.”

Ve gerçekten gitti. Ben de masada yalnız kaldım. Etrafı incelemeye başladım.

Bar küçük sayılırdı.

Ama doluydu.

İnsanlar gülüyor, sohbet ediyor, bir şeyler içiyordu.

Kimse kimseye bakmıyordu. Kimse kimseyi yargılamıyordu. Sadece eğleniyorlardı.

Bir anlığına kendimi hafiflemiş hissettim. Belki de ihtiyacım olan şey buydu.

Biraz müzik.

Birkaç bira.

Ve Hande.

Tam o sırada Hande geri döndü.

Masaya oturur oturmaz telefonunu yüzüme doğru uzattı. Ekranda bir telefon numarası vardı.

Gözlerim büyüdü. “İnanamıyorum.”

Hande gururla gülümsedi. “Daha ne oldu ki?”

“Kızım daha geleli birkaç dakika oldu.”

Omuz silkti. “Kesinlikle daha çok zamanımız var.”

Sonra birasını kaldırdı.

Ben de kendi biramı kaldırdım.

Şişeleri birbirine vurduk. Tam o sırada sahnede hareketlenme başladı.

Önce davulcu çıktı.

Ardından bass gitarist.

Sonra gitarist.

Hande derin bir nefes aldı. “Kendimi açık büfede gibi hissediyorum.”

Başımı iki yana salladım. “İğrençsin.”

“Teşekkür ederim.” Sonra iç çekti. “Harika bir kadınım.”

Kahkahaya boğuldum.

Ve tam o sırada sahneye son kişi çıktı.

Elimdeki bira havada kaldı.

Kalbim bir an durdu sandım.

Sahnenin ortasında duran kişiyi tanıyordum.

Ekin.

Bir saniye boyunca gözlerimi kırpmadan baktım. Sanki beynim gördüğü şeyi işlemeye çalışıyordu.

Ekin de seyircilerin arasına baktı. Ve beni gördü.

Gözleri hafifçe büyüdü. Sonra yüzünde tanıdık o gülümseme belirdi.

Ve bana göz kırptı.

“Hayır.” Refleksle elim yüzüme gitti.

Yüzümü kapattım. “Hayır hayır hayır.”

Hande bana döndü. “Noldu?”

Yüzümü hâlâ kapatıyordum. “Siktir.”

“Ne oldu?”

“Siktir.”

“Miray.”

Parmaklarımın arasından sahneyi işaret ettim. “Bu o.”

“Kim?”

“Marketteki çocuk.”

Bir saniye sessizlik oldu.

Sonra Hande’nin ağzı açık kaldı. “Ciddi olamazsın.”

Ardından gülmeye başladı. Hem de bayağı.

“Hande sus.”

“Bu inanılmaz.”

“Hande.”

“Evren sana resmen senaryo yazıyor.”

Ben hâlâ yüzümü kapatıyordum.

Hande gözlerini devirdi. “Elini indir.”

“Hayır.”

“İndir.”

“Hayır.”

“Miray.”

Başımı salladım.

Hande kahkaha attı. “Elini indirip sahneye bakmaya devam etmen bence daha az dikkat çeker.”

Birkaç saniye düşündüm. Sonra istemeyerek de olsa elimi yüzümden çektim.

Yavaşça tekrar sahneye baktım.

Ekin hâlâ bana bakıyordu. Bu kez sadece kısa bir kahkaha attı. Sonra selam verir gibi elini kaldırdı.

İstemeden gülümsedim.

Ve ben de elimi kaldırdım.

Utangaç bir şekilde.

Çocukça bir şekilde.

Ama kaldırdım.

Yanımda oturan Hande bütün sahneyi izlemişti.

Gülümseyerek elimi tuttu.

Sonra bana göz kırptı.

“İşte.” Birasından bir yudum aldı. “Gecemiz kesinlikle şimdi başlıyor.”

Hande’nin göz kırpmasının üzerinden daha üç saniye bile geçmemişti ki sahnedeki ışıklar biraz daha karardı.

Ekin mikrofonu eline aldı. Ben ise hâlâ ne yapacağımı bilmiyordum.

Bir yanım gülüyordu. Diğer yanım utanıyordu.

Bir diğer yanım da bu kadar saçma bir tesadüfün yaşanmasına inanamıyordu.

İzmir büyük bir şehirdi.

Benim daha dün markette karşılaştığım çocukla aynı gece aynı barda denk gelme ihtimalim neydi?

Üstelik adam sahnedeydi.

Hande ise olan bitenden gereğinden fazla keyif alıyordu. “Şu surat ifaden için para verirdim.”

“Sus.”

“Hayır.”

“Hande.”

“Bana bak.”

Bakmadım.

“Bana bak Miray.”

Başımı çevirince yüzündeki sırıtışı gördüm. "Kader falan demişti değil mi?”

Önümdeki bira şişesine uzandım. “Konuşma.”

“Şimdi sahnede.”

“Konuşma.”

“Bu çok komik.”

Gülmeye başladım. Çünkü gerçekten komikti. Biraz korkutucu derecede komikti.

Sahnede kısa bir hazırlık vardı.

Davulcu ritim denemeleri yapıyordu. Bass gitarist kablosuyla uğraşıyordu. Ekin ise mikrofonun yüksekliğini ayarlıyordu.

Sonra başını kaldırdı.

Ve yine bana baktı.

Bu kez ben gözlerimi kaçırmadım.

Sadece kısa bir saniye baktım.

O da hafifçe gülümsedi.

Garip bir şekilde bu gülümseme rahatsız edici değildi.

Zorlayıcı da değildi.

Sadece…

Tanıdık gibiydi.

Bir gün önce tanıştığım birine tanıdık demem ne kadar saçma olsa da öyle hissettirmişti.

“Bakıyor.” dedi Hande.

“Hande.”

“Bakıyor.”

“Hande.”

“Bayağı bakıyor.”

Yüzümü ellerimin arasına gömdüm. Hande kahkahaya boğuldu.

Tam o sırada mikrofondan gelen ses bütün barı doldurdu.

“Herkese iyi akşamlar.” Ekin’in sesiydi.

Barın içindeki konuşmalar biraz azaldı. İnsanlar sahneye dönmeye başladı.

“Biz bu akşam sizi mümkün olduğunca eğlendirmeye çalışacağız.”

Barın içinden birkaç alkış yükseldi.

"Başaramazsak da en azından deneyeceğiz.”

Kısa bir kahkaha yayıldı.

Ekin gülümsedi. Sonra gitarı omzuna yerleştirdi.

İlk şarkı başladığında bütün dikkatim birkaç saniyeliğine dağıldı.

Çünkü gerçekten iyiydiler. Beklediğimden çok daha iyiydiler.

Davulcu kusursuz çalıyordu. Bass gitar barın içini dolduruyordu.

Ve Ekin’in sesi… Şaşırtıcı derecede güzeldi.

Yanımda oturan Hande de bunu fark etmişti.

Bir süre sessizce dinledi.

Sonra bana doğru eğildi. “Tamam.”

“Neye tamam?”

“Yakışıklıymış.”

Kahkahamı zor tuttum. “Hande.”

“Hayır gerçekten.” Sahneyi işaret etti “Normalde sana takılırım ama çocuk gerçekten yakışıklı.”

Bir kaç yudum bira içtim. Hiç yorum yapmadım.

Bu da Hande için yeterli olmuştu. “Bak bu da evet demek.”

Gözlerimi devirdim.

Şarkılar ilerledikçe bar daha da kalabalıklaştı. İnsanlar eşlik etmeye başlamıştı.

Bazıları dans ediyordu. Bazıları sadece masalarında oturup içkilerini içiyordu.

Ben ise uzun zamandır ilk kez gerçekten eğleniyordum.

Telefonuma bakmıyordum. Sinan’ı düşünmüyordum. Evdeki kavgayı düşünmüyordum.

Sadece oradaydım. O anın içindeydim.

Ve bu his bana uzun zamandır yabancıydı.

Hande görevini son derece ciddiye alıyordu. Bunu yaklaşık dördüncü shot’tan sonra anlamıştım.

“Hande.”

“Efendim?”

“Bu kaçıncı?”

“Saymayı bırakalı çok oldu.”

“Hande.”

“Miray.” Önümdeki shot bardağını bana doğru itti. “Kuralları ben koymuyorum.”

“Ne kuralı?”

“Kız arkadaşlık kuralları.”

Sonra görünmez bir kitaptan okur gibi yaptı.

“‘Yakın zamanda erkek arkadaşından ayrılma eşiğine gelen arkadaş mümkün olduğunca sarhoş edilmelidir.’”

Kahkahaya boğuldum. “Bu gerçek bir şey değil.”

“Şu an oldu.” Ve shot bardağını bana doğru biraz daha itti.

Bir noktadan sonra itiraz etmeyi bıraktım. Zaten hafiften başım dönmeye başlamıştı.

Kendimi kötü hissetmiyordum. Tam tersine.

Uzun zamandır ilk kez zihnim biraz sessizleşmişti.

Sinan aklımın arkasında bir yerdeydi ama bütün alanı kaplamıyordu. Bu bile başlı başına bir yenilikti.

Sahneye mümkün olduğunca az bakmaya çalışıyordum. Çünkü her baktığımda Ekin’in beni yakalama ihtimali vardı.

Ve bu ihtimal nedense beni gereğinden fazla utandırıyordu.

Bu yüzden daha çok birama odaklanıyordum.

Hande ise benim yerime sahneyi izliyordu. Hem de büyük bir ilgiyle.

“Tamam ama çocuk gerçekten iyi söylüyor.”

“Hande.”

“Ne?”

“Sahnedeki adamı objektif değerlendirmeyi bırak.”

“Hayır.”

Biramdan bir yudum aldım.

Hande sırıttı.

“Bakma şeklin hiç objektif değil çünkü.”

Tam cevap verecekken ilk set sona erdi.

Barın içini alkış sesleri doldurdu.

Ekin mikrofondan uzaklaştı. Diğer grup üyeleriyle birlikte sahneden indi.

Ben de bunu fırsat bilip biramla ilgilenmeye devam ettim.

Belki gelir diye düşünmüyordum. Belki de düşünmek istemiyordum.

Bu yüzden birkaç dakika sonra masamızın yanında duran gölgeyi fark ettiğimde irkildim.

Başımı kaldırdım.

Ekin.

Elinde bira şişesiyle bize bakıyordu.

Yüzünde yine o tanıdık gülümseme vardı. “Çok sık karşılaşmaya başladık.”

İstemeden güldüm. “Biraz.”

Sonra Ekin başını Hande’ye çevirdi. “Merhaba.”

Hande hiç düşünmeden cevap verdi. “Merhaba Ekin.”

Cümle ağzından çıkar çıkmaz yüzündeki ifade değişti.

Ben gözlerimi kapattım.

Ekin’in kaşları havaya kalktı.

Sonra bana döndü. “Demek şimdiden benden bahsetmeye başladın.”

Başımı yavaşça Hande’ye çevirdim. Hayatımda attığım en tehditkâr bakışlardan biriydi muhtemelen.

Hande ise utanmak yerine sırıtıyordu. “Benim burada olmamam gerekiyor galiba.”

“Hande.”

“Ne?”

“Yerine otur.”

“Ama bak.” Ayağa kalktı. Tamamen ciddiymiş gibi etrafa bakındı. “Sanırım bardaki çocuk beni çağırıyor.”

Kimse çağırmıyordu.

"Hande.”

“Gitmem lazım.” Sonra Ekin’e döndü. “Ekin sen arkadaşıma göz kulak olur musun?”

Ekin gülmeye başladı. “Memnuniyetle."

“Teşekkürler.” Hande göz kırptı. “Süpersin.”

Ve gerçekten çekip gitti.

Onu kolundan tutup geri oturtma şansım bile olmamıştı.

Masada birkaç saniyelik sessizlik oldu. Ekin yanımdaki boş sandalyeyi işaret etti “İzninle?”

Başımı sallayabildim sadece.

Oturdu.

Sonra önce bara baktı.

Ardından tekrar bana döndü. “Sence arkadaşına barmenin eşcinsel olduğunu söylemeli miyim?”

Bir saniye durdu. “Yoksa kendi öğrendiği anı izlemek mi daha eğlenceli olur?”

Kahkahamı tutamadım. Başımı çevirip Hande’ye baktım. Gerçekten de barın önünde durmuş birileriyle sohbet ediyordu.

“Hande için bir şey değiştirmez.”

“Öyle mi?”

“Evet.”

“Nasıl yani?”

Gülmeye devam ettim. “Kendisinin kriterleri çok geniş.”

Ekin kahkaha attı. Birasından bir yudum aldı.

“Seni çok iyi anlıyorum.” Başını sahne tarafına çevirdi. “Gökhan için de yönelimler hiç fark etmiyor.”

“Gökhan kim?”

“Bizim bassçı.” Sahneyi işaret etti. "Normalde sizi tanıştıracaktım.”

Etrafına bakınmaya başladı. Sonra bir anda gülmeye başladı. “Gerçi sanırım Hande benden önce davrandı.”

Bakışlarını takip ettim. Ve gerçekten de Hande şu an bass gitaristle sohbet ediyordu. Üstelik gayet keyifli görünüyordu.

Ben de gülmeye başladım.

Ekin de.

Ve bir anda sohbet çok daha kolay hale geldi.

Sanki marketten sonra yarım kalan bir konuşmayı devam ettiriyorduk.

“Bu arada.” Ekin bana baktı. “Borcunu ödemek için oldukça ilginç bir yöntem seçmişsin.”

Kaşlarımı kaldırdım. “Neyi?”

“Beni çalışırken izliyorsun.”

Kahkahamı zor tuttum. “Bu borç ödeme yöntemi değil.”

“Olabilir.”

“Hayır.”

“Emin misin?”

Başımı iki yana salladım.

“Bence şu an hafif sarhoşsun.”

"Ben mi?”

“Biraz.”

Gülümsedi. “Çünkü markette tanıştığım kız bu kadar rahat değildi.”

Bu kez gerçekten utandım. Çünkü haklıydı.

Marketteki ben ile şu anki ben aynı değildi.

Shotların bunda payı vardı. Ama sadece onlar değildi.

Ekin’le konuşurken kendimi garip şekilde rahat hissediyordum.

Sürekli tetikte olmam gerekmiyordu. Kelimelerimi seçmek zorunda değildim. Yanlış bir şey söylersem kavga çıkmayacağını biliyordum.

Bu ne kadar basit bir şeydi aslında. Ve ne kadar özlemişim.

“Bu iyi mi kötü mü?” diye sordum.

Ekin bir an düşündü. Sonra omuz silkti. “Bence iyi.”

Bakışları birkaç saniye benimkilerle buluştu. İlk kez gözlerimi kaçıran taraf ben oldum.

Bu da onun gülmesine neden oldu. Sonraki dakikalar sohbet ederek geçti.

Kedilerden konuştuk

Kahveden.

İzmir’den.

Müzikten.

Bir noktada Ekin’in yaş mamaları kendi kedisi için aldığını öğrendim.

İki kedisi vardı. Ve telefonunda yaklaşık üç yüz tane kedi fotoğrafı taşıyordu.

“Bana göstermeyeceğini umuyorum.”

“Neden?”

“Çünkü göstereceğini hissediyorum.”

“Kesinlikle göstereceğim.”

Gerçekten gösterdi.

Ve ben beklediğimden çok daha fazla eğlendim.

Aramızdaki sohbet o kadar doğal ilerliyordu ki zamanın geçtiğini fark etmedik bile.

Ta ki sahnenin yanından bir ses duyulana kadar.

“Ekin!” Davulcu ona sesleniyordu. “Beş dakika.”

Ekin başını kaldırdı. Sonra bana baktı.

Yüzünde hafif bir hayal kırıklığı vardı. Benimkinde de vardı galiba.

Çünkü bunu fark edince gülümsedi.

“Beni çağırıyorlar.”

“Fark ettim.”

“Sanırım tekrar çalışmam gerekiyor.”

“Çok üzücü.”

“Evet.” Ayağa kalktı. Sonra bir an durdu. “Bu arada.”

“Ne?”

“Borcun hâlâ duruyor.”

İstemeden güldüm. “Unutmadın mı hâlâ?”

“Hayır.” Parmağıyla beni işaret etti. “Kaçamazsın.”

Başımı iki yana salladım.

Sonra Ekin tekrar sahneye doğru yürüdü.

Ve ben onu izlerken, uzun zamandır ilk kez bir gecenin bitmesini istemediğimi fark ettim.

Ekin sahneye geri çıktığında elimdeki bira şişesiyle onu izliyordum.

Biraz önce yanımda oturan adamla, şu an sahnede duran adamın aynı kişi olması hâlâ garip geliyordu.

Davulcu yerine geçti. Bass gitarist kablosunu kontrol etti.

Barın içindeki uğultu yavaş yavaş azaldı.

Ekin mikrofonu eline aldı. “Herkese tekrar merhaba.” Barın içinden birkaç alkış yükseldi.

Ekin kısa bir gülümsemeyle devam etti. “Şimdi çalacağımız şarkı repertuarımızda yok aslında.”

Gökhan’ın sahnenin diğer ucundan ona baktığını gördüm.

Muhtemelen bu bilgi onun için de yeniydi.

Ekin omuz silkti. “Ama nedense bu gece içimden bu şarkıyı söylemek geliyor.”

Sonra gözlerini kalabalığın arasında gezdirdi.

Ve beni buldu.

Kalbim bir anda hızlandı. Ekin hafifçe gülümsedi.

Bana göz kırptı. “Umarım seversin.”

Nefesim boğazımda düğümlendi.

“Yok artık.” Yanımdan Hande’nin sesi geldi.

Başımı ona çeviremedim bile. Çünkü gözlerim hâlâ sahnedeydi.

“Yok artık.” dedi tekrar. “Resmen senin için şarkı söylüyor.”

“Hande.” Sesim fısıltıdan biraz yüksekti. “O kadar belli etme.”

“Belli eden ben değilim.” Sahneyi işaret etti. “Bayağı kendisi.”

Biramdan uzun bir yudum aldım.

Normalde utanırdım. Normalde gözlerimi kaçırırdım. Normalde yüzümü ellerimle kapatırdım.

Ama birkaç bira ve birkaç shot insanın cesaretini beklenmedik şekilde artırıyormuş.

Şarkı başladığında bütün bar sessizleşti.

Ekin’in sesi ilk notayla birlikte barın içine yayıldı.

"Bir göz yaşı kadar uzakta

Uzaktayım dediysem eğer

Yakında

Yakınında..."

Şarkı romantik değildi sadece. İçinde özlem vardı. Merak vardı. Birine doğru çekilmek vardı. Birinin hayatında yer bulmaya çalışmak vardı.

Ve ben her saniyesinde onun bana baktığını hissediyordum çünkü ben de ona bakıyordum.

"Sen bana

Öyle bakma

Bakarsan Eğer

İnadım tutar inan

Seni bi' kez

Yakaladım lan ve

Şunu biliyorum ki

Seni bana ayırmış olmalı..."

Belki de alkol beynimi gereğinden fazla çalıştırıyordu. Ama fark etmiyordu. Çünkü uzun zamandır ilk kez kendimi görünür hissediyordum.

Şarkı ilerledikçe etrafımızdaki insanlar da eşlik etmeye başladı.

"Sanırım inanırım

Bu kalbe, saklamalıyım derine

Nasılsa tanınırım

Bu kadının aşk ve sevgi diline

Tutulurum yada tutuldum..."

Ama ben kimseyi duymuyordum. Sadece onu duyuyordum.

"...Dokunmayın bedenime

Beklediğim el seninkiyse sadece

Gel bana

Sakin ve usulca

Sarıl ya da

Ne yapmak istiyorsan öyle

Olsun."

Ve onu izliyordum. O da beni izliyordu. Normalde böyle bir şey olduğunda ilk gözlerini kaçıran ben olurdum.

Ama bu kez yapmadım. Yapmak istemedim. Ekin de istemedi.

Sanki barın içindeki onlarca insan birkaç dakikalığına yok olmuştu.

Sadece sahne vardı. Ve aramızdaki o garip, açıklaması zor his.

Yanımdan Hande’nin alçak sesi geldi.

“Aman Tanrım.” Gülüyordu. “Kendimi romantik komedinin yan karakteri gibi hissediyorum.”

İstemeden güldüm.Ama gözlerimi hâlâ sahneden ayırmadım.

Şarkının sonlarına doğru Ekin’in yüzünde yumuşak bir gülümseme vardı.

Benim de.

Ve o an fark ettim. Bütün gece boyunca ilk kez Sinan’ı düşünmemiştim.

Ne kavgayı.

Ne duvardaki yumruğu.

Ne eve dönmek istemeyişimi.

Hiçbirini.

Sadece o anı düşünüyordum.

Ve uzun zamandır ilk kez bir anın bitmesini istemiyordum.

"Sen bana

Öyle bakma

Bakarsan Eğer

İnadım tutar inan

Seni bi' kez

Yakaladım lan ve

Şunu biliyorum ki

Seni bana ayırmış olmalı..."

Şarkı sona erdiğinde bar alkışlarla doldu. Ekin başını eğip teşekkür etti.

Sonra gözleri yine beni buldu. Bu kez göz kırpmadı.

Sadece gülümsedi.

Ben de ona gülümsedim.

Ve nedense bu, alkışlardan çok daha gürültülü hissettirdi.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.