Zil çaldığında sınıftan en son çıkan ben oldum. Görkem sırasından kalkmamış, kapüşonunu gözlerine kadar çekmiş bir halde duvara yaslanmış oturuyordu. Ama yanından geçerken teninin yaydığı o dondurucu soğukluğu iliklerime kadar hissettim.
Kantine indiğimde ortam her zamanki gibi panayır yeri gibiydi. Gürültü, tost kokusu ve bağıran tipler... Arda, Batu ve Efe orta kısımdaki uzun masada oturmuşlardı. Arda beni gördüğü an el sallayıp yanındaki boş sandalyeyi çekti.
"Geldin mi?" dedi Arda, ben otururken kolunu arkamdaki sandalyeye atarak. "Karnın nasıl oldu? Bir şey ister misin?"
"Daha iyiyim, sağ ol," dedim tebessüm ederek.
Batu masadaki çayından bir yudum alıp Efe’ye döndü. "Oğlum Efe, basket antrenmanından sonra depodan aldığınız o top işini naptınız? Müdür hâlâ kapının kimin büktüğünü araştırıyor."
Efe elindeki meyve suyunu masaya bırakıp omuz silkti. "Valla kim büktüyse helal olsun amk, demir kapı akordeon gibi olmuştu. Ben güvenlik kameralarına baktım diyen nöbetçi hocanın yalancısıyım, kameralarda sadece siyah kapüşonlu bir karartı görünmüş."
O an masadaki meyve suyum boğazımda kalıyordu az daha.
("Siyah kapüşonlu karartı... Ulan Görkem, okula zarar vermeden duramıyorsun değil mi amk?")
Tam o sırada kantinin girişindeki uğultu bir anda bıçak gibi kesildi.
Görkem içeri girmişti.
Her zamanki o insandışı, sessiz adımlarıyla kantin sırasına bile uğramadan doğrudan bizim masanın olduğu tarafa doğru yürümeye başladı. Siyah kapüşonunun altındaki yüzü kireç gibiydi ama bakışları... Bakışları doğrudan Arda’nın koluna, yani sandalyemin arkasında duran o ele kilitlenmişti.
Kantin havalandırmasına rağmen masamızın etrafındaki havanın aniden birkaç derece soğuduğunu hissettim. Batu bile ürperip ceketinin önünü kapattı. "Lan bir anda niye buz gibi oldu burası?"
"Şu tip geliyor yine," diye fısıldadı Efe, Görkem’i süzerek. "Oğlum bu çocuk sizce de fazla garip değil mi? Yürürken ses bile çıkarmıyor amk."
Görkem tam masamızın hizasında durdu. Aramızda iki adımlık mesafe vardı ama yaydığı o yırtıcı tehdit dalgası masadaki herkesi gerdi. Bakışlarını Arda’dan bir milim bile ayırmıyordu.
"Bir problem mi var kardeşim?" dedi Arda, oturduğu yerde dikleşerek. Kolunu sandalyemden çekip masaya koydu. "Ne dik dik bakıyorsun?"
Görkem cevap vermedi. Çene kasları kasıldı, göz bebekleri bir anlığına simsiyah bir çukura dönüştü. Masadaki cam çay bardağımın içindeki çay istemsizce titredi.
"Görkem," dedim hemen söze girerek. Sesimdeki uyarıcı tonu yakalamasını istiyordum. "Sınıfa çıkmayacak mısın?"
Görkem gözlerini yavaşça Arda’dan çekip bana çevirdi. Odamdaki o aç, arzulu bakışın küçük bir kırıntısı gözlerinde çaktı.
"Birazdan," dedi Görkem. Sesi o kadar derin ve soğuk çıktı ki Efe bile kaşlarını çatarak ona baktı. "Ama seninle konuşmamız gereken yarım kalmış mevzular var Lara."
"Ne mevzusuymuş o?" diye araya girdi Arda, ayağa kalkmaya yeltenerek. "Lara'yla bir derdin varsa bana anlat kanka."
Görkem hafifçe gülümsedi. O gülüşte insani hiçbir şey yoktu; sadece üst dudağının kıvrılmasıyla saklamaya çalıştığı o sivri dişlerin gölgesi belirdi.
"Seninle bir işim yok," dedi Görkem, Arda'ya bakarak. "Ama sınırlarını zorlamaya devam edersen... İşim olabilir."
Görkem arkasını dönüp kantinden çıktığında masada ölüm uykusu gibi bir sessizlik oluştu.
"Bu çocuk kafayı yemiş amk," dedi Efe arkasından bakarak. "Lara, sen bu şizofrenle aynı sırada nasıl oturuyorsun?"
"Sakin olun," dedim çayımdan bir yudum alarak, ellerimin titremesini gizlemeye çalışarak. "Kendi çapında takılıyor işte."
Arda yanıma yaklaşıp elimi sıktı. "Seni tehdit etti Lara. Ben bu çocukla okul çıkışında konuşacağım."
"Sakın Arda," dedim panikle Arda'nın elini tutarak. ("Oğlum Görkem seni tek hamlede ikiye böler amk, ne konuşması?") "Sakın öyle bir şey yapma. Bırak takılsın kafasına göre."
Görkem kantinden çıkmıştı ama o gizli savaş artık tamamen başlamıştı. Ve ben, normal bir lise hayatı ile bir kan emicinin sahiplenici arzusu arasında tam ortada sıkışıp kalmış durumdaydım.