İlk dönemin ortasına, Kasım ayının o gri ve buz gibi günlerine geldiğimizde okulda işler bir nebze durulmuştu. Beden dersindeki o efsanevi top fırlatma olayımdan sonra Berke ve Piyasa Tayfası ben yakınlardayken ses tonlarını ayarlamayı öğrenmişti. Efe ise her fırsatta kantinden kahve ısmarlama çabasındaydı ama Arda ve Batu ile kurduğumuz "Hayatta Kalanlar" ittifakı sayesinde okulun karmaşasından uzak durmayı başarıyordum.
Yine de kafamı kurcalayan başka bir mevzu vardı: Yan sıramda oturan Görkem.
Geçen iki ay boyunca çocukla alakalı garip şeylerin sayısı iyice artmıştı. İlk başlarda "ergen gotik takıntısı" deyip geçtiğim şeyler artık mantık sınırlarını zorluyordu.
Bir kere, çocuk ilk günden beri kantinden veya dışarıdan tek bir gram yemek yememişti. Yanında getirdiği matarasından sadece ne olduğu belirsiz, koyu renkli bir sıvı yudumluyordu. Birkaç kez "Vișne suyu kanka" demişti ama kokusu bile bir garipti. Üstelik sıra arkadaşı olmamıza rağmen bir kere bile nefesinin sıcaklığını ya da düzgün bir nefes alıp verişini hissetmemiştim. Çocuğun teni hava kaç derece olursa olsun buz gibiydi. Bazen yanlışlıkla eli elime değdiğinde dondurucudan et çıkarmış gibi oluyordum.
En saçması da geçen haftaki nöbetçilik günümdü. Koridordaki cam pencereden bahçeyi izlerken Görkem’in öğle sıcağında gölgeden gölgeye resmen ışınlanır gibi hızlı yürüdüğünü görmüştüm. "Gözüm kaydı herhalde," deyip geçiştirmiştim ama unutamıyordum.
Kasım’ın ortasında, dışarıda bardaktan boşanırcasına yağmur yağan bir Salı günü 3. ders nöbetçi öğretmen gelmediği için boş geçti. Sınıftakiler kendi halinde gürültü yaparken ben kulaklığımı çıkarıp yan tarafa döndüm. Görkem yine sıranın üzerine kapaklanmış, siyah kapüşonunu çekmişti.
Tam o sırada ön sıradaki çocuk ders notlarını uzatırken Görkem’in sırasının kenarındaki keskin ahşap kıymığına elini sürttü.
"Siktir! Parmağımı kestim amk," diye sövdü çocuk. Parmağından birkaç damla kan sıraya damladı.
O an Görkem sanki birisi şalteri indirmiş gibi aniden kafasını kaldırdı.
Kafasını çevirdiği an çocukla göz göze geldim. Göz bebekleri kelimenin tam anlamıyla genişlemiş, simsiyah olmuştu. Çene kasları öyle bir kasıldı ki, teni zaten solgundu ama resmen kireç gibi beyazlaştı. Burnunu hafifçe oynatıp sıradaki o iki damla kana öyle bir baktı ki... Sanki bir insan değil de avına odaklanmış bir yırtıcıydı.
("Noluyor amk? Çocuğun tipi bir anda değişti, bu nasıl bir bakış?")
Görkem bir an kontrolünü kaybeder gibi masadan destek alarak ayağa kalktı. Şablon gibi donup kalmıştı, gözlerini kandan ayıramıyordu.
"Görkem?" dedim kısık ve dikkatli bir sesle.
Beni duyunca aniden bana döndü. O an üst dudağı hafifçe yukarı kalktı ve dişlerinin kenarındaki o sivrilik gözüme çarptı. Gerçekten fazla sivriydi. Çocuk derin, boğuk bir nefes aldı; sanki kendini zor tutuyormuş gibi ellerini yumruk yaptı. Tek kelime etmeden çantasını bile almadan sınıftan dışarı fırladı. Koridorda öyle bir hızla koştu ki kapı arkasından sertçe çarptı.
Sınıftakiler "Noldu lan buna?" diye arkasından bakarken ben sırama çakılı kalmış durumdaydım.
("Yok artık amk. Kan kokusunu alınca krize girmeler, gölgede ışınlanmalar, buz gibi ten, o garip sıvı, bir de şu sivri dişler... Lan bu çocuk gerçekten vampir falan olabilir mi amk? Alacakaranlık setinde miyiz biz, ben neredeyim?")
Gözlerimi sıradaki kan damlasına diktim. İki aydır yanımda oturan çocuk ergen bir gotik değil de cidden insan kanıyla beslenen bir yaratıksa, ben kiminle aynı sırayı paylaşıyordum?
