Telefonun ekranı sarımsı bir ışıkla salondaki karanlığı yarıyordu. "Arda Arıyor..."
Görkem’in gözlerindeki o yumuşak, acemi insani ifade bir salisede buharlaştı. Yerini anında o buz gibi, yırtıcı karanlığa bıraktı. Salondaki derece resmen birkaç tık daha düştü. Görkem gözlerini ekrandan çekmeden çene kemiklerini öyle bir sıktı ki, deri altındaki mor damarları yine belirdi.
"Açmayacaksın," dedi Görkem. Sesi emir verir gibi değil, sanki açarsam Arda’nın konumunu tespit edip gidip boğazını sıkacakmış gibi tekinsiz çıkmıştı.
"Sana mı soracağım?" dedim zihnimdeki anksiyete çanlarına rağmen dikleşerek.
Telefonu masadan kaptığım gibi yeşil tuşa bastım ve kulağıma götürdüm. Görkem hareket bile etmedi ama gözlerini doğrudan gözlerime dikti.
"Efendim Arda?"
"Lara, iyi misin?" dedi Arda hattın diğer ucundan. Sesi cidden endişeliydi. "Eve girdiğinden beri içim rahat etmedi. Sancın nasıl oldu? Bir şeye ihtiyacın var mı, geleyim mi yanına?"
Görkem üzerime doğru yarım adım attı. Nefes bile almayan bir yaratığın bu kadar yakınınızda durup telefondaki adamın sesini dinlemesi kadar gerilim dolu bir ortam olamazdı.
"Yok Arda, daha iyiyim," dedim sesimi olabildiğince normal tutmaya çalışarak. "Çikolata falan yedim, sıcak su torbasını koydum karnıma. Yatıyorum şimdi."
"İyi bari..." dedikten sonra Arda kısa bir es verdi. Sesi hafifçe derinleşti. "Şey diyeceğim... Bugün okulda yaşananlar garipti. Yani, o tuvalet mevzusu vesaire. Bir de şu yanındaki Görkem denen tip... Sana zarar verecek ya da seni huzursuz edecek bir şey yapmıyor değil mi?"
Görkem hafifçe üst dudağını kaldırdı. Sivri üst dişinin ucu karanlıkta parıldadı.
"Saçmalama Arda, ne alakası var?" dedim hafifçe yutkunarak. "Çocuğun kendi halinde takılan bir gotik olduğunu biliyorsun. Kimseye zararı yok."
("Zararı yok derken... Sadece duvara vurup sıva döküyor, ikinci kattan içeri sızıyor ve milleti tehdit ediyor kanka, minnoş biri yani.")
"Ne bileyim..." dedi Arda. "Yine de dikkat et. Yarın sabah seni evden ben alayım, birlikte yürürüz okula. Olur mu?"
Görkem kafasını hafifçe iki yana salladı, gözlerindeki o kızıl parıltı netleşti.
"Olur Arda, haberleşiriz," dedim Görkem’in gözlerinin içine bakarak. "İyi geceler."
"İyi geceler Lara, kendine dikkat et."
Telefonu kapattığımda salonda derin bir sessizlik oldu. Telefonu koltuğa fırlattım.
"Yarın seninle yürüyecek," dedi Görkem. Sesi o kadar düzdü ki, arkasındaki fırtınayı hissetmemek imkansızdı.
"Evet, yürüyecek. Benim arkadaşım o," dedim karnıma sıcak su torbasını iyice bastırarak. "Şimdi müsaadenle ben uyuyacağım. Evimden çıkacak mısın yoksa salonun ortasında heykel gibi dikilecek misin?"
Görkem bir süre bana baktı. Sonra arkasını dönüp pencereye doğru yürüdü. Tam camı açacakken durdu, kafasını bana doğru çevirdi.
"Çıkmıyorum," dedi.
"Ne demek çıkmıyorum amk?"
"Bu gece hormonların ve kan kokun tepe noktada," dedi ciddiyetle. "Ayrıca kullandığın o ilaçların zihninde yarattığı dalgalanmaları ve geçirdiğin o krizleri gördüm. İçeride ya da dışarıda... Bu gece burada kalıyorum. Bir şeye ihtiyacın olursa diye."
Söylediği şeyin absürtlüğü karşısında tek kelime edemedim. Yüzyıllık bir kan emici, zihni arızalı bir lise öğrencisinin salonunda "regl ve anksiyete nöbetçiliği" yapacağını söylüyordu.
"Beni koruyor musun, yoksa Arda gelir diye nöbet mi tutuyorsun?" dedim alaycı bir gülüşle.
Görkem cevap vermedi. Salondaki berjere oturdu, arkasına yaslandı. Gözlerini kapattı ama uyumadığını, evdeki en ufak bir nefes alıp verişimi bile dinlediğini biliyordum.
İlaçların ve sancının verdiği ağırlıkla gözlerim kapandı. Dışarıda Kasım rüzgarı esiyordu, ev buz gibiydi ama garip bir şekilde... O gece ilk defa kendimi tamamen güvende hissederek derin bir uykuya daldım.