Yumurtalıklarımdaki polikistik over illeti ve zırt pırt değişen anksiyete haplarım yüzünden regl takvimim tam bir piyangoydu. Bazen üç ay tık yoktu, bazen de hiç beklemediğim bir anda kapıyı çalardı. Ama geldi mi de öyle tatlı tatlı gelmezdi; karnıma bir neşter saplanmış gibi, belimi ikiye bölen dehşet bir sancıyla çökerdi üzerime.
Perşembe günü 4. dersin tam ortasında, matematik hocası tahtaya integralle ilgili bir şeyler karallarken o tanıdık bıçak saplandı sol kasığıma.
("Hadi ama amk... Şimdi değil, lütfen şu an olmasın.")
Soğuk bir ter anında şakaklarımdan süzüldü. Karnımın alt kısmına öyle bir kramp girdi ki, oturduğum yerde hafifçe ikiye katlandım. Nefesim kesildi, ellerimle sıranın altından karnımı bastırdım. Nefesimi tuttukça şakaklarımdaki damarların zonkladığını hissediyordun. Sıcaklığın aşağıya doğru yayıldığını fark ettiğim an durumun vahameti yüzüme tokat gibi çarptı.
Sancının şiddetinden gözlerimi yumup dişlerimi sıktım. Tam o anda, günlerdir yüzüme bile bakmayan yan sıramdaki Görkem’in katılaştığını hissettim.
Görkem aniden oturduğu yerde dikleşti. Bakışları tahtadan kopup doğrudan bana döndü.
Sadece birkaç saniye içinde sınıftaki havanın akışı değişti. Görkem’in burnu hafifçe seğirdi, ardından derin, kesik bir nefes aldı. Çene kasları o kadar sert bir şekilde kilitlendi ki, boynundaki mor damarlar deri altından fırlayacakmış gibi belirdi.
("Siktir... Kan kokusu. İnsan kanı, hem de tam dibinde.")
Görkem’in göz bebekleri tamamen büyüyüp irisi kapladı, simsiyah iki çukura dönüştü. İki aydır yan yana oturduğumuz o mesafeden, üst dudağının hafifçe yukarı kıvrıldığını ve sivri kanat dişlerinin uçlarının belirdiğini gördüm. Sırtını büküp masadan destek alırken parmakları ahşap sıranın kenarına öyle bir gömüldü ki, sıradan küçük bir çat çatırtı sesi yükseldi.
"Lara..." dedi. Sesi artık bir insana değil, hırlayan bir yırtıcıya aitti. Boğuk, baskılanmış ve tamamen kontrolden çıkmak üzere olan bir ses.
Karnımdaki dehşet sancıya rağmen kafamı çevirip ona baktım. Yüzü kireçten de beyazlaşmıştı, doğrudan kasıklarıma ve bacak arama kilitlenmişti. Odaklandığı şey doğrudan benim taze kanımdı.
("Aferin amk, eksik olan tek şey bir de okulun ortasında Görkem'in öğle yemeği olmaktı.")
"Görkem... Sakin ol," diye fısıldadım, sancıdan sesim pürüzlü çıkıyordu. "Kafanı başka tarafa çevir."
"Dışarı çık," dedi Görkem. Dişlerinin arasından zorla konuşuyordu, elleri titremeye başlamıştı. "Şu an... Hemen d-dışarı çık Lara."
"Çıkamıyorum amk, hareket edemiyorum belim kopuyor!" diye inledim kısık sesle. Karnıma giren ikinci krampla birlikte gözümden tek damla yaş süzüldü.
Görkem bir anlığına gözlerini kapattı. Nefesini tutmaya çalıştı ama kokunun yoğunluğu salisede sırayı sarmıştı. Gözlerini tekrar açtığında bakışlarındaki o insani zerre tamamen yok olmuştu. Tam üzerime doğru eğilip aradaki mesafeyi kapatacaktı ki, ön sıradaki hoca tahtaya vurup arka tarafa döndü.
"Arka sıra, Görkem bir problem mi var?"
Görkem aniden duraksadı. Sıradan öyle bir hızla ayağa kalktı ki sandalyesi arkadaki duvara sertçe çarptı. Sınıftakiler ne olduğunu anlamadan dönüp bize baktı. Görkem tek bir kelime bile etmeden, sanki bir saniye daha kalırsa boğazıma sarılacakmış gibi arkasını dönüp sınıftan dışarı fırladı. Kapı arkasından güm diye kapandı.
Sınıf "Bu çocuğa ne oluyor amk?" diye fısıldaşırken, ben ikiye katlanmış bir halde sıramda kaldım. Kanımın kokusu onu çıldırtmıştı ama en azından son anda kendisini dışarı atabilmişti.
Hemen cebimden telefonumu çıkarıp titreyen parmaklarımla Arda’ya mesaj attım: Lara: "Arda... Bedenim iflas etti, 12-C'deyim. Beni acil revire ya da eve götürmen lazım, yürüyemiyorum."