“Acaba söylememeli miydik?” dedi Lina.
“Neden ki? Belediyede çalışıyor. Bize yardımı dokunabilir, bizim için fon oluşturabilir, devlet destekleyebilir. Sen ne düşünüyorsun ki?”
“İçime sinmeyen bir şey var. Aurası çekmedi, orta yaşlı fakat yalnız yaşıyor. Ne kadar güzel giyinse de takı kullanmıyor bu da bağlanacak birisi olmadığına işaret. Pazılarını gördün fazla büyükler. Ya da ben şizofreniye bağladım fazla Sherlock Holmes okumuşum.” Lina’nın bu söylediklerinin üstüne biraz düşündüm, düşündüm ve düşündüm. Aklıma çok fazla komplo teorisi getirdim.
“Bir seri katil tüm mahalledeki gençleri öldürmeyi amaçlıyor ya da azılı bir suçlu kimliğini saklamak için buraya taşındı tüm evlerden hırsızlık yapacak, takılarını da hırsızlık yaparken düşürüp delil bırakmamak için takmıyor. Gelecekten gelmiş bir kadın mafya uyuşturucu ağı kurmak için bu sakin malikanede konaklayıp üs olarak kullanacak.”
“Peki şuna ne dersin. Zamanda yolculuk üzerine çalışan Freya burada yaşayan iki genci buldu. Kendi ismi altında çalıştırmak için danıştı fakat bu iki genç o kadını altında çalıştırmak için ikna etti.” Bu teori beni çok güldürmüştü. Durağa kadar çeşitli teoriler ürettik hatta kadının aslında reptilian olduğunu dünyayı yönetmek için görevlendirildiği gibi saçma teorilerimiz de oldu.
Durağa geldik ve bir anda ciddileşti. Bana baktı ve şunları söyledi: “Nicola, gerekirse ben de çalışırım hatta bir şekilde hallederiz gecemi gündüzüme katarım fakat… Bizden başkaları bilmemeli. Ya başımız derde girerse. Çünkü dünyada bizim gibi iyi insanlar çok yok.” Yaptığım bencilce idi. Egomu tazeledim ve aslında iyi bir şey yaptığımı düşünmüştüm fakat durum öyle değildi sanırsam. Lina haklıydı iyi bir insana denk gelmiş olacağımız kötü insanlara denk gelmeyeceğimiz anlamına gelmez ki. Moralimi topladım ve otobüsümün geldiğini fark ettim. Lina ile kucaklaştıktan sonra otobüse bindim her zamanki oturduğum yere gidip kulaklığımı taktım. Her kulaklığımı taktığımdaki müziğimi açtım ve çocukların güle eğlene oynayışını, dilencinin sokağın başında oturuşunu seyrettim. Düşünmeye başladım -biraz sesli- her zamanki gibi.
“Zamanla gelişen bir süreci açıklar xt+1 bir sonraki zaman periyodunda bir miktar x seviyesi). k, seçilen bir sabittir. Belirli k değerleri için harita kaotik davranışı* gösterir: x’in belirli bir başlangıç değerinden başlasak süreç bir şekilde gelişir, ancak herhangi bir başlangıç değerinden başlarsak, hatta ilk değere çok yakın bir başlangıç yaparsak, süreç tamamen farklı bir şekilde gelişecektir.”
“Biraz sesli düşünüyorsunuz sanki.” Diye masmavi gözleriyle atıldı karşımda oturan sarı saçlarını geriye taramış, ay kadar beyaz teni olan biraz da efendi bir görünüme sahip çocuk.
“Sanırım evet, kusura bakma bazen kendimi böyle kaptırabiliyorum.”
“Az önce anlattığınız tam olarak ne oluyor” sesinden alman olduğunu çıkarttığım bir İngilizce kullanıyordu.
“Kaos Teoremi”
“Iı sanırım anlamadım, ne işe yarıyor bu tam olarak?” anlamasını beklemiyordum tabi.
“Mesela kalabalık bir meydandan 200 metre yukarı çıktığını hayal et. Aşağı baktığında kalabalığın amaçsızca karışık bir şekilde sağa sola gittiğini göreceksin. Sonra o kalabalığın içine indiğini ve her bir bireyi takip edebileceğini hayal et. O zaman burada kargaşa yok diyebiliriz. Her bir bireyin bir amacı var ve ona göre hareket eder. İşte buna Kaos Teorisi deniyor. Karışıklığın düzeni dersem daha iyi anlaşılır.”
“Yani insan vücuduna baktığımızda aynı anda çalışıyor ve karışık görünüyor. Fakat organları tek tek incelediğimizde bir düzen halinde hareket ettiğini anlayabiliriz. Mantıklıymış aslında. Peki bunu neden öğreniyorsunuz ki.”
“Bilim insanı olmak istiyorum. İnsanlığa güzel miraslar bırakıp yerimizde saymadan ileriye doğru ilerletmek istiyorum” gerçek planlarımı anlatamazdım sonuçta.
“Güzele benziyor umarım amacınıza erişirsiniz bayım. İyi günler dilerim size ben burada ineceğim.”
Vedalaştıktan sonra indi, ben de iki durak sonra indim ve ders vereceğim öğrencinin evine yola koyuldum. Kendisi lise öğrencisi Samuel’di. Parlak bir geleceği olduğunu düşündüğüm biri. Hızlı olan anlama kabiliyeti aslında işimi çok kolaylaştırıyor.
Ders sırasında ikram ettikleri kuru pasta çok hoşuma gitmişti ödememi aldıktan sonra bir Bayan Emma kutu kuru pastayı da elime tıkıştırdıktan sonra yola koyuldum. Akşam olmuştu ve karanlık çökmüştü hafif çiseleyen yağmurun tenime dokunuşunu hissediyordum. Eve dönerken yürümeyi seviyordum aslında, ayrıca yağmur yağması içimi daha da huzura erdiriyordu. Bir an düşünmeye başladım. Aklıma nereden geldiyse artık. Sağanak yağmurlu bir günün ertesi günüydü. Geceden yağan yağmurun ıslaklığı hala duruyordu yerde en azından araba tekerlerinin kayabileceği bir ıslaklık vardı. Yanında gelişmemiş arabaların fren disklerini de hesaplarsak araba sürmenin zor olduğu bir hava koşulu olduğunu söyleyebilirim. Annem beni okula bırakıyordu her sabah olduğu gibi. Babam ülke dışında çalışır 4 ayda bir gelirdi yani senede sadece 3 kez görebilirdim. Bu yüzden anneme duygusal olarak çok daha yakındım. Her gün karşıdan karşıya geçtiğimiz yoldaydık. Belediyeye ne kadar dilekçe versek de oraya trafik lambasını bırakın sokak lambası bile koyulmamıştı. Geceleri evlerin ışığı varsa sokak ondan beslenir yoksa kapkaranlık ve ıssız bir semt haline gelirdi. Oldham’in en ücra köşesindeydik. O gün yine okula götürüyordu annem sabaha karşın bir saatte. Annemin dikkati hafif dağılmıştı geçim sıkıntısı ve dahası dertlerinden dolayı kendi halinde düşüncelere dalmıştı. Tek çocuktum ve kardeşim annemin karnındayken düşmüştü. O sıralar babamın da annemi aldattığını öğrenmişti annem. Kırmızı bir ışık hüzmesi gördüğümü hatırlıyorum böyle çok güzel parlıyordu. Annemin elini bırakıp ona doğru koşmuştum. Yolun ortasına gittiğimde soluma baktım ve araba farının yanışını ve bana doğru yaklaştığını gördüm. Nutkum tutulmuştu, bedenimi hareket ettiremiyordum, kaskatı kesilmiştim. Annem geç de olsa fark etmişti ve bana doğru koştu. Beni kaldırıma doğru itti ve anneme gözlerimin önünde araba çarpmıştı. Çarpan araba kaçtı sisten dolayı plakasını da alamamıştım etraf ıssız kimsecikler yoktu. Daha iş saati de başlamamıştı zaten. Okulum evime uzak olduğu için o saatlerde orda birinin olması da beklenemezdi. Annemi kenara doğru sürüklerim, kafasını dizime koydum. Güç bela nefes alıyordu, derin derin. Ağzından çıkan son cümleler şu oldu.
“Bayan Clarke’a git baban senin için gelmeyecek. Benim için hayatta kal. Çok iyi yerlere geleceğinden eminim çünkü benim oğlumsun.”
Göz yaşlarım ucu bucağı olmayan bir nehir kadar akıyordu. Annem gözlerimin önünde son nefesini aldı ve cennete gitti. Hiçbir insan yoktu. Hiç kimse. Yaklaşık 1,5 saat kadar kaskatı kesildim ve beklemeye devam ettim annemin başında. Yapa yalnız. Sonra insanlar toplaşmaya başladı hem iş saati gelmiş hem de evi yakın olan çocukların okula gidiş saati gelmişti. Kulağıma sesler geliyordu fakat hiçbirini anlamıyordum çünkü sadece annemin sesini duymak istiyordum o an. Ağlamaktan şişmiş gözlerim görüşümü engellemeye çalışıyor. Annemi görebilmek için daima açık tutmaya çalışıyordum. Sonra biri geldi sarstı beni. Dünyaya geri geldim ve artık insanları anlayabiliyordum. “Nasıl oldu?” herkes bir ağızdan konuşuyor ve beni sarsan adama odaklanamıyordum. Odağımı topladığımda polis olduğunu fark ettim. Polisin kucağına sarıldım ve olanları anlattım. Beni komşumuz Bayan Clarke’a götürdüler. İşte Lina ile o zamandan beri ayrılamıyoruz. Annemi kaybettiğim süreçte büyük acılar çektim. Hayatımda her insandan nefret ettim çünkü bana annemin sevgisini ve sıcaklığını verememişti. O zamanlar ne kadar küçük olsam da şu an annemi iyi hatırlıyordum. O gittikten sonra artık kalbimin bomboş olduğunu hissediyorum. Hiçbir acıyı hissedemiyorum artık. Bir sürü acı çektim annemin mezarında. Sahi ne anlamı vardı ki onu bana geri getirmeyecekti ki. Beni duymuyordu ki ölü bir bedendi sadece. Hem… Hem beni kurtarırken ölmüştü. Neden ki beni kurtarıp kendisi öldü. Benim yüzümden öldü neden o gün o kırmızı güzel ışığı takip etmiştim ki. Neden bunları sürekli düşünüp duruyorum ki ben. Düşüncelere çok fazla yoğunlaştığımı fark ettikten sonra kafamı biraz salladım ve şu ana odaklanmayı denedim. Derin bir nefes alıp etrafı kolaçan ettim. Ardından telefonum çaldı. Arayan Lina’ydı.
“Nicola, sanırım nasıl halledeceğimizi buldum.”
“Selam Lina ama neyi buldun?”
“Özür dilerim selam vermeyi unuttum.”
“Sorun yok da anlatır mısın artık sokaktayım ve şizofren sanacaklar.”
“Makineyi. Eve gel ve detaylıca anlatayım.”
Bu benim için önemli bir şeydi ve haber vermesi iyi olmuştu. Eğer eve gittiğimde haberim olsaydı çok sinirlenirdim. Tabanları yağladım ve ışık hızında eve uçtum. Beni hemen kapıda karşıladı. İçeride Lina’dan başka Adrian ve Jovanka’da vardı. Onların da olmasını beklemediğim için ne kadar nefes nefese kalmışsam da kendimi toparlayıp içeri girdim. “Hoş geldin Nicola geç otur.” dedi Jovanka elinde su bardağıyla koltuğu işaret ederek. Garsonluktan alışmış olduğu şekilde bir eli belinde diğer elinde su bardağını tutarak eğildi. Ben sormadan konuşmaya başladı Lina.
“Bir parçacık hızlandırıcı yapacağız.” elime bir kağıt tutuşturdu ve konuşmaya devam etti.
“Çalışma planımız bu şekilde olacak.”
“Fakat-” dedim ve devamını o getirdi.
“Fakat evet bunun için yeterli bütçemiz yok. Özellikle deney de yapacağımız için. Uranyum ihtiyacımızı karşılamamız lazım. Makineyi yapabileceğimiz bir araç lazım olacak. Bunu nasıl yapacağımızı bilmiyorum.”
Sanırım burayı benim yaratıcılığıma bırakmışlardı. Şimdi düşünmeliyiz. Hızlı olacak ve ısı yayması lazım ki enerji elde edebilelim fakat bütçemizin boyunu açmamalı. Düşüncelere dalmışken Adrian, “Nicola, biz senin için burdayız bunu unutma.” diye çıkıştı. Çok dalgındım ve seslendiğinde irkildim. O sırada gözüme bir şey çarpmıştı. O güzelim dönen makine.
“Çamaşır Makinesi!” diye haykırdım. Sonrasında herkes bir ağızdan “Ney?” diye seslendi.
“Çamaşır Makinesi dedim. Dönüyor, haznesi var hem de iki tane elektrik kullanıyor, enerji üretebiliriz.” Ellerim kollarım bir politikacı edasıyla hareket ediyor. Hatta gözlerimden mutluluk gözyaşları akıyordu.
“İyi de Nicola bu nasıl olacak aşırı enerji elektrik sorunu yapmaz mı? Prizlerde voltaj sınırlaması var gereken enerji nasıl yakalanacak?” Lina’nın soruları çok güzeldi. Ama benim cevaplarım da ondan aşağı değildi. Çamaşır makinesinin yanına gittim ve göstererek anlatmaya başladım.
“Çamaşır makinesinin çalışma prensibine bakın. Çamaşır haznesini döndüren pervane var. Ve deterjan haznesine bakın. İkisi de birbirinden apayrı çalışıyor fakat bir bütün içinde. Bu apayrı çalışmayı tamamen birleştirsek. Yani pervane ve deterjan haznesini birleştirsek. Pervane hem prizden hem de deterjan haznesine koyduğumuz uranyumdan enerji elde edebiliriz. Böylece enerjiyi de prizden az aldığımız için voltaj sorunu ortadan kalkar. Uranyum ve sülfürik asidi birleştirip uranyum tuzu oluşturursak deneylerimiz için de tasarruflu kullanmış olmaz mıyız?” Dedikten sonra bir sessizlik çöktü etrafa. Sonra başımı öne eğdim. Sonra birinin elini gördüm Lina’nındı. Başımı kaldırdı ve sımsıkıca sarıldı herkes bu olayı kutlarcasına “Helal be sana! Biliyorduk yapacağını!” dediler. Önümde sanki koskoca kalabalık vardı. Sonra Lina Kulağıma eğildi ve “Başarabileceğini biliyordum. Sen Nótt’sun” dedi. Nótt. Uzun zaman olmuştu bu isimle anılmayalı. Nótt...
