Deponun yüksek tavanındaki camların patlama sesi kulağımın tam dibinde yankılandığında gözlerimi refleksle kapattım. Yüzüme, kollarıma dökülen toz ve küçük cam kırıkları umrumda bile değildi.
Görkem iki ayağının üzerinde, o yırtıcı ve akıcı adımlarıyla öne fırladı. Ahşap rafların arasından hırıldayarak doğrulmaya çalışan yaratık daha ne olduğunu anlayamadan, Görkem onun boğazına yapışıp devasa bir güçle arka duvara çiviledi.
“Ulan çocuk harbi kafadan sakat diyordum da...” diye geçti içimden, kulaklarım uğuldarken. (“Bu ne amk? Tavanı kırıp meteor gibi düşmek nedir lan? Biz neyin ortasındayız şu an?”)
Yaratık, Görkem’in elinden kurtulmak için tırnaklarını onun kollarına geçirdi. Görkem’in siyah kazağı yırtılırken soluk cildinde derin kan izleri açıldı ama herif kılını bile kıpırdatmadı. Bakışlarındaki o katıksız öfke ve gözlerindeki kızıllık o kadar şiddetliydi ki, deponun içindeki hava resmen donmuş gibiydi.
"Sınırlarını aşıyorsun Görkem..." diye hırladı yaratık. Sesi kırık camların üzerinde sürünen bir demir gibi tırmalayıcıydı. "Bu kızı koruyabileceğini mi sanıyorsun? Kanındaki o ilaç kokusu... O yoğun tıp kokusu bile uyanışını gizlemeye yetmiyor artık! Onu tek başına saklayamazsın!"
Görkem’in çenesi kasıldı. Sesi deponun taş duvarlarını titreten devasa bir yırtıcı hırıltısına dönüştü. "Onun ne koktuğu senin gibi bir leşin konusu değil amına koduğumun yaratığı."
Görkem diğer eliyle yaratığın göğsünü kavrayıp büyük bir hırsla deponun kapalı duran ağır demir kapısına doğru fırlattı. Kapı büyük bir gürültüyle dışarı doğru büküldü, yaratık karanlık arka bahçeye savrulup gözden kayboldu.
Ortalık aniden derin, ürkütücü bir sessizliğe gömüldü.
Sırtımı dayadığım taş duvardan güç alarak ayakta durmaya çalışıyordum. Göğsüm hızla kalkıp iniyordu. Anksiyetem tavan yapmıştı, kulaklarımdaki çınlama ve yüksek sesin yarattığı o tanıdık kriz hissi zihnimi zorluyordu. Boynumdaki küçük çizikten süzülen kan, kazağımın yakasına sıcak bir damla olarak düştü.
Görkem yavaşça arkasını döndü.
Kızıl bakışları hâlâ tam olarak yatışmamıştı ama gözleri boynumdaki o küçücük kan izine kaydığı an, yüzündeki o yırtıcı öfke yerini tuhaf bir gerilime bıraktı. Aradaki mesafeyi tek bir adımla kapatıp önümde durdu. Elini boynuma doğru uzattı ama bana dokunmaktan kaçınır gibi parmakları havada asılı kaldı.
"Lara..." dedi. Sesi az önceki o hırıltıdan eser kalmayacak kadar pürüzlüydü. "Sana... bir şey yaptı mı?"
“Yaptı amk, ödümü kopardı, üzerine bir de tavanı kafama yıktınız!” demek istedim ama sesim çıkmadı. (“Şunun tipe bak, elime dokunmaya korkuyor sanki kendisi az önce duvara adam montalamamış gibi.”)
"Sen..." diyebildim sadece, sesimin titremesini engelleyemeyerek. "Sen neydin az önce amk? O şey neydi? Benim kanımdan, ilaçlarımdan ne istiyor bu piçler?"
Görkem gözlerini benden kaçırdı. Ellerini ceplerine geçirirken o soğuk, mesafeli duvarını tekrar örmeye çalıştı. "Burada duramayız. Evden dışarı adım attığın an bu kokuyu alıyorlar. Hemen gidiyoruz."
"Hiçbir yere gitmiyorum ulan!" diye bağırdım. Yüksek ses kafamın içinde bir gürültü patlaması yarattı, şakaklarıma saplanan ağrıyla yüzümü buruşturdum ama geri adım atmadım. "Bana bak Görkem! Aylardır aynı sınıfta en arkada oturuyoruz, yanıma taşındın, krizlerim tutmasın diye nöbet tutuyorsun... Ama az önce herif kapıyı büktü, sen tavanı patlattın! Bana bir açıklama borçlusun amk!"
Görkem derin bir nefes verdi. Siyah kapüşonunu kafasına çekti ama bakışlarını benden ayırmadı. O kızıllık yerini tekrar kendi karanlık rengine bırakmıştı.
"O gördüğün şey kontrolünü kaybetmiş bir Avcı’ydı," dedi sesi buz gibi bir ciddiyetle. "Ve senin o her gün avuç avuç yuttuğun sikimsonik ilaçlar... Kanındaki kokuyu bastırmak için. Ailen seni böyle sakladı ama artık ilaçlar yetmiyor Lara. Kanın uyanıyor."
Kafamın içinde bir şimşek çaktı. (“Ne diyorsun lan sen? İlaçlar ne alaka amk, ben her gün o hapları hormonlarım düzelsin diye içiyorum!”)
"Ne uyanması lan?" dedim alayla ama içimdeki panik sesime yansıyordu. "Siz kafayı mı yediniz? Karadeniz’in dağ başındaki kasabasında neyin kafasını yaşıyorsunuz?"
"Lara," dedi Görkem, adımı söylerken sesi ilk defa bu kadar sert ve net çıkmıştı. "Sen göründüğün gibi düz bir insan değilsin. Ben senin krizlerini, yüksek sese verdiğin tepkileri bastırmak için yanındaydım çünkü o anlarda kokun tüm kasabaya yayılıyor. Ve eğer bu gece benimle eve dönmezsen, o piçler tek başına gelmeyecek."
Arka bahçeden gelen derin, yırtıcı bir uluma sesi koridorda yankılandığında Görkem elini bana doğru uzattı.
"Seçim senin," dedi gözlerimin içine bakarak. "Ya burada kalıp o leşlere yem olursun ya da benimle gelirsin ve sana her şeyi anlatırım."
Sıkılmış yumruklarıma baktım, sonra da Görkem’in buz gibi duran uzanmış eline.
(“Ulan Batu ile Arda haklı mıydı acaba, bu çocuk harbi kafadan sakat mı diyordum... Sıçayım böyle işe, o yaratığın eline düşmektense bu uyuzla eve dönmek daha iyi amk.”)
Elinin üzerine elimi sertçe koydum. "Yürü gidelim," dedim dişlerimin arasından. "Ama eve gittiğimizde o ilaçların da, senin de hesabını tek tek soracağım."