"Kalbin bu kadar hızlı atmaya başladığına göre... Şuna bak. Yüzsüz yüzsüz gelmişim buraya, hâlâ en ufak bir hareketten kendime umut doğuruyorum. Sonuçta ha-... Hâlâ beni seviyor olamazsın değil mi? Tüm yaptıklarıma rağmen beni hâlâ seviyor olmazsın değil mi? Bu kalp atışın... Sevgiden değil, korkudan ya da nefretten dolayı, değil mi?"
Yoongi'nin gözlerinden bir anda yaşlar boşalmaya başladı.
Anında kıpkırmızı kesilen gözlerinin içine bakarken benim de yüzümdeki tebessüm tamamen soldu.
Yoongi ne demek istiyordu?
Onun yüzüne dikkat kesildim ve giderek artan merakımla beraber dikkatle dinlemeye koyuldum.
"Ben de kendimden nefret ediyorum. İnan bana her gün, kendime duyduğum nefretle ölüyorum. Özür dilerim. Çok özür dilerim. Bu kadar yüzsüz olduğum için çok özür dilerim bir tanem."
Burnunu çekti. Koluyla göz yaşlarını sildi. Üzerine giydirmiş olduğum hırkanın kolu ıslandı.
Yoongi'nin gözleri ağlayınca her zamankinden daha çekik bir hâl aldı.
"Yejin seni hatırlamıyor. Oysa hatırlasa... Her şey yine sarpa saracak. Delirecek. Her gün o da içinde yaşattığı pişmanlık yüzünden ölüp ölüp dirilecek. Bazen diyorum kendime, acaba öyle mi olmalı? Ama sonra... Sonra... Bilemiyorum bir tanem. Bilemiyorum. Şu an ayaklanıp kalksan yüzüme tüküreceğini ve bir daha da asla bakmayacağını biliyorum. Olsun. Ne yaparsan yap. Hakkın var. Yeter ki... Sadece sen uyan. O eşsiz, güzel gözlerini hafızamdan silinmeden önce bir kere daha göreyim yeter."
Elini bedenimin yüzüne attı ve oksijen maskesinin müsaade ettiği kadarıyla yüzümü okşamaya başladı. Eğildi. Yanağıma tatlı ve uzun bir öpücük kondurdu. Kokumu içine çekerek öptüğüne yemin edebilirdim.
Ben de bu esnada gözlerimi kapattım ve yanağımı tuttum. Hissetmiştim sanki. Bedenim baştan aşağı titredi.
Yummuş olduğum gözlerimden ne için döktüğümü anlayamadığım bir gözyaşı yanağımda süzülmeye başladı.
Yavaş yavaş gözlerimi açtım.
Bir kere daha hayrete düştüm. Çünkü... Bedenimin de tam sağ gözünden bir damla yaş süzülerek yanağımda yol aldı. Yoongi'nin yanağımı okşayan baş parmağına düştü.
Yoongi irkildi. Büyük bir şaşkınlıkla gözyaşına bakmaya başladı. Hatta ayağa kalktı ve gözlerine inanamayarak üzerime eğildi.
Gözlerini bir kere daha hırkasına sürdü. Yumup açarak görüntünün netleşmesini bekledi. Gözlerini kıstı ve bir kere daha baktı. Yanılmadığını görünce elini ağzına kapattı.
Ne yapacağını kestiremiyor gibiydi. Eli ayağına dolanmıştı.
Üzerindeki şaşkınlığı atması kolay olmadı. Ama sonra bir anda fırladı. Hızla kapıyı açtı ve açık bırakarak yaralarına rağmen uçtu gitti.
Bu esnada Yejin geldi aklıma. Bedeni odanın önündeydi. Yoongi onu gördüyse? Eyvah!
Ben de ayağa kalktım ve koşarak odadan çıktım. Ancak...
Tam karşımda olması gereken Yejin yoktu.
Bedeni... Yoktu.
Oracıkta donup kaldım. İçimde yükselmeye başlayan korkuyla hemen çevreme bakınmaya başladım.
İçinde ruh olmayan bir beden nereye gitmiş olabilir? Kesin... Kesin birisi onu gördü ve götürdü. Ama kim?
Kim olacak? Hastaneden biridir. Belki doktorlar gerçekten o bedeni öyle görünce kurtarmaya çalışmıştır. Hemen soruşturmam lâzımdı.
Yoongi'yi ve aklımda soru işareti olarak bıraktığı düşünceleri bir kenara atmak zorunda kalarak Yejin'in bedeninin peşine düştüm.
Kolumu kaldırarak diğer elimi saatin üzerine götürdüm.
Ama bir dakika! Saat...
Saat yoktu!
O saat Yejin'in bedeninin kolundaydı.
Şu an Tae'ye nasıl ulaşacaktım? Bittim ben! Mahvoldum! Yandım!
Hemen danışmanın önüne geldim. Ama aptal kafam! Bir ruh olduğumu unuttum. Sözde danışmaya Yejin isminde birinin ya da az evvel bir genç kızın ameliyata alınıp alınmadığını soracaktım. Ama nerede?
Şimdi ne yapacaktım? Ben ne halt yiyecektim?!
Doğru!
Jungkook!
Jungkook beni ruhken dahi görebiliyordu.
Bugün hastaneye geleceklerdi. Çoktan burada olmuşlardır bile. O hâlde mutlaka Yoongi'nin odasındadırlar.
Yönümü değiştirerek hızla Yoongi'nin odasına koştum.
Odaya girmeye gerek kalmadan Jungkook ve diğerlerini odanın karşısında gördüm.
Annem de yani Yejin'in annesi de oradaydı.
Toplu bir şekilde konuşuyorlardı.
Ne konuştuklarını ister istemez merak ettim. Yejin'in bedeni kayıp olduğu için içimdeki dehşet endişeyle beraber onların yanına ilerledim.
Jungkook'un elini tutsam beni görür ve duyardı ama toplu hâlde konuştukları için herhangi bir şey yapamıyordum.
Jungkook'un tam yanına gelip durdum. Herkes düşünür gibiydi. Jungkook'un eli de olmayan sakallarını sıvazlıyor gibiydi. Pürüzsüz çenesini parmaklarıyla sıvazlayıp duruyordu.
Annem konuşmaya devam etti.
"Eğer ölürse para yatırmayı keseceğim. Cezam da kalkacak. Çünkü onun hesabı da öldüğü için tamamen kapanmış olacak. Ama şu an tam olarak ölü sayılmadığı için kefaret parasını kuruşu kuruşuna her ay onun banka hesabına ödemeye mahkûmum."
Annem ne diyordu böyle? Gerçekten hiçbir şey anlayamıyordum.
Bu aralar herkesin söylediği kelimeler anlamsız geliyordu. Ya da ben bir türlü toparlayıp birleştiremiyordum. Emin değildim.
Jimin de düşünceli duruyordu. Yüzüne garip bir hüzün çökmüş gibiydi.
"Anne..." dedi.
"Ne olursa olsun cezan hiçbir zaman bitmeyecek, değil mi? Hiçbir zaman tam olarak mutlu olamayacaksın? Ahhhh! Neden?! Neden tüm bunlar bizim başımıza geldi? Neden bir anda tüm hayatımız bozuldu? Neden hiçbir şey yerine oturmuyor? Neden eskisi gibi olamıyoruz? Neden, neden, neden?!"
Jimin bir anda duvarı yumruklamaya başlayınca ona doğru adımladım. Ancak benden önce diğerleri zaten ona müdahale ettiler.
"Sakin ol Jimin! Oğlum, sakin ol!"
Annem onu kendisine çekti. Jimin'in başını göğsüne yaslayıp onu sıkıca sardı. Saçlarına öpücükler kondurmaya başladı.
Jimin perişan bir şekilde annemin göğsüne yatmış ve gözyaşı döküyordu. Annem de daha fazla saklayamadı ve çenesini Jimin'in başına yaslayarak o da ağladı.
Neler oluyordu burada?
Neden hiçbir şey anlamıyordum?
"Ben... Ben Yejin'e bakayım."
Jungkook, bu cümleyi kurar kurmaz ona dikkat kesildim. Yejin'e bakayım demişti değil mi? Doğru duymuştum.
İçim biraz daha rahatlamaya başladı.
Hemen harekete geçen Jungkook'u takip ettim. Yoongi'nin odasına girdi.
Yejin'in bedeni işte burada, odadaki uzun koltuğun üzerindeydi! Üzeri battaniyeyle kapatılmıştı. Koltuğa doğru dönük olduğu için yüzü görünmüyordu.
İçim tamamen rahatladı.
Derin bir nefes verdim.
Jungkook'un önüne geçerek hızla battaniyeyi kaldırdım ve Yejin'in elini tuttum.
Bir anda her yer karanlığa büründü. Sanırım dönmüştüm ve gözlerim kapalıydı.
Gözlerimi açmaya zorladım. Biraz sonra açtım ve yattığım yerden doğruldum.
Jungkook ayakta gözlerini bana dikmiş ve beni izliyordu.
"Bir anda battaniye kalkınca korktum. Daha doğrusu Yejin'in bedenini cansız bir şekilde ölü gibi koridorda bulunca daha çok korktum. Biri görmesin diye hemen kucakladığım gibi Yejin'in bedenini buraya getirdim. Kimse çakmasın, seni böyle görmesin diye de battaniyeye bürüdüm. Diğerleri seni yani Yejin'i o hâlde görmesin diye kırk takla attım. Ah Yoo Jung?! Nerelerdeydin sen?!"
Kızmakta gayet haklıydı. Taehyung da beni uyarmıştı.
Ama ne yapayım? Dalmıştım işte. Yoongi öyle garip garip konuşunca...
Bu bana iyi bir ders oldu. Bir daha hayatta Yejin'in bedenini o şekilde bırakmazdım. Ya başka biri görseydi? Ya başka biri götürseydi? Düşünmek bile istemiyordum.
"Haklısın. Ama benim de haklı sebeplerim vardı."
Yüzüm gülmeye başladı. Yine heyecanlanarak Jungkook'a her şeyi anlatmaya başladım.
"Biliyor musun? Ben Yoongi'yi deli gibi seviyordum. Meğersem içimdeki bu sevgi geçmişimde yaşadıklarımızdan geliyormuş. Biz Yoongi ile zaten birbirimizi seviyormuşuz. Aslında sana sormam gereken bir çok şey var. Ama Jimin gelince konuşamadık. Birkaç gündür de zaten sürekli topluluk hâlindeyiz. Seninle baş başa kalamadık. Sana geçmişimle ilgili bildiğin her şeyi anlatmanı söyleyecektim."
Jungkook'un yüzü iyice gerildi.
Kaşları giderek çatılmaya devam etti.
"Bir dakika," diye araya girerek beni susturdu.
Sustum. Onu dinledim.
"Sen... Yaşadıklarını, kim olduğunu hatırlamıyor musun?"
Doğru bir şekilde sorusuna cevap verdim.
"Sadece bir kısmını hatırlamıyorum. Hafızam belirli bir zamandan sonra silinmiş. Ama uzun zaman sonra Yoongi ile bir anımızı hatırladım. Sanırım yavaş yavaş hafızam yerine geliyor."
Jungkook uzanarak elimi tuttu. Tuttuğu elime baktım. Ardından gözlerimi yeniden gözlerine çıkardım.
"Yoo Jung sen... Yoksa sen... Hayatını değiştiren asıl olayları hatırlamıyor musun? Çünkü... Çünkü ben de çok şaşırdım. En başından beri. Kim Yoo Jung böyle sakin kalamaz dedim. Ne olduğunu gerçekten merak ettim. Ama soracakken Jimin kesti konuşmamızı. Gerçekten... Gerçekten hiçbir şeyi hatırlamıyorsun. Hâlâ böyle sakin kalabilmen mümkün olmazdı. Kıyamet kopardı."
Benim de kaşlarım çatıldı.
Yutkundum.
Yoongi'nin söylediklerini, az önce annemin ve Jimin'in söylediklerini ve şimdi Jungkook'un söylediklerini aklımdan geçirdim. Hepsi de çok karışıktı. Hiç kimsenin ne demek istediğini tam olarak anlayamadım.
Yoongi'ye veya annem ve Jimin'e soramadım. Ancak şu an Jungkook'a korkmadan, çekinmeden sorabilirim.
Bundan dolayı elimi tutan elini sıktım ve sordum.
"Ne demek istiyorsun Jungkook? Geçmişte ne oldu ki? Neden sakin kalamayayım?"
Onun cevap vermesine gerek kalmadı.
Başıma giren ağrıyla beraber gözlerim kapandı. Her şey bir film şeridi gibi gözlerimin önünden geçmeye başladı.
...