"İşte böyle Jungkook. Biliyorum, tüm bunlara inanması çok zor. Ben de kendimi bir anda bu hâlde buldum ve kabullenmekte oldukça zorlandım. Ama... Ama durum bu işte."
"Tamam, tamam. Sana inanıyorum. Şu an kendimdeyim. Sakin ol."
Jungkook ile hastanenin kafeteryasına inmiş ve uzun uzun konuşmuştuk. Saatler geçti. Resmen cam kenarında olan masadan güneşin doğuşunu seyrediyorduk şu an.
Sürekli sıcak şeyler içmiş ve biraz olsun ikimiz de kendimize gelebilmiştik. Ben bir girip bir çıktığım için aşırı bitkin hissederken Jungkook olağanüstülüklerle dolu inanması güç durumları sindirmeye çalışırken kendisinde değildi.
Ona baştan sona her şeyi anlattım.
Kafeteryada bizden başka ve sürekli nöbet değiştiren görevliler haricinde kimse yoktu zaten. Resmen sabahladık ve sabaha kadar ben başıma gelen her şeyi ona anlattım.
O da zamanın geçtiği her bir dakika daha çok kendisine geldi. Beni can kulağıyla dinledi. Arada sorular sorup merakını gidermeye çalıştı.
Gözlerimizden uyku akıyordu.
"Anlattığın şeyler o kadar olağanüstü ki, eğer odadaki o olayı yaşamış olmasaydım sana kesinlikle inanmazdım ve seni zorla psikologlara götürürdüm. Ama odada elini hissettim. Sonra dönüp bakınca karşımdaki bedenini gördüm. Gözlerimin içine bakan o gözlerini... Bu bedende gözlerini açar açmaz odada olanları bilince ben zaten inandım ama bunun imkânsızlığı beynimi kemirip durdu. Delirecek gibi hissettim. Kim bilir sen... Sen bu zamana kadar nasıl ayakta kaldın? Senin için daha zor olmuş, hatta oluyor olmalı."
O kadar güzel konuşuyordu ki yüzüne hayranlıkla bakmaktan kendimi alıkoyamıyordum.
İstem dışı tebessüm ederek yüzüne hayran hayran bakarken o da tebessüm etti. Sonra bir an utanır gibi oldu. Evet evet, kesin utandı.
Neden utandığını oldukça merak ederken kendisi elindeki kahve bardağını bıraktı ve kızaran yanaklarının üzerine ellerini kapatarak şirin şirin konuştu.
"Ah şey... Ben... Ben seni öptüm. Lanet olsun. Özür dilerim. Ben çok özür dilerim."
Beni salıncaktayken dudağımdan öptüğü o an aklıma gelince ben de utandım. Gözlerimi onun gözlerinden kaçırdım. Jungkook'u rahatlatmak için onun gözleri dışında her yere bakarak konuştum.
"Ah, sorun değil. Sonuçta bu beden Yejin'in bedeni. Yine onu öpmüş oluyorsun, beni değil. Benim bedenim yukarıda. Onu öpseydin beni öpmüş olurdun. Ne diyorum ben ya?"
Her şeyi resmen allak bullak ettim. Jungkook da benim bu halime daha çok gülmeye başladı.
Destek olmak için, "Ben her zaman yanında olacağım Yoo Jung," dedi.
Ben de tebessümümü bozmadan ona karşılık verdim.
"Teşekkür ederim Jungkook."
İkimiz de birbirimize karşılıklı olarak gülümserken Jungkook bir anda yavaş yavaş gülüşünü soldurdu.
Ellerini yanaklarından çekti. Masanın üzerindeki kahve bardağını ellerinin arasına aldı. Evirip çevirip onunla uğraşmaya başladı. Bir şey sormak istiyor ama soramıyor gibi duruyordu.
Duruma ben en el atmak zorunda kaldım.
"Bir sorun mu var Jungkook? Bir şey mi sormak istiyorsun?" diye sordum.
Uykusuzluktan şişen gözleriyle, gözlerinin altındaki morluklarla bana bakmaya devam etti. Bu hâlde bile aşırı şirin durmayı nasıl becerebiliyordu?
Ah, Yoo Jung! Şu an konumuz bu olmamalı.
Hemen silkinerek kendime geldim. Jungkook'a dikkat kesildim.
"Sen... Yoo Jung... Bedenin bu hastanede, odada yatıyor. Ruhunsa Yejin'in bedeninin içinde."
Onu başımı aşağı yukarı sallayarak onayladım. Devam etti sözlerine.
"Yejin'in bedeni de şu an karşımda. Peki... Benim Yejin'imin ruhu nerede? O... Ona ne oldu?"
Güzel soru.
Bunu ben de bilmiyorum.
Düşünmeye çalıştım lâkin herhangi bir şey bulamadım.
Ben sessiz kalınca o yeniden söze girerek sordu.
"Arkadaşın... Yani şu an ruh bekçisi dediğin Taehyung burada mı? O bir şey bilmiyor mu?"
Yanımdaki kırmızı renkli kadife sandalyeye baktım. Oraya bakarken de Jungkook'un sorusunu yanıtladım.
"Biz konuşmaya başladığımızda buradaydı. Ama çoktan gitti."
Başımı yeniden Jungkook'a çevirdim.
"Bu sorunun cevabını ben de bilmiyorum Jungkook. Ama... Şunu biliyorum. Ben... Yejin'in bedenine girdiğim ilk anı hatırlıyorum. Duyduğum çığlık sesi üzerine o tarafa yöneldim. Yejin yerde kanlar içerisinde can çekişiyordu. Düşmüş olabildiği direkt aklıma gelince başımı kaldırıp baktım. Çatının en üstünde kapüşonlu bir çocuk gördüm. Yüzünü göremedim. Zaten o da kısa bir süre göründü. Yejin'e bakıp telaşla kaçtı. Sonuçta görünmüyordum. Kim olduğunu öğrenebilmek için peşinden gitmek istedim. Ancak Yejin'i o hâlde yalnız bırakmak istemedim. Bazen dokunabiliyordum bir şeylere. Yine dokunabilirim ümidiyle ona yaklaştım. Sonra kendimi onun bedeninin içinde buldum. Yani Yejin kesinlikle kendisi düşmedi. Birisi onu itti. Bundan eminim."
Jungkook'un kaşları iyice çatıldı.
"Ahhh! Kim bunu yapar ki? Kim?! Onu bulmam lâzım Yoo Jung! Buna kim sebep olduysa mutlaka bulmalıyım. Hem düşünsene... Yejin'i öldürmek isteyen biri var. Ve Yejin ölmedi. Şu an yaşıyor gibi gözüküyor. O da bunu biliyorsa Yejin'in bedeni ve sen... Her halükarda tehlike içindesiniz demek. O psikopat her kimse hâlâ seni, yani Yejin'i takip ediyor olabilir."
Bunu da düşünmüştüm. Jungkook gayet mantıklı konuşuyor. Ama ne yapabilirdim ki?
"Bunları gerçekten düşündüm Jungkook. Ama ne yapacağımı bilemediğim için akışına bıraktım."
"Bir de şu var. Neden sen? Neden sen Yejin'in bedeninin içine girdin? Bunu da anlayamıyorum. Çünkü siz onunla-"
"Siz neredesiniz?!"
Bir anda araya giren Jimin'in bağırışına karşılık Jungkook da ben de aşırı derecede korkarak ona baktık. İkimiz de korkudan ayağa kalktık.
Sonuçta konuştuğumuz meseleler karmaşıktı ve Jimin'in de bunu duyacak olma ihtimali yüreğimizi ağzımıza getirdi.
Neyse ki bize oldukça uzaktaydı. Hiçbir şey duymamıştır.
Koşar adımlarla yürüyerek karşımıza geçti. İkimizde de sıra sıra gözlerini gezdirdi.
"Hangi devirde yaşıyorsunuz?! Taş devrine geri mi döndünüz?! Telefon denen bir icat var değil mi? Neden bakılmıyor o telefonlara?! Ne zamandır sizi arıyoruz aptallar."
Gerçekten sinirlenmiş. Çünkü Jimin oldukça ciddi şu an.
Aklıma bir anda düşen şeyle hemen Jimin'in koluna elimi attım.
"Yoongi! Yoongi'ye bir şey mi oldu?!"
...