İçeriğe geç

TERS AKOR

Bölüm 1 · 20 dk okuma

TERS AKOR

Bölüm 1

1 (Miray)

Sabah alarmım üçüncü kez çaldığında telefonu yastığın altından çıkarıp susturdum. Gözlerimi açmak istemiyordum. Aslında işe gitmek istemiyordum. Aslında hiçbir şey yapmak istemiyordum. Tavana bakarak birkaç dakika daha yattım. Yan tarafımdaki yatağa gözüm kaydı. Sinan çoktan gitmişti. Son zamanlarda sabahları birbirimizi görmeden evden çıkıyorduk. Eskiden olsa uyandığımda bana günaydın mesajı bırakırdı, kahvaltı hazırlardı ya da en azından alnıma bir öpücük kondurup çıkardı. Şimdi ise mutfakta bıraktığı boş kahve fincanları dışında evde yaşadığını hatırlatan pek bir şey kalmamıştı.

Yataktan kalkıp hazırlanırken içimdeki sıkıntı yine göğsüme çöktü. Son birkaç aydır her sabah aynı hisle uyanıyordum. Sanki gün başlamadan yorulmuş oluyordum.

Kafeye vardığımda saat henüz sekizi biraz geçmişti. Anahtarı çevirip kapıyı açtığım anda beni her zamanki kahve kokusu karşıladı. Bir zamanlar bu kokuyu çok severdim. Şimdi ise günün sonunda saçlarıma, kıyafetlerime ve tenime sinen sıradan bir kokuya dönüşmüştü.

Önlüğümü bağlayıp makineleri çalıştırmaya başladım. Çok geçmeden Hande de geldi. Elindeki çantayı tezgâhın arkasına bırakırken bana kısa bir bakış attı. O bakışın anlamını biliyordum. Bir şey söylemesine gerek yoktu. Son zamanlarda ne zaman yüzüme baksa aynı ifadeyi takınıyordu.

“Sabah sabah insanı depresyona sokacak kadar mutsuz görünüyorsun.”

“Günaydın sana da.”

Çantasını bırakıp yanıma geldi.

“Benim günüm aydın ama seninki pek aydın görünmüyor.”

Bir süre bana baktı.

Fazla uzun baktı.

Sonunda iç çekti.

“Yine Sinan.” Bu bir soru değildi.

“Hande…”

“Ne Hande’si Miray? Suratında kocaman yazıyor.”

Kahve çekirdeklerini hazneye boşaltırken gözlerimi kaçırdım.

Konuşmak istemiyordum.

Ama içimde birikenleri de artık taşımakta zorlanıyordum.

"Bize kahve doldur hadi arkadayım ben."

Patron yokken arka çıkışın yanındaki küçük alana çıkıyorduk bazen.

Teknik olarak yasaktı.

Ama kimsenin umurunda değildi.

Sabah serinliği yüzüme vurdu.

Hande sigarasını yakıp bana uzattı. Ben de fincanlardan birini ona uzattım.

“Neden ayrılmıyorsun?” Soru bir anda geldi.

Başımı kaldırdım. “Ne?”

“Neden ayrılmıyorsun?”

“Bu kadar kolay değil.”

Hande gözlerini devirdi. “İşte tam da bundan bahsediyorum.”

“Ne demek istiyorsun?”

“Kadınlar mutsuz oldukları ilişkilerde kalmak için kendilerine bin tane sebep buluyor.”

“Bu öyle bir şey değil.”

“Öyle.” Sigarasından bir nefes çekti.

“Seni yargılamıyorum. Sadece anlamıyorum.”

Kahve bardağımı iki elimle tuttum. “Beni seviyor.”

Hande kısa bir kahkaha attı. “O meşhur cümle geldi.”

“Gerçekten seviyor.”

“Miray.” Bu kez sesi yumuşadı. “Seni sevmesi sana iyi davrandığı anlamına gelmiyor.”

Cevap veremedim.

Çünkü bunu son zamanlarda ben de düşünüyordum.

Hande devam etti. “Bak, ben Sinan’ın seni dövdüğünü ya da aldatığını söylemiyorum.”

“Hande.”

“Dinle.” Parmağını kaldırdı. “Bir insan sana her gün kendini kötü hissettiriyorsa, sürekli suçlu hissettiriyorsa, her tartışmanın sonunda kendinden şüphe etmene neden oluyorsa bunun adı sağlıklı ilişki değil.”

Boğazım düğümlendi. Çünkü söylediği her şey tanıdık geliyordu.

Çok tanıdık.

“Geçen hafta ne olmuştu?”

Gözlerimi kapattım. “Buluşmaya geç kaldım.”

“Kaç dakika?”

“On beş.”

Hande boş boş yüzüme baktı. “On beş dakika için iki gün seninle konuşmadı.”

“Sinirlenmişti.”

“Hayır.” Sesi sertleşti. “Seni cezalandırıyordu.”

İçimde bir şey kıpırdadı. Rahatsız edici bir şey. Çünkü Hande’nin haklı olmasından nefret ediyordum. Haklı olursa bazı gerçekleri kabul etmem gerekecekti.

“Belki de sorun bendedir.”

Bunu söylediğim anda Hande’nin yüz ifadesi değişti. Tam anlamıyla sinirlendi.

“Bak işte.” Başını iki yana salladı. “Tam olarak bundan bahsediyorum.”

“Ne?”

“Adam seni öyle bir noktaya getirmiş ki artık her şey için kendini suçluyorsun.”

"Abartıyorsun."

“Abartmıyorum.” Sigarasını yere atıp ezdi. Sonra bana döndü. “Sen dünyanın en iyi insanı değilsin Miray. Kimse değil. Ama sen kötü biri de değilsin.”

Sessiz kaldım.

“Ve seni seven birinin seni sürekli ağlatması gerekmiyor.”

O cümle içime oturdu. Çünkü son zamanlarda gerçekten çok ağlıyordum.

Bazen banyoda.

Bazen işe gelirken otobüste.

Bazen geceleri Sinan uyuduktan sonra.

Ve işin en kötü kısmı…

Artık neden ağladığımı bile bilmiyordum.

Hande bir süre yüzüme baktı. Sonra omzuma hafifçe vurdu. “Bir gün ayrılmaya karar verirsen yanında olacağım.”

Gülümsemeye çalıştım. “O kadar emin misin?”

“Tabii ki.”

“Ya üçte gece seni ararsam?”

“Gelirim.”

“Ya ağlarsam?”

“Omzumu veririm.”

“Ya pişman olursam?”

Hande hiç düşünmeden cevap verdi. “O zaman seni tekrar toplarım.”

Bu kez gerçekten gülümsedim.

Belki günlerdir ilk kez.

Hande de bunu fark etti. "İşte.” Parmağıyla beni işaret etti. “Şu gülümsemeyi özledim.”

Tam o sırada içerideki kapı zili çaldı. İlk müşteri gelmişti.

Hande iç çekti. "Haydi bakalım.” Ayağa kalktı “Birilerine para kazandırmamız gerekiyor.”

Ben de onun peşinden içeri girdim. Ama nedense söyledikleri zihnimden çıkmıyordu.

İlk müşteri her zamanki gibi emekli öğretmenlerden biri oldu; Adam neredeyse her sabah aynı saatte gelir, aynı masaya oturur ve aynı kahveyi içerdi. Siparişini vermesine bile gerek kalmazdı artık.

“Her zamankinden mi Hüseyin Bey?”

Adam gülümsedi. “Sen artık benim aklımı okuyorsun kızım.”

Gülümseyerek kahveyi hazırlamaya başladım.

Günün geri kalanı da benzer şekilde geçti. İnsanlar geldi, insanlar gitti. Kimi bilgisayarını açıp saatlerce çalıştı, kimi arkadaşıyla buluşup kahkahalar attı, kimi sadece kahvesini alıp çıktı.

Bazen müşterileri izlemeyi seviyordum.

Özellikle mutlu görünenleri.

Birbirlerine bakarken gözlerinin içi gülen insanları.

El ele tutuşanları.

Birbirlerinin cümlelerini tamamlayanları.

Eskiden ben ve Sinan da öyleydik. En azından öyle olduğumuzu sanıyordum.

Öğle saatlerinde telefonum titreşti. Ekrana baktığım anda içimdeki huzur kaçtı.

Sinan.

Mesajı açtım.

“Neredesin?”

Kaşlarımı çattım. İşe geldiğimi biliyordu. Her gün geldiğimi biliyordu.

Cevap yazdım.

“İşteyim.”

Mesajı görmesi üç saniye sürdü.

“Ne zamana çıkacaksın?”

“Altı da .”

“Tamam.”

Hepsi buydu.

Eskiden olsa gün içinde onlarca mesaj atardı. Şimdi konuşmalarımız bile zorunlu bilgilendirmelere dönüşmüştü.

Telefonu cebime geri koydum.

Hande beni uzaktan izliyordu. Mesajın kimden geldiğini tahmin etmek için dâhi olmaya gerek yoktu.

Ben gözlerimi kaçırınca başını iki yana salladı.

Sonraki birkaç saat beklediğimden daha yoğun geçti. Üniversite öğrencileri akın akın gelmeye başlamıştı. Sipariş fişleri tezgâhta birikiyor, kahve makinesi neredeyse hiç durmadan çalışıyordu.

Ayaklarım ağrımaya başlamıştı.

Belim de.

Ama yoğunluk bazen iyi geliyordu. İnsan düşünmeye fırsat bulamıyordu. Sorunlarınız birkaç saatliğine sessizleşiyordu.

Saat altıya yaklaşırken öğleden sonraki ekip gelmeye başladı. Kafenin kapısı açıldığında içeri önce Elif girdi. Elindeki buzlu kahveyi tezgâha bırakıp bize el salladı.

“Sabahçılar hâlâ hayatta mı?”

Hande gözlerini devirdi. “Zor ama başarıyoruz. Sen de denemek ister misin?”

Çok geçmeden diğer çalışanlar da gelmeye başladı. Ben son birkaç siparişi hazırlarken Elif önlüğünü takıp kasanın başına geçti. Günün en sevdiğim anlarından biriydi bu. Çünkü vardiyanın bitmesine dakikalar kaldığını gösteriyordu. Tezgâhı toparlayıp kullanılan ekipmanları yerlerine koydum.

Hande de son teslimleri yaptıktan sonra yanıma geldi. “Hayatta kaldık.”

“Şimdilik.”

“Yarın yine görüşürüz.”

Hande çantasını omzuna takarken bana baktı “Bir şey olursa ara.”

“Bir şey olmayacak.”

Hande bana öyle bir baktı ki kendi söylediğime ben bile inanmadım.

Sonunda vedalaşıp ayrıldık. Eve gitmek için durağa yürümeye başladım ama birkaç adım sonra yavaşladım.

Canım eve gitmek istemiyordu. Bu son zamanlarda sık sık yaşadığım bir şeydi.

Eskiden iş çıkışlarında eve gitmek için acele ederdim. Sinan’la akşam yemeği yiyeceğiz diye markete uğrar, sevdiği şeyleri alır, eve gidince günümün nasıl geçtiğini anlatırdım. Bazen film açardık, bazen saçma yarışma programları izlerdik. Birlikte olduğumuz ilk zamanlarda küçücük şeylerden bile keyif almayı başarırdık.

Şimdiyse eve gitmek düşüncesi mideme taş oturtuyordu. Bu yüzden otobüs durağına gitmek yerine sahile doğru yürüdüm.

Hava güzeldi.

Güneş yavaş yavaş batmaya başlamıştı. Gökyüzü turuncuyla pembe arasında bir renge bürünmüş, denizin üzerine uzun ışık çizgileri bırakmıştı. Sahil boyunca yürüyen insanlar vardı. Koşanlar, bisiklete binenler, köpek gezdirenler…

Bir süre onları izledim.

İnsan bazen yabancıların hayatlarına bakıp onların daha mutlu olduğunu sanıyordu.

Belki değillerdi.

Belki onlar da benim gibi içlerinde kimsenin bilmediği savaşlar veriyorlardı.

Ama uzaktan bakınca her şey daha güzel görünüyordu.

Telefonum cebimde titredi. Ekrana baktığım anda içim daraldı.

Sinan.

Mesajı açtım.

“Neredesin?”

Saatime baktım. Daha işten çıkalı yarım saat olmuştu.

Cevap yazmadan ekrana birkaç saniye baktım. Sonunda parmaklarım hareket etti.

“Çıktım. Biraz dolaşıyorum.”

Mesajı gördü.

Yazıyor…

Yazıyor…

Yazıyor…

Sonra hiçbir şey gelmedi.

Telefonu tekrar çantama attım. Nedense bu bile moralimi bozmuştu.

Bir süre daha yürüdükten sonra marketin önünde durdum.

Canım bira çekmişti. Aslında çok içen biri değildim ama bazen sadece kafamı susturmak istiyordum. O yüzden düşünmeden marketin otomatik kapısından içeri girdim.

Klima yüzüme vurunca hafifçe ürperdim. Dışarıdaki sıcak havadan sonra içerisi neredeyse soğuk sayılırdı. Alışveriş sepetlerinin olduğu bölümü geçip rafların arasında yürümeye başladım.

İçecek dolaplarının önüne geçtim. Cam kapağı açınca soğuk hava yüzüme vurdu. Rafları birkaç saniye inceledikten sonra iki şişe bira aldım.

Dolabın kapağını kapatıp kasalara doğru yürüdüm. Market kalabalık değildi. Önümde sadece iki kişi vardı.

Telefonumu çıkarıp saate baktım. Sinan’dan yeni mesaj gelmemişti. Nedense bu durum beni rahatlatmak yerine huzursuz etti.

Çünkü artık onu tanıyordum. Sessiz kaldığı zamanlar çoğu zaman daha kötü oluyordu.

Sıra bana geldiğinde ürünleri kasanın önüne bıraktım.

Kasiyer biraları okuttu. “İki yüz yirmi.”

Elimi çantama attım.

Sonra bir kez daha attım.

Sonra biraz daha derine baktım.

Kaşlarım çatıldı.

Tekrar baktım.

Telefon.

Anahtar.

Kulaklık.

Sigara.

Çakmak.

Ama cüzdan yoktu. Bir an nefesim kesildi.

Hayır.

Hayır, hayır, hayır…

Çantanın diğer gözünü açtım. Oraya baktım.

Sonra tekrar ilk göze baktım. Sanki ikinci kez bakınca sihirli bir şekilde ortaya çıkacakmış gibi.

Ama çıkmadı.

O anda hatırladım; Personel odasındaki dolabın önünde duran küçük rafı.

Kasadan çıkardığım bozuklukları sayarken cüzdanımı oraya bırakmıştım. Ve almayı unutmuştum.

Gözlerimi kapattım.

Harika. Gerçekten harika.

Kasiyer bekliyordu. Ben ise utançtan yerin dibine girmek istiyordum.

“Allah kahretsin…”

Kasiyer bana bakıyordu. Utançtan yüzüm ısındı.

“Şey… Sanırım cüzdanımı iş yerinde unutmuşum.”

Kasiyer omuz silkti. “Ürünü bırakabilirsiniz.”

“Tamam.” Bunu söylerken yüzümün kızardığını hissedebiliyordum.

Birayı kenara doğru ittim. Tam o anda bir erkek sesi duyuldu. “Bir dakika.”

Başımı çevirdim. Sesin sahibi kasanın hemen arkamda duruyordu.

Uzundu. Oldukça uzundu hatta.

Dağınık koyu renk saçları vardı. Siyah tişört giymişti. Kolunda dövmeler seçiliyordu. Elinde de birkaç atıştırmalık ve yaş mama vardı.

Yüzünde hafif bir gülümseme vardı. Ne alaycıydı ne de rahatsız edici. Sadece rahat bir gülümsemeydi.

“Ben ödeyebilirim.”

Birkaç saniye ne dediğini anlayamadım. “Ne?”

“Bunları.” Kasadaki ürünleri işaret etti “Ödeyebilirim.”

Şaşkınlıkla ona baktım. Sonra hemen başımı salladım. “Yok, gerek yok.”

“Gerçekten sorun değil.”

“Hayır, olmaz.”

Bu kez hafifçe güldü. “Niye olmasın?”

“Çünkü sizi tanımıyorum.”

“Bu mantıklı.”

İstemeden kısa bir kahkaha kaçırdım.

Adam bunu fark etmiş gibi daha da gülümsedi. “Bakın, iki yüz lira yüzünden hayatınız mahvolacakmış gibi görünüyorsunuz.”

“Abartıyorsunuz.”

“Biraz.” Başını eğdi. “Ama yine de ödeyebilirim.”

“Gerçekten gerek yok.”

“Tamam.” Bir an sustu. “Bir sonraki senden olur.”

Kaşlarımı kaldırdım. “Benden mi?”

“Şey…” Elini kalbine götürüp sahte bir ciddiyetle konuştu. “Türkçeyi katlettim. Bir sonraki sefer sen ödersin demek istemiştim.”

Bu kez gerçekten güldüm. Adam da gülmeye başladı.

Kasiyer ikimize bakıyordu. "Hanımefendi sırayı meşgul ediyorsunuz. Ürünleri alacak mısınız?"

Ben hâlâ kararsızdım. Normalde kesinlikle kabul etmezdim. Ama bir yandan da tekrar kafeye dönüp cüzdanı almaya enerjim kalmamıştı.

Uzun bir gün olmuştu. Adam bunu anlamış gibi omuz silkti. "Bak, eğer içini rahatlatacaksa bunu borç say.”

“Borcunuzu nasıl ödeyeceğim?”

“Bilmiyorum.” Gözlerinde hafif bir muziplik belirdi. “Belki kader bir gün yollarımızı tekrar kesiştirir.”

“Bu biraz iddialı olmadı mı?”

“Bence oldukça romantik.”

İkimiz de aynı anda gülmeye başladık. Ve o an, gün boyunca ilk kez omuzlarımın biraz olsun hafiflediğini hissettim.

“Romantik mi?” diye tekrar ettim, gülümsememi bastırmaya çalışarak. “Bir yabancının markette biramı ödemesi mi romantik geliyor sana?”

“Şu an kulağa söylediğimden daha garip geliyor.”

“Bence de."

Adam eliyle yüzünü kapatıp kısa bir kahkaha attı. "Tamam. Baştan alalım. Ben aslında yardımcı olmaya çalışan normal bir insandım.”

"Ve sonra?"

"Sonra gereksiz yere kaderden falan bahsettim.”

“Kesinlikle gereksizdi.”

“Katılıyorum.”

Bu kez ikimiz de güldük.

Garip bir şekilde rahat hissettiriyordu.

Normalde tanımadığım insanlarla konuşurken daha mesafeli olurdum. Özellikle de erkeklerle. Ama bu konuşma nedense doğal geliyordu. Sanki uzun zamandır tanıdığım biriyle ayaküstü sohbet ediyormuşum gibi.

Belki de günümün geri kalanı o kadar kötü geçmişti ki, karşımdaki insanın normal davranması bile bana farklı geliyordu.

Adam kartını çıkardı.

“Gerçekten gerek yok…” dedim son bir kez.

“Biliyorum.” Kasiyere uzandı. “Ama ödemek istiyorum.”

Kart cihazından onay sesi geldi.

Ve işte böylece, tanımadığım bir adam biramı satın almış oldu. Hâlâ biraz utanıyordum.

Kasiyer poşeti bana uzatınca teşekkür edip aldım.

Sonra adama döndüm. “Sanırım teşekkür etmem gerekiyor.”

“Sanırım.”

“Teşekkür ederim.”

Başını hafifçe eğdi. “Rica ederim.”

Bir an sessizlik oldu. Tam çıkacağımı düşünürken adam elini uzattı. “Bu arada ben Ekin.”

İşte o an ilk kez adını öğrenmiş oldum.

Ekin.

İsmi ona yakışıyordu nedense.

Elini sıktım. “Miray.”

“Nihayet.”

Kaşlarımı çattım. “Nihayet ne?”

“Birinin birasını ödediğimde ismini öğrenmek hoşuma gidiyor.”

İstemeden tekrar güldüm. Bu çocuk gerçekten garipti. Ama kötü anlamda değil. Daha çok… alışılmışın dışında.

“Demek sık sık insanların biralarını ödüyorsun.”

“Hayır.” Hiç düşünmeden cevap verdi. “İlk kez oluyor.”

“Gerçekten mi?”

“Evet.”

“İnanmadım.”

“Üzüldüm.”

“Yalan söylüyorsun çünkü.”

“Evet.”

Bu dürüstlük karşısında yine gülmek zorunda kaldım.

Ekin de gülüyordu artık. Gözlerinin kenarında küçük çizgiler oluşuyordu güldüğünde.

O ana kadar fark etmemiştim ama güzel gülüyordu.

Sonra bir anlığına kendime kızdım. Bir yabancının nasıl güldüğünü neden analiz ediyordum?

Muhtemelen günün yorgunluğundandı. Başka bir açıklaması olamazdı.

“Tamam.” dedim. “Borçlandım sana.”

“Bu kadar resmi olma.”

“Ne yapayım?”

“Bilmiyorum.” Omuz silkti. “Bir gün denk gelirsek kahve ısmarlarsın.”

“Kahve mi?”

“Evet.” Poşetime baktı. “Biradan daha güvenli.”

Bu kez gözlerimi devirdim. “Sen herkese böyle mi konuşuyorsun?”

“Bilmiyorum.” Bir an düşündü. “Sanırım evet.”

“Tehlikeli.”

“Neden?”

“Bir gün yanlış birine denk geleceksin.”

“Olabilir.” Bunu söylerken hiç endişeli görünmüyordu.

Sanki hayatı çok da ciddiye almayan insanlardan biriydi.

Ben tam tersiydim. Her şeyi fazla düşünürdüm.

Fazla analiz ederdim. Fazla endişelenirdim.

Belki de bu yüzden birkaç dakikalık bir sohbet bile bana ilginç gelmişti.

Telefonum aniden titredi. İçim istemsizce gerildi. Ekrana bakmama bile gerek kalmamıştı.

Sinan.

Yine.

Ekin yüzümdeki değişimi fark etmiş olacak ki kısa bir an durdu.

Ben telefonu çıkarıp ekrana baktım. Bu kez mesaj değil, arıyordu.

Kalbimdeki hafif rahatlama hissi bir anda kayboldu. Yerine tanıdık bir sıkışma yerleşti.

Ekin bunu görmüş gibiydi ama hiçbir şey sormadı. Bu hoşuma gitti.

Çünkü çoğu insan hemen sorardı; “Sevgilin mi?”, “Neyin var?”, “Her şey yolunda mı?”.

O ise sadece bekledi. Ben de telefonu sessize aldım.

“Gitmem lazım sanırım.”

Ekin başını salladı. “Tamam.” Sonra hafifçe gülümsedi. “Borcu unutma ama.”

“Unutmam.”

“İyi.” Bir adım geri çekildi. “Yoksa bütün romantik kader planım boşa gider.”

Bu kez istemsizce güldüm.

“İyi akşamlar Ekin.”

“İyi akşamlar Miray.”

Marketten çıkıp akşam serinliğine adım attığımda hâlâ hafifçe gülümsediğimi fark ettim.

Ve bu son zamanlarda bana çok yabancı gelen bir şeydi.

Ama o gülümseme uzun sürmedi.

Çünkü telefonum yeniden çalmaya başlamıştı.

Ve ekranda yine aynı isim yazıyordu.

Sinan.

Birkaç saniye telefonu elimde tuttum. Açmak istemiyordum. Aslında son zamanlarda onunla konuşmak istemiyordum. Bu düşünce bile içimde suçluluk hissi yaratıyordu çünkü bir zamanlar günün her anını onunla paylaşmak isterdim. İş yerinde komik bir müşteriyle karşılaşsam onu arardım. Otobüsü kaçırırsam ona söylerdim. Markette komik bir şey görsem fotoğrafını çekip gönderirdim. Şimdi ise telefonunun ekranda belirmesi bile içimi sıkıyordu.

Aramayı cevapladım.

“Neredesin?” Ne merhaba vardı ne nasılsın. Sadece bu.

“Yoldayım.”

“Yarım saattir yoldasın.”

Ses tonu sakindi ama Sinan’ın sakinliği hiçbir zaman rahatlatıcı olmazdı. Tam tersine. Bağırsa daha kolay olurdu belki. Sinirlense daha kolay olurdu. Ama Sinan genelde bağırmazdı. İnsan kendinden şüphe etmeye başlayana kadar konuşurdu.

“Biraz yürüdüm.”

“Niye?”

Omuzlarım istemsizce gerildi. “Canım istedi.”

Karşı tarafta kısa bir sessizlik oldu.

“Tamam.” Sadece bunu söyledi.

Ama o “tamam”ın içinde memnuniyetsizlik de vardı, suçlama da vardı, tartışmanın henüz bitmediğine dair bir uyarı da.

Telefon kapandıktan sonra yürümeye devam ettim. Akşam serinliği yüzüme vuruyordu ama içimdeki sıkıntıyı hafifletmiyordu.

Bir süre denizi izleyerek yürüdüm. Dalgalar kıyıya vuruyor, insanlar sahilde oturup sohbet ediyor, bazıları kahkahalar atıyordu. Onları izlerken aklıma istemeden bir soru geldi.

Ben en son ne zaman gerçekten rahat hissetmiştim? Cevabını bulamadım.

Çünkü son birkaç ay birbirine karışmış gibiydi.

Sinan’la ilk tanıştığımız zamanı hatırladım. O zamanlar bana dünyanın merkeziymişim gibi davranırdı. Sürekli benimle konuşmak isterdi. Sürekli nerede olduğumu merak ederdi. Arkadaşlarına benden bahsederdi. Sabah uyandığımda mesajı hazır olurdu, gece uyumadan önce mutlaka arardı.

Bunların hepsini sevgi sanmıştım.

Belki de gerçekten sevgiydi.

Ama bir yerde bir şey değişmişti.

Ne zaman olduğunu tam hatırlamıyordum.

Önce küçük şeylerle başlamıştı. Hande’yle kahve içmeye çıktığımda üç kez aramasıyla. İş çıkışı eve yarım saat geç kaldığımda surat asmasıyla. Erkek müşterilerden biri benimle biraz fazla sohbet ettiğinde bütün akşam keyfinin kaçmasıyla. Bunların hepsini normal karşılamıştım.

Çünkü sevgililer kıskanırdı.

Çünkü seven insan merak ederdi.

Çünkü bana anlatılan buydu.

Ama sonra aynı şeyleri ben yaptığımda sorun olmaya başladı.

Sinan’ın telefonunda sürekli yeni kadın isimleri görüyordum. Sosyal medyada konuştuğu insanlar vardı. Gece geç saatlerde mesajlaştığı kişiler vardı.

Rahatsız olduğumu söylediğimde ise hep aynı cevabı alıyordum; “Abartıyorsun.” , “Onlar sadece arkadaş.” , “Bu kadar güvensiz olman normal değil.”

Bir süre sonra gerçekten sorun bende sanmaya başlamıştım.

Belki de fazla kıskançtım.

Belki de fazla hassastım.

Belki de normal olan buydu.

İnsan aynı şeyi yeterince uzun süre duyunca inanmaya başlıyordu.

Ben de başlamıştım.

Hande’nin neden bu kadar sinirlendiğini şimdi daha iyi anlıyordum. Çünkü ben artık Sinan’ı savunurken bile kendimi savunmuyordum. Onun davranışlarını açıklamaya çalışıyordum.

Yürümeyi bırakıp birkaç saniye denize baktım. En kötü kısmı neydi biliyor musun?

Sinan’ın çalışmıyor olması değildi.

Evde bütün yükün benim üzerimde olması da değildi.

Başka kadınlarla flört sınırında konuşması da değildi.

En kötü kısmı artık kendime eskisi kadar güvenmememdi.

Bir buçuk yıl önceki Miray olsa markette tanımadığı bir adamın yardım teklifini reddeder, sonra da bunu düşünmeden yoluna devam ederdi.

Şimdiki ben ise yanlış bir şey yapmışım gibi hissediyordum. Sadece biri bana nazik davrandı diye.

İşte bu düşünce canımı acıttı.

Çünkü bir ilişkinin insana vermesi gereken şey güvenken, benim ilişkim benden onu almıştı.

Apartmanın önüne geldiğimde telefonumu tekrar çıkardım.

Sinan’dan yeni mesaj yoktu. Ama nedense bu beni rahatlatmadı.

Tam tersine.

Çünkü sessiz kaldığında ne düşündüğünü hiçbir zaman bilemezdim. Ve çoğu zaman sessizliği, söylediği şeylerden daha ağır olurdu.

Apartmanın merdivenlerini çıkarken bütün enerjimin tükendiğini hissediyordum. Gün boyu ayakta durmuş olmaktan çok daha farklı bir yorgunluktu bu. İnsan bazen bedeninden değil, hayatından yoruluyordu.

Kapıyı açıp içeri girdiğimde televizyon sesi karşıladı beni.

Sinan salondaki koltuğa yarı uzanmış halde oturuyordu. Bir ayağını sehpanın üzerine koymuştu. Elinde kumanda vardı. Televizyonda ne olduğunu bile anlamadığım bir program açıktı.

Sehpanın üzerinde açılmış cips paketleri, boş kola kutuları ve birkaç çikolata ambalajı duruyordu.

Başını çevirip bana baktı. İçimde yükselen huzursuzluğu bastırmaya çalıştım.

“Merhaba sana da.”

Sinan omuz silkti. Sonra tekrar televizyona döndü. O kadar.

Bir an kapının önünde öylece kaldım. Sonra elimdeki poşetle mutfağa yöneldim. Biralardan birini dolaba koyacaktım.

Ama mutfağa girer girmez durdum. Tezgâh dağınıktı. Lavaboda bulaşıklar vardı. Kullanılmış tabaklar. Kirli çatallar. Tezgâha bırakılmış ekmek kırıntıları. Açık bırakılmış reçel kavanozu.

Ve bütün bunların arasında iki tane kirli şarap bardağı.

Kaşlarım çatıldı. Yaklaşıp bardaklara baktım.

Bardakların dibinde hâlâ kurumuş kırmızı şarap izleri vardı.

Birkaç saniye boyunca onlara baktım. Sonra gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım.

Belki arkadaşları gelmişti. Belki bir şey vardır.

Belki…

Belki.

Son zamanlarda hayatımın özeti buydu zaten. Sürekli bir şeyleri açıklamaya çalışmak.

Birayı dolaba koyup mutfaktan çıktım. Salona geri döndüğümde Sinan hâlâ televizyona bakıyordu.

Karşı koltuğa oturdum. Birkaç saniye bekledim.

Belki konuşur diye.

Konuşmadı.

Belki günümün nasıl geçtiğini sorar diye.

Sormadı.

İçimden geçen bütün kırgınlığa rağmen son bir kez denemek istedim. “Bugün kafe çok yoğundu.”

Sinan’ın gözleri hâlâ televizyondaydı. “Öyle mi?”

“Bir ara bedava kahve dağıttığımızı düşünmeye başladım.” Gülerek söyledim. “Gerçekten. İnsanlar kapıdan girip girip sipariş veriyordu.”

Sinan kısa bir kahkaha attı. Ama içinde eğlence yoktu. Daha çok nezaketen verilmiş bir tepki gibiydi.

“Hmm.” Hepsi buydu.

Bir an gözlerimi kapattım. Eskiden olsa devamını sorardı. Kim geldiğini sorardı. Başımıza komik bir şey gelip gelmediğini sorardı. Şimdi ise televizyon daha ilgi çekiciydi.

Yine de devam ettim. “Sanırım bugün senin için de yoğundu.”

Bu kez gözlerini bana çevirdi. “Ne demek istiyorsun?”

Gülümsedim. Ama gülümsememin içinde hafif bir sitem vardı. “Mutfak savaş alanına dönmüş.”

Sinan’ın yüzü anında değişti. "Başladık.”

İç çektim. “Başlamadık.”

“Hayır başladık.”

“Kavga çıkarmıyorum.”

“Kavga çıkarıyorsun.”

Kısa bir kahkaha attım. İnanamayarak. “Ben sadece mutfağın dağınık olduğunu söyledim.”

“İşten gelir gelmez eleştirmeye başladın.”

“Sinan.”

“Ne?”

“Mutfak gerçekten dağınık.”

“Yani?”

İçimdeki sabır yavaş yavaş tükeniyordu. “Yani beraber toparlayabiliriz.”

“Ben bütün gün evde hizmetçilik yapmak zorunda değilim.”

Bu cümle o kadar hızlı gelmişti ki birkaç saniye cevap veremedim.

Sonra gülümsemem tamamen kayboldu. “Ben de değilim.”

Sessizlik oldu.

Televizyonun sesi aramızdaki boşluğu dolduruyordu.

Sinan kumandayı sehpanın üzerine bıraktı. “Son zamanlarda çok değiştin.”

Bu cümleyi duyunca istemsizce güldüm. Gerçekten güldüm. Çünkü artık klişe haline gelmişti.

“Yine mi?”

“Ne demek yine mi?”

“Her tartışmada aynı şeyi söylüyorsun.”

Sinan’ın çenesi gerildi. “Çünkü doğru.”

“Belki de değişen benim değilimdir.”

“Tabii." Sesi alaycıydı. “Belki herkes suçludur ama sen değilsindir.”

İşte yine başlamıştı. Yine aynı şey. Yine benim suçlu olduğuma çıkacak bir konuşma. Yine kendi söylediklerimden şüphe etmem beklenecekti.

Ama bu kez içimde farklı bir şey vardı.

Belki sabah Hande’nin söyledikleri.

Belki markette tanımadığım birinin bana normal davranması.

Belki de sadece artık gerçekten yorulmuş olmam. Bu kez geri çekilmek istemiyordum.

Ayağa kalktım. “Boş ver.”

Mutfaktan kendime su almak istiyordum.

Sadece birkaç dakika sessizlik istiyordum.

Ama arkamdan geldiğini duydum.

Dolaptan bardağa uzanırken mutfak tezgâhına gözüm takıldı.

O iki şarap bardağı hâlâ oradaydı.

Bu kez dikkatlice baktım.

Sonra başımı çevirip Sinan’a baktım.

Bir anda her şey yerine oturdu.

İçimdeki öfke sakin bir şekilde yüzeye çıktı. “Bugün neden bu kadar ilgili görünüp sürekli nerede olduğumu sormana şaşmamalı.”

Sinan’ın kaşları çatıldı. “Neyden bahsediyorsun?”

Şarap bardaklarını işaret ettim. “Gündüz vakti şarap mı?”

Sessizlik.

“Şaka yapıyor olmalısın.”

“Miray.”

“Gün ortasında şarap içecek kadar rahat bir hayat.” Gözlerimi bardaklardan ayırmadan devam ettim. "Sen beni şaşırtmıyorsun ama bunu kabul eden bir kadın mı var gerçekten?”

Sinan’ın yüzü bir anda değişti. “Saçmalamaya başladın.”

“Öyle mi?”

“Evet.”

“Kimdi?”

“Kimse değildi.”

Kısa bir kahkaha attım. “Tabii.”

“Miray.”

“Tabii Sinan.”

Sesi yükselmeye başladı. “Sen ne ima etmeye çalışıyorsun?”

“Dürüst olayım mı?” Başımı kaldırdım. “Hiçbir şey ima etmiyorum.”

Bir adım yaklaştım. “Söylüyorum.”

Çenesi kasıldı. Ve ben ilk kez geri adım atmadım.

“Hayatındaki kadının kazandığı parayla birilerine ucuz şarap ısmarlamak yerine bir iş bulup güzel bir restoranda kaliteli şaraplarla kadınları etkileyebilirsin.” Gözlerinin içine baktım. “Sadece tavsiye.”

Bir saniye.

İki saniye.

Üç saniye.

Sonra Sinan üzerime yürüdü.

Arkamda duvar vardı. Geri çekilemedim.

Ama gözlerimi de kaçırmadım. Yüzü bana çok yakındı artık.

Öfkesini hissedebiliyordum.

“Neden sustun?” dedim.

Bu hata olmuştu.

Çünkü bir sonraki saniye kolunu kaldırdı.

Refleksle irkildim.

Ama bana vurmadı.

Yumruğu başımın yanındaki duvara çarptı.

Öyle sert vurdu ki duvar sarsıldı.

Nefesim kesildi.

Kalbim göğsüme çarpmaya başladı.

Sinan ağır ağır bana döndü. Gözlerinde daha önce hiç görmediğim bir şey vardı.

“Bir daha benimle böyle konuşmaya kalkışırsan…” Sesi alçaktı. Ama hayatımda duyduğum en korkutucu seslerden biriydi.

“…tercihim duvar olmayacak.”

O an ev tamamen sessizleşti.

Ne televizyonu duyuyordum. Ne dışarıdaki arabaları. Ne de kendi nefesimi.

Sadece ona bakıyordum.

Ve ilk kez…

Gerçekten korkuyordum.

Sinan birkaç saniye daha bana baktı. Ben de ona baktım.

Ne söylediği tehdidi geri aldı. Ne özür diledi. Ne de açıklama yapmaya çalıştı.

Sadece baktı.

Sonra bir adım geri çekildi.

Bir tane daha.

Yüzünü başka tarafa çevirdi. Salona doğru yürüdü.

Ayak seslerini duyuyordum.

Ben hâlâ mutfakta, duvara yaslanmış halde duruyordum.

Kalbim o kadar hızlı atıyordu ki göğsüm acıyordu.

Kapının yanında durduğunu duydum.

Anahtarların sesini. Montunu alışını.

Sonra…

Kapı sertçe kapandı.

Evin içinde yankılanan o ses beni olduğum yerde irkiltti.

Ama ağlamadım.

Henüz değil.

Olduğum yerde durmaya devam ettim.

Bir dakika geçti.

Belki iki.

Belki daha fazla.

Zaman algımı kaybetmiştim.

Sadece kapıya bakıyordum. Geri gelir mi diye. Tekrar içeri girer mi diye.

Çünkü Sinan bazen bunu yapardı.

Tartışıp çıkardı. Sonra beş dakika sonra geri dönerdi.

Son sözü söylemek için. Kendini haklı çıkarmak için.

Bu yüzden bekledim.

Sessizce. Nefesimi bile dikkatli alarak.

Ama kapı açılmadı. Koridordan ayak sesi gelmedi. Anahtar sesi duymadım.

Hiçbir şey olmadı. Ve o an gerçekten gittiğini anladım. İçimde tuttuğum her şey aynı anda çöktü.

Ellerim titremeye başladı. Nefesim düzensizleşti. Gözlerim doldu.

Telefonumu cebimden çıkardım. Rehberimi açtım.

Parmaklarım titrerken Hande’nin ismine bastım.

Telefon bir kez çaldı.

İki kez.

Üç kez.

Sonra açıldı.

“Efendim hayatım?”

Hande’nin sesini duyar duymaz boğazımdaki düğüm çözüldü.

Konuşmaya çalıştım. Gerçekten çalıştım.

Ama tek bir kelime bile çıkmadı.

Bir anda hıçkırarak ağlamaya başladım. Öyle şiddetliydi ki nefes almakta zorlandım.

Telefonun diğer ucunda birkaç saniye sessizlik oldu.

Hande hiçbir şey sormadı; Ne oldu demedi, kavga mı ettiniz demedi, İyi misin demedi.

Sadece beni dinledi.

Sonra sakin bir sesle konuştu. “On dakikaya yanındayım.”

Ve telefonu kapattı. Ben ise elimde telefonla öylece kaldım.

Yavaşça yere çöktüm. Az önce Sinan’ın yumruğunu vurduğu duvarın hemen yanına.

Dizlerimi karnıma çektim. Başımı duvara yasladım.

Ağlamaya devam ettim.

Bir buçuk yıldır biriken bütün yorgunluk sanki aynı anda üzerime çökmüştü.

Ne kadar süre geçti bilmiyordum. Kapı zilinin sesi duyulduğunda gözlerim yanıyordu.

Ayağa kalkmaya çalıştım. Bacaklarım uyuşmuştu.

Kapıya gidip açtım.

Hande beni gördüğü anda yüzü değişti. Bir şey söylemedi. Hiçbir şey sormadı.

Sadece bana doğru yürüdü. Ve sıkıca sarıldı.

O kadar sıkı sarıldı ki sonunda gerçekten güvende hissedebildim.

Başımı omzuna gömdüm. Ve yeniden ağlamaya başladım.

Hande’nin kolları omuzlarımın etrafındaydı.

Bir eli saçlarımdaydı. Yavaşça okşuyordu.

Tıpkı çocukken annemin yaptığı gibi.

“Ben yanındayım.” Sesi yumuşaktı.

Kararlıydı.

Gerçekti.

“Ben yanındayım Miray.”

O an ilk kez yalnız olmadığımı hissettim.

Ve uzun zamandır ilk kez, biri bana bunu kanıtlamak için sadece yanımda duruyordu.

Bölüm sonu

3 yorum