O gecenin ardından sabahı zor ettim. İlaçların uyuşukluğu bile kafamdaki o balkon sahnesini, Görkem’in duvarda bıraktığı çatlak izini ve boynumun dibindeki o buz gibi nefessizliği unutturmaya yetmiyordu.
("Vampirmiş... Bayağı bildiğin yırtıcı bir yaratık yani. Ve gelmiş bana 'Arda'dan uzak dur' diye racon kesiyor. Siktir git oradan kanka, kimsin sen amk?")
Sabah okula gittiğimde hava yine o klasik Kasım pusuyla kaplıydı. Sınıfa girdiğimde gözlerim direkt yanımdaki sıraya kaydı. Görkem oradaydı. Sırtını duvara yaslamış, kulaklığını takmış, sanki gece 2. katın balkonuna tırmanan o değilmiş gibi tamamen duyarsız bir modda oturuyordu.
Sırama geçip çantamı sertçe masaya bıraktım. Görkem kafasını bile kaldırmadı ama sol elinin yumruk şeklinde sıkıldığını gördüm.
Derse beş dakika kala kapıda Arda belirdi. Elinde iki tane karton bardakla doğrudan bizim sıraya yürüdü. Yüzünde o içimi ısıtan tebessüm vardı.
"Günaydın Lara," dedi bardağın birini masama bırakarak. "Dün akşamdan sonra iyi gelir diye düşündüm, bol şekerli salep."
"Arda... Çok sağ ol ya," dedim gözlerinin içine bakarak. Sırf dün geceki kriz anında yanımda olduğu için değil, o samimiyeti gerçekten bana iyi geldiği için gülümsedim.
Arda tam sıranın kenarına dayanıp "Nasıl hissediyorsun bugün?" diye soracakken, Görkem aniden yerinden doğruldu.
Görkem’in sıradan kalkışıyla birlikte etraftaki hava sanki aniden ağırlaştı. Sıranın üzerindeki kalemim hafifçe yuvarlandı. Görkem hiç konuşmadan, tamamen Arda’yı hedef alan dik ve tehditkar bir yürüyüşle yanımızdan geçip sınıftan dışarı çıktı. Çıkarken Arda’nın omzuna öyle sert çarptı ki, Arda bir an dengesini kaybetmek üzere kaldı, elindeki salep neredeyse dökülüyordu.
"Yavaş lan!" diye seslendi Arda arkasından, kaşlarını çatarak. "Ne bu havalar amk?"
("Sakin ol Arda, çocuğun derdi sen de değilsin, seninle benim aramdakiler...")
"Boş ver onu Arda," dedim Arda’nın koluna hafifçe dokunarak. Dokunduğum an Arda’nın bakışları bana döndü, gözlerindeki o gerginlik yerini yumuşak bir ifadeye bıraktı. "O hep böyle biliyorsun, kafası gidip geliyor."
"Sana bir şey demiyor değil mi bu çocuk?" diye sordu Arda, sesini kısarak. "Bütün gün yan yana oturuyorsunuz. Garip bir hali var zaten, bakışları falan hiç tekin değil."
"Yok, bana bir şey diyemez," dedim emin bir tonla. "Ben onun fiyakasını bozarım biliyorsun."
Arda hafifçe gülümsedi ama gözlerindeki o korumacı tavır gitmemişti. "Yine de bir durum olursa bana söyle. Dün bahçedeki halini gördükten sonra... Sen benim için önemlisin Lara. Kimsenin seni huzursuz etmesine izin vermem."
O an kalbimin ritmi değiştı. Bu sefer anksiyeteden değil, tamamen Arda’nın o cümlesinden dolayı chest bölgemde garip bir sıcaklık yayıldı. İnsanlara duvar örmeye alışkın olan zihnim, Arda’nın bu hamlesi karşısında gardını indiriyordu.
"Biliyorum," dedim kısık bir sesle. "Sen de benim için önemlisin."
Öğle arasında Arda ve Batu ile bahçeye çıktık. Batu yine çikolata kemirip akşamki Şampiyonlar Ligi maçını anlatıyordu ama Arda’yla ikimizin arasındaki o görünmez bağ artık iyice belirginleşmişti. Yürürken ellerimiz birkaç kez birbirine değdi, en sonunda Arda parmaklarını benim parmaklarımın arasından geçirdi.
Elimi çekmedim. Tutuşunu sıkılaştırdı.
Tam o sırada, okul binasının ikinci katındaki koridor penceresine gözüm kaydı.
Görkem pencerenin önünde durmuş, tam bir gölge gibi aşağıyı, yani elimizi tutuştuğumuz o noktayı izliyordu. Mesafe uzaktı ama gözlerindeki o kapkaranlık, ölümcül öfkeyi buradan bile hissedebiliyordum. Çene kaslarının gerginliği yüzüne kadar yansımıştı.
("İstediğin kadar bak kanka. Beni tehdit ederek, balkonuma tırmanarak hayatımı yönetemezsin. Ben senin avın da değilim, malın da.")
Arda’nın elini daha da sıkı tuttum ve Görkem’in gözlerinin içine bakarak kafamı hafifçe yukarı kaldırdım. Bu benim ona açıkça meydan okumamdı.
Görkem pencerenin önünden aniden kayboldu. Gece nasıl bir kaosun beni beklediğini biliyordum ama bu sefer geri adım atmamaya kararlıydım.