Perşembe sabahı Görkem odamın kapısını çalma gereği bile duymadan içeri girdiğinde yatakta tavanı izliyordum. Üzerinde yine o simsiyah kapüşonlusu vardı, yüzü ise tam bir duvar gibiydi.
"Kalkıyorsun," dedi düz bir sesle. "Okula gidiyorsun."
Yorganı başıma kadar çekip arkamı döndüm. "Gitmiyorum amk. Rahat bırak beni."
Görkem bir salisede yatağın kenarında belirdi. Dondurucu bir soğukluk yayan eliyle yorganı tek hamlede üzerimden çekip aldı. Odanın içi buz kesti sanki.
"Üç gündür o karanlık odadasın," dedi Görkem, pürüzsüz ve tavizsiz bir tonla. "Zihnin evde oturdukça kendi kendini yiyor. Giysilerini giyiyorsun, benimle geliyorsun."
"Sen benim babam mısın?" dedim yataktan fırlayıp gözlerinin içine bakarak. "Bana ne yapacağımı söyleyemezsin!"
Görkem bir adım öne çıkıp çenemi kavradı. Parmaklarının soğukluğu derimi yaktı ama tutuşu acıtmaktan çok itiraz kabul etmez bir güç taşıyordu. "Söyleyebilirim," dedi kısık bir hırıltıyla. "Şimdi giyiniyorsun. Dışarıda bekliyorum."
Görkem salona geçtiğinde öfkeyle banyoya girdim. Ama içten içe biliyordum; evde kaldıkça anksiyete çöplüğümde boğuluyordum. İstemeyerek de olsa siyah kazağımı ve bol kotumu giyip çıktım.
Okulun bahçesinden içeri adım attığımızda hava hafif çiseleyen yağmurla kaplıydı. Bahçe her zamanki gibi kalabalıktı. Görkem iki adım arkamda, bir koruma gibi sessiz ve dondurucu aura'sıyla yürüyordu.
Tam binanın girişine doğru ilerlerken, merdivenlerin oradaki kalabalığın arasından Arda belirdi.
Beni gördüğü an gözleri parladı. Yüzündeki o günlerdir süren endişe yerini katıksız bir rahatlamaya bıraktı. "Lara!" diye bağırdı.
Arda aradaki mesafeyi koşar adımlarla kapattı. "Günlerdir neredesin amk? Telefona bakmıyorsun, kapıyı açmıyorsun! Kafayı yedim meraktan!"
Daha ne olduğunu anlayamadan, Arda aramızdaki bütün mesafeyi sıfırladı ve kollarını boynuma dolayarak bana sıkıca sarıldı.
O an zaman durdu sanki.
Arda’nın sıcak bedeni bana çarptığı, kolları beni sardığı an sırtımın tam arkasındaki havanın dondurucu bir fırtınaya dönüştüğünü hissettim. Görkem’in teninden yayılan o dondurucu soğukluk bahçedeki yağmur damlalarını bile donduracak kadar şiddetlendi.
Görkem’in çene kemiklerinin çatırdadığını duydum. Bahçenin ortasında, yüzlerce öğrencinin gözü önünde, Görkem’in gözleri bir salisede simsiyah bir katliam çukuruna dönüştü. Üst dudağı geriye doğru kıvrıldı, sivri dişleri karanlıkta belirdi.
Görkem sağ elini kaldırıp Arda’nın omuz başını kavradı.
Parmakları Arda’nın etine öyle bir güçle gömüldü ki, Arda acıyla inleyip benden ayrılmak zorunda kaldı. Görkem tek bir hamlede Arda’yı geriye doğru savurdu. Arda dengesini kaybedip ıslak betona doğru sendeleyerek geriledi.
"Ona..." dedi Görkem. Sesi artık insani hiçbir tını taşımıyordu; bahçedeki herkesin tüylerini ürpertecek kadar derin, yırtıcı bir hırıltıydı. "Bir daha... Dokunmayacaksın."
Bahçedeki gürültü bir anda bıçak gibi kesildi. Efe ve Batu merdivenlerin oradan dona kalmış bir şekilde bize bakıyordu. Arda ise omzunu tutup öfkeyle dikleşti.
Ben ise Görkem ile Arda’nın tam ortasında, patlamak üzere olan o felaket barutluğunun merkezinde kalmış durumdaydım.