Herhangi bir cevap vermedim. Sadece yüzüne bakmaya ve ağlamaya devam ettim. Bu esnada o yeniden gözlerime derin derin bakarak söze girdi.
"Ben seni yaşatmak için kendi canımdan geçtim. Eğer sana zarar vermek isteyen olursa, tüm cihanı yakarım Yoo Jung."
Yoo Jung mu?!
O bana az önce Yoo Jung mu dedi? Yanlış duymadım değil mi?
"Yoo... Yoo Jung mu? Sen... Kimsin gerçekten?"
Üstelik kurduğu cümleden hiçbir şey anlamadım. Beni yaşatmak için kendi canından mı vazgeçmiş? Ne demeye çalışıyor?
"Seni tanıyorum Yoo Jung. Hem de herkesten ve her şeyden iyi tanıyorum."
"Nasıl?"
"Sadece sen beni hatırlamıyorsun Yoo Jung. Hatta söyler misin bana? En son kendi geçmişinle ilgili ne hatırlıyorsun? Lise hatıraların hâlâ duruyor mu?"
O böyle söyleyince bir an düşündüm. Hatta düşündüm ama aklıma herhangi bir şey gelmeyince beynimi daha çok zorladım. Ama... O doğru söylüyordu. Ben en son ortaokul anılarımı hatırlıyorum. Ama tabii ki de şu an bir ortaokul öğrencisi olmadığımı biliyorum.
Şaşkınca, gözlerime bakan gözlere baktım.
"Doğru söylüyorsun! Hatırlamıyorum! Ama neden?!"
"Yoo Jung ben... Sana hiçbir şeyi anlatamam. Neden burada olduğunu, başına neler geldiğini, kim olduğumu ve daha fazlasını... Eğer anlatırsam seni bir daha göremem. Sen de eskisi gibi boş ve anlamsız bir şekilde etrafta gezmeye devam edersin. Başına neler geldiğini sen bulacaksın. Bu bedende olduğun müddetçe her şeyi yapabilirsin, unutma. Yani dokunabilirsin, konuşabilirsin, araştırabilirsin. Ben senin hep arkanda olacağım."
Cebinden bir şey çıkarıp bana uzattı. Beyaz kordonları olan akıllı bir saate benziyordu bu.
"Al bunu. Zora düşersen, yardıma ihtiyacın olursa, ne zaman dilersen o zaman bu saat aracılığıyla beni çağırabilirsin. Anında yanında olacağımdan emin olabilirsin. Hadi, al."
Elimi kaldırarak yavaş yavaş uzattığı saate uzandım. Onu elime alırken elim, eline değmişti. Onu hissedebildiğim için daha çok şaşırarak yüzüne baktım. Elim orada kaldı.
"Sana dokunabiliyorum," dedim.
İç rahatlatacak bir tebessüm daha sundu.
"Sen bana dokunabilirsin. Beni bir tek sen görebilir ve sen duyabilirsin."
İlginç, merak uyandırıcı, garip, ürkütücüydü ama yalan yok. Bu durum bir yandan da özel hissettiriyordu.
Elimi onun elinden çekerek parmaklarımla kavradığım saati kendime çektim. O kadar şirin duruyordu ki saat, hemen sağ koluma taktım.
O beni yüzünden silmediği tebessümüyle izliyordu.
Bir anda kendi sağ bileğinde bana verdiği saate benzer bir saat ötmeye başladı.
Kendisi de o saate ve ekranında beliren yazıya baktıktan sonra bana döndü.
"Yoo Jung... Çok özür dilerim ama şu an gitmem gerekiyor. Geri geleceğim. Ne zaman çağırırsan da yanında olacağım. Tamam mı?"
Ona olur anlamında başımı salladım. Ayağa kalktı. Son defa yüzüme gülümsedi.
"Neden özellikle lise anıların silindi? Bu konu üzerine düşünmeni tavsiye ederim Yoo Jung. Kolay gelsin."
Ve bir anda ortadan kayboldu.
Gözlerime inanamadım. Her geçen gün şaşırmaya devam ediyordum.
Ellerimin tersiyle gözlerimden akan göz yaşlarımı sildim ve burnumu çekerek kolumdaki saati incelemeye koyuldum.
Düşünmeye başladım. Sahiden... Neden lise anılarım?
🌸
Hoseok hemen yanımda yatağımın üzerinde oturuyordu. Kolumdaki saati fark ederek hemen ona uzandı.
"Omo(Aman Allah'ım)! Bu da nedir? Ne kadar da güzel. Bunu ne kadara aldın Yejin? Ne zaman aldın? Nereden aldın? Daha önce böyle bir saat görmedim. Harika!"
Hoseok gözlerinden âdeta kalpler çıkararak saate bakıyordu. Kolumu esir almıştı. Çekip çıkaramıyordum onun elleri arasından.
Hoseok'un bu tepkisi üzerine Jin de, "Bakayım," diyerek dibime kadar girdi.
Eğilerek saate baktı. O da oldukça şaşırdı.
"Cidden hangi marka bu? Ben de hiç görmedim."
Jimin kaşlarını iyice çatarak yanıma geldi. O da saati incelemeye çalıştı. Çalıştı diyorum çünkü Hoseok kolumu kendisine öyle bir çekmişti ki, ondan fırsat bulamıyordu.
"Ne arada aldın bunu Yejin? Ben de hiç görmedim. Daha önce takmamıştın."
Sıkıştığımı hissediyorum. Bir şeyler bulmam lâzımdı.
-Derken aklıma gelen ilk yalanı söyledim.
"Bilmiyorum. Saatlerin arasında duruyordu. Ben de takmak istedim."
Hafızasını kaybetmişti sonuçta Yejin değil mi? Nereden bilsin geçmişte aldığı bir şeyi?
Ah, çocuk ismini bile vermeden bir anda kayboldu gitti. 2 gün geçti aradan ama hiç gelmedi. Bu saate dokunmaya ve içini kurcalamaya da ben cesaret edemedim.
Hoseok saatin başından ayrıldı. Yanımdaki konsolun üzerinde duran oyuncaklara baktı. Evcilik oyuncakları vardı. Plastik oyuncak tabaklar, tencereler, fincanlar, kaşıklar, çatallar, tüpler... Her şeyin olduğu bir set vardı.
Ne zamandır buradayım ama onlara hiç dokunmadım. Yine de tabii ki her seferinde oldukça ilgimi çekmiş ve onların neden orada olduğunu merak etmiştim.
Hoseok gülümseyerek küçük oyuncak fincanlardan birine yine oyuncak demlikten su koyarmış gibi yaptı.
Fincanı bana uzattı.
"Buyurun Yejin Hanım. Sizi bir daha hasta etmeyecek ve sonsuza kadar dinç tutacak hayat iksiriniz bizzat Jung Hoseok tarafından demlenmiş ve demini almıştır. Size özel demlediğim bu iksiri içiniz lütfen."
Ah, düzeltiyorum. Su değilmiş. Hayat iksiriymiş. Hem de demlemiş.
Jin bunu duyunca kolumdaki saatten başını kaldırdı ve kahkaha atmaya başladı.
"İksir de demlenebiliyormuş. Hahaha! Hiç güleceğim yoktu ya."
Hoseok ona ciddi ciddi baktı. Oyuncak setin içerisinden pembe renkli plastik bir bıçak çıkararak Jin'e salladı.
"Sen sus! Zevzek! Yoksa delik deşik ederim seni. Şurada moral yapmaya çalışıyoruz."
Odadaki herkes gülüyordu.
Jungkook hariç.
O, odanın içindeki uzun koltuğa oturmuş kolunu koltuğun koluna dayamıştı. Başını da yumruk yaptığı elinin üzerine koymuştu. Dalgın dalgın bize bakıyordu.
Yoongi muhteşem gülümsemesiyle beraber Hoseok'un yanına geldi.
Gözlerimi onun üzerinden, o güzel gülüşünden bir türlü alamıyordum. Aptal aptal sırıtıyordum.
Oyuncak setine baktı ve bana döndü.
"Yejin ile küçükken hep evcilik oynardık. Ben erkeksi oyunlar isterdim ama o bunu istemezdi. Jimin ile futbol falan oynadığımız zaman bizi rahat bırakmazdı. Her gün mutlaka evciliğimizi oynardık."
Eline yine konsolun üzerinde, duvara yaslı bir şekilde oturan şirin et bebeği aldı. Bebek canlı gibi duruyordu. Eline alıp bana gösterdi ve gülümsemesini artırdı.
Konuşmasına devam etti.
"Bizim bebeğimiz," diye bebeği tanıttı. Şok oldum ve öylece kalakaldım. Bir anda dondum. Ne tepki vereceğimi bilemedim. Sanki... Sanki gerçekten öyle bir şey olmuş da sanki gerçekten bizim bebeğimizmiş gibi algılayınca iliklerime titredim.
Kısacık zamanda neyden ne çıkarmıştım? Kendine gel Yejin!
Gözüm istem dışı Jungkook'a kaydı. Başını kaldırmış ve kollarını birbirine bağlayarak ciddi ciddi Yoongi'ye bakıyordu. Hatta deyimi yerindeyse öldürecekmiş gibi.
Yoongi konuşmaya devam ederken Jungkook ona aynı şekilde bakmayı sürdürdü. Ben de bu esnada yeniden Yoongi'ye döndüm. Bebeği bana uzatıyordu.
Uzanarak bebeği elime aldım.
"Evcilik oynarken sürekli ben ve Yejin karı koca olurduk. Bebeğimiz de buydu. Ah, Jimin! Jimin ise hizmetçimizdi. Yejin ne derse yapardı. Yapmak zorunda kalırdı. Yejin süpür derdi, süpürürdü. Yemek yap derdi; yaprakları ve ağaç meyvelerini kullanarak çamurdan yemekler yapardı."
Gülüşünü kahkaya dönüştürdü. Jimin de her ne kadar ciddi kalmaya çalışırsa çalışsın kalamamıştı. O da gülüyordu.
Bir süre sonra sitem etti.
"Hele bir yapmayayım. Başıma neler gelmezdi? Yejin beni o zamanlar bayağı bayağı dövüyordu. Ben en ufacık dokunsam da yeri göğü inletiyordu. Annem ve babam sürekli beni azarlıyordu. Ahh, ne günlerdi."
Hepimizi öyle bir gülme sarmıştı ki... Karnım ağrıyordu gülmekten.
Ama Jungkook... Hâlâ aynıydı.
Hatta şimdi sinirle ayağa kalktı.
"Ah,cidden!" dedi. Herkesin dikkatini üzerine çekti.
Diğerleri de onun yüzündeki ciddiyeti görünce gülüşlerini birer birer soldurdular. Herkes Jungkook'a dikkat kesildi.
Yoongi ise zeki biri olduğu için onun neden böyle bir tepki verdiğini anlamıştı. Sırıttı. Ardından ciddiye almayarak Jungkook'a sordu.
"Jungkook... Yejin ile beni kıskanıyor olamazsın değil mi? O benim çocukluk arkadaşım. Kardeşimden farkı yok."
Jungkook da sırıttı.
Birkaç adım atarak Yoongi'nin karşısına geçti.
"Sürekli böyle söyleyip duruyorsunuz. Hep aynı şeyler. Biz çocukluk arkadaşıyız, biz kardeşten öteyiz, biz şöyleyiz, biz böyleyiz... Ama yeter! Yeter artık! Bunu Yejin'e de söyledim. Sana da söylüyorum. Yejin ile bu kadar yakın olmandan oldukça rahatsızlık duyuyorum!"
Yoongi de ciddileşti. Gözlerini devirdi.
"Ciddi olamazsın."
"Hiç olmadığım kadar ciddiyim."
Biz dördümüz yan yana dizilmiştik. Hoseok ayaktaydı ama yanımızda sayılırdı. Tepkilerimiz aynıydı. Hepimiz de susmuştuk ve gözlerimiz bir Yoongi'ye bir Jungkook'a gidip geliyordu.
"Bu gerçekten çok saçma. Yejin ile aramızdaki bağ farklı. Sizinkisi gibi değil ve asla da olamaz."
"Bu kadar yakın olduğunuz müddetçe neden olmasın? Kalbin ona kayamaz mı? Ben bundan endişelendiğim için seni uyarıyorum. Ondan uzak dur."
"Bana bak! Hiçbir şey, hiçbir kuvvet beni Yejin'den uzaklaştıramaz. Ayrıca sözlerin gerçekten sinirimi bozuyor. Saçmalamayı kes! Kalbim asla ona kayamaz. Çünkü zaten benim kalbimin bir sahibi var!"
...