🌺
İnsanlar çığlık çığlığa tezahürat yapıyor, şu an okulumuzun karşı karşıya gelen 2 basketbol takımını ellerinden geldiğince destekliyordu.
Bir kısım bir takımı, diğer kısım diğer takımı destekleyebilmek ve seslerini duyurabilmek için âdeta yarışa giriyordu.
Aslında böyle ortamları sevmezdim. Çok sesli, çok gürültülü yani. Ben sakin yerleri severdim. Sakin ve huzurlu.
Ama şu an ne bu sesleri, ne de seslerin sahiplerini takmıyordum. Çünkü Tae maçtaydı ve ben de onu heyecanla takip ediyordum. Attığı her baskette gururlanmadan edemiyordum.
En önde ve ayaktaydım. Maç o kadar heyecanlıydı ki kimse yerinde oturmuyordu. Herkes ayaktaydı. Okulumuzun ayrı bir bina hâlindeki spor salonundaydık. Buradaki saha oldukça büyüktü.
Düşmemek için önümde olan demirlere sıkıca tutundum ve Tae'yi izlemeye devam ettim.
Karşı takım onu bayağı bir sıkıştırdı ama yine de elindeki topu kaptırmadı. Ve... Ve çevresinde ona engel olmaya çalışan 3 kişiye rağmen bir anda yükselerek potaya çokta yakın sayılmayan bir noktadan topu fırlattı.
Gözlerim topu takip etti. Kalbim heyecandan patlayacak gibiydi.
Top filenin içine girdi.
Sağ elimi yumruk yaparak olduğum yerde heyecanla sıçramaya başladım.
'İşte benim çocuğum!' diye bas bas bağırmak istiyordum ama tabii ki de bunu yapamıyordum.
Tae basketi atıp sayıyı alır almaz bana döndü ve eliyle 'senin içindi' der gibi bir hareket yaptı. Heyecanını dahi ilk olarak benimle paylaşıyordu. Gülen yüzüne tüm dişlerimi sergiye çıkararak gülüyordum.
Hani insan kendisine bakıldığını hisseder ya?
O hisse kapılarak hissettiğim yere bakışlarımı çevirdim. Gerçekten de biri bana bakıyordu. Üstelik ben ona hâlâ gülümseyen yüzümle baktığımda dahi gözlerini üzerimden çekmemişti.
Karşı takımın oyuncusuydu. Aslında maç esnasında fark etmemiştim yüzünü. Sırtındaki formada yazan '10' rakamından onun kim olduğunu hatırladım.
Maç esnasında sürekli ona gözüm kaydı. Ama sadece yeteneğine. Hiç dikkatli bakmadım kendisine.
Gerçekten oldukça iyi oynuyordu ve dikkat çekmemesi de imkânsız gibi bir şeydi.
Şu an neden hâlâ gözlerimi onun gözlerinden çekmediğimi bilmiyordum. Ama o da çekmiyor ve o kadar güzel bakıyordu ki... Utandım. Bu güzel bakışlara maruz kalan bir kişi olduğum düşüncesi içimdeki bazı duyguları ele geçirdi.
Neyse ki toparlanmam uzun sürmedi.
Yine bakışlarımı Tae'ye çevirdim. Maç devam etti.
🌸
Bu maç Tae ve takımının galibiyeti ile sonuçlandı. Arkamda tezahürat yapan herkes dağılmaya başladı. Tae ve takımı da soyunma odasına doğru heyecanla ilerledi.
Tae benim yanıma gelecekken maçtaki büyük atışları o yaptığı için takımı tarafından zorla götürüldü. Upuzun, koskoca Tae'yi yol boyunca sürekli havaya fırlatıp indirdiler.
Onu sahada beklemek istediğim için maç boyunca oturamadığım oturağa oturdum. Arkamda neredeyse kimse kalmamıştı.
Aşağıda, biraz ötemde de karşı takımdan birkaç oyuncu kalmıştı.
O da oradaydı. Hani şu bir ara gözlerime güzel güzel bakan çocuk.
İçimde değişik bir heyecana kapıldım. Ya bir daha bakarsa aynı şekilde düşüncesi beynimi işgal etmeye başladı.
Bir taraftan yeniden o şekilde bakmasını ve o an hissettiğim değişik ama güzel duyguları yeniden hissedebilmek istiyordum.
Ama bir yandan da yine o şekilde bakarsa sakin kalamayacağımı düşünüp kendimi rezil edebileceğim düşüncesiyle bunu istemiyordum.
O çocuk oldukça yorgun görünüyordu. Terden sırılsıklam olmuştu. Alnından hâlâ boncuk boncuk ter boşalıyordu. Üstelik... Susamış gibiydi.
Çevresine bakındı.
Normalde su verenleri çok olurdu. Kızlar hep ellerinde sularla takım oyuncularına su verebilmek için beklerlerdi.
Ama şu an büyük ihtimalle kazanan takıma yağcılık yapmaya gitmişlerdi. Burada kimsecikler yoktu.
O an elimde Tae için ayırdığım suya kaydı gözüm. Her maçta ona mutlaka bol bol su alırdım ve benim aldıklarımı içerdi.
Bu maçta da öyle yaptı. Ona aralarda pet şişeleri firlattım ve sularını yine benden içti. Elimde bu kaldı.
O an çok fazla düşünmeden ayağa kalktım.
Demirlerin önüne ilerleyerek, "Yah!10 numara!" diye seslendim ve henüz o bana bakmadan elimdeki pet şişeyi ona fırlattım.
Gerçekten refleksi tahmin ettiğim gibi kuvvetliymiş. Suyu sanki bir top geliyormuş edasıyla, hem de tek eliyle yakaladı.
Gözleri yine beni buldu.
Beni görünce tebessüm etti.
Ben de ona hafif bir tebessüm gönderdim.
"Teşekkür ederim."
Sesi çok farklıydı. Öyle bir sesin ondan çıkabileceğini düşünmezdim. Etkileyici, farklı, güzel.
"Ricâ ederim."
Suyu açtı. Kana kana içti. Hayat bulmuş gibi duruyordu.
Boşalan şişenin kapağını kapattı ve ilerideki çöp tekesine basket attı.
İçi boşalan şişeyi dahi oraya rahatlıkla atabildi.
Ardından bana doğru ilerledi.
Ben birazcık yukarıdaydım ve ona yukarıdan bakıyordum.
Gülen yüzüyle yüzüme bakıp sordu.
"Basketboldan anlıyor gibisin. Maç boyunca çok kritik yerlerde tepkiler verdin. Birkaç yerde ağzını okudum. Tüm terimleri biliyorsun."
Heyecanlandım tabii ki. Sonuçta bana hitaben konuşuyordu.
Ama bunu belli etmedim. Sadece başımı eğerek demire dayadığım ellerime bakarak ona cevap verdim.
"Basketbolu seviyorum."
"İzlemeyi mi, oynamayı mı daha çok seviyorsun?"
"Aaa... Her ikisini de."
"Bir gün benimle de oynar mısın?"
Bir anda gelen bu soru üzerine ne tepki vereceğimi ya da ne cevap vereceğimi bilemedim.
Gözlerimi ellerimden çekip o çocuğun gülümseyerek bana bakan yüzüne baktım.
O gülüşü görüp de karşılık vermeden duramadım. Yüzümdeki gülümseyi biraz daha artırarak fazla düşünmeden içimden geçeni söyledim.
"Olabilir."
"Bekleyeceğim."
Arkasına döndü. O da mı utanmıştı?
Kalbim yerine sığmıyordy resmen.
Ağır ağır ilerlemeye başladı. Ancak gerçekten aşırı terliydi. Boydan aşağı sırılsıklamdı. Formasını sıksan suyu çıkardı. Soyunma odasına gidene kadar o ter vücudunda kurursa hasta olabilirdi.
Aslında evet, her ne kadar heyecanlansam ve korksam da cesaretli bir insandım. Bir şey yaparken çok fazla çekinmiyordum. Bu yüzden yine düşünmeden ona seslendim.
"Yah! 10 numara!"
Durdu.
Tek ayağını yerden kaldırmadan parmak ucunda arkasına döndü. Yeniden bana baktı.
Ben de şu an sırtımda bulunan, hatta sırf güzel olduğu için Tae'den geçen sene çöktüğüm; dolayısıyla geniş ve sade siyah renkli olan hırkamı sırtımdan çıkardım.
Gözleri hareketlerimi takip ediyordu.
Hırkayı elimde yuvarlayarak bir top şekline bürüdüm ve yine ona fırlattım. O da kendisine gelen hırkayı tuttu. Tebessüm etmeye devam ederken konuştum.
"Sende rehin kalsın. Oynayacağımız gün geri verirsin."
Aslında ne için verdiğimi o da gayet iyi biliyordu.
Yüzündeki gülümsemeyi artırdı. Hırkayı alıp kendi üzerine geçirdi. Bu esnada, "Yoongi," dedi.
Ona çatık kaşlarımla bakınca da yeniden konuştu.
"Benim ismim... Min Yoongi."
Ona iki seferdir 10 numara dediğim için mi ismini verme gereği duymuştu? Yoksa tanışmak mı istiyordu?
Galiba öyleydi. Çünkü eğer ismini verme gereği duysaydı verdiği gibi gider ve havasını da bozmazdı ama o, hâlâ gözlerimin içine parıldayan gözleriyle bakıyordu. Benden bir cevap bekliyor, ismimi vermemi istiyordu.
Ellerimi birleştirdim. Parmaklarımı birbirine kenetledim ve sıkarak ona ismimi verdim.
"Yoo Jung, ben de. Kim Yoo Jung."
...