Pazartesi sabahı hava dondurucu derecede soğuktu. Kasabanın üstünü kaplayan yoğun sis, okul bahçesini gri bir matlığa bürümüştü. Hafta sonu aldığım ilaçlar kafamdaki o puslu havayı dağıtmaya yetmemişti, içimdeki o huzursuzluk katlanarak büyüyordu.
Görkem yine okula gelmemişti. Yanımdaki boş sıraya bakıp durmaktan beynim sünger gibi olmuştu.
Öğle arasında kafamı biraz toplamak için bahçeye çıktım. Arda ve Batu bahçedeki beton banklarda oturmuş, çay içip bir şeyler tartışıyorlardı. Yanlarına doğru yürürken Piyasa Tayfası’ndan 4-5 kişilik bir grup basket sahasının kenarında bağrışıyordu. Berke’nin yerine tayfanın başına geçen, uzun boylu, patavatsız bir eleman elindeki futbol topuyla oynaşıyordu.
Tam ben banka yaklaşırken, eleman topa öyle bir abandı ki sert plastik top tam kulğımın dibinden rüzgarını hissettirerek geçti ve arkamdaki çöp tenekesine güm diye çarptı.
Sert ses dalgası kafamın içinde yankılandığı an, şalterlerim koptu.
Zihnimdeki o tehlikeli kapı ardına kadar açıldı. Kalbim bir anda sanki göğüs kafesimi patlatacakmış gibi deli gibi çarpmaya başladı. Kulaklarımda yükselen uğultu, bahçedeki bütün sesleri bastırdı. Göğsüme dev bir kayanın oturduğunu hissettim.
Nefes alamıyordum.
("Hayır amk, şimdi değil... Burada değil...")
Görüşüm bulanıklaştı, etrafımdaki renkler solmaya başladı. Parmak uçlarımdan başlayarak bütün vücudumu buz gibi bir uyuşukluk kapladı. Dizlerim titredi, tutunacak bir yer aradım ama dengemi kaybettim.
"Lara?!"
Arda’nın sesini sanki suyun altındaymışım gibi boğuk duydum. Ben yere yığılmadan hemen önce Arda fırlayıp beni kollarından yakaladı. Yere birlikte çöktük.
"Nefes al... Lara, bana bak!" dedi Arda. Sesindeki o panik dalgası gerçekti.
Göğsüm hızlı hızlı inip kalkıyordu ama içeri tek bir gram oksijen girmiyordu. Titreyen ellerimle Arda’nın tişörtünün yakasına yapıştım. Tırnaklarımı kumaşa geçirdim. Çaresizlikten gözlerim dolmuştu, konuşamıyordum. Tek yapabildiğim ona tutunmaktı.
"Batu, su getir çabuk! Herkesi uzaklaştır şuradan!" diye bağırdı Arda.
Arda hiç tereddüt etmeden sırtımı kendi göğsüne dayadı. Bir eliyle titreyen soğuk elimi sımsıkı tuttu, diğer eliyle de saçlarımı hafifçe geriye çekti.
"Buradayım kanka, güvendesin," diye fısıldadı tam kulağımın dibinden. Sesi o kadar yumuşak ve sakindi ki, kulaklarımdaki o korkunç uğultuyu yavaş yavaş yarmaya başladı. "Benimle birlikte nefes al. Ver... Evet, böyle."
Onun kalbinin ritmik ve düzenli atışını sırtımda hissediyordum. Arda’nın kokusu, elinin sıcaklığı ve bedenime kenetlenen o korumacı duruşu, beni o felç edici panik batağından yavaş yavaş çekip çıkarmaya başladı. Aramızdaki o "takılmaca kanka" sınırı bir anlığına tamamen buharlaşmıştı. Başımı onun boyun girintisine doğru yasladım, Arda da çenesini kafama dayayıp tutuşunu daha da sıkılaştırdı.
O an, sadece onun sıcaklığına ve varlığına sığınmış durumdaydım.
Bölgedeki havanın bir anda iki derece daha soğuduğunu hissettim.
Hafifçe aralanan gözlerimle, bahçe kapısının hemen yanındaki ağaç gölgesine baktım.
Görkem oradaydı. Günlerdir okula gelmeyen çocuk, kapüşonunu çekmiş, ağacın dibinde dikiliyordu.
Ama bakışları... Bakışları her zamanki o umursamaz ya da karamsar ifadesinden çok uzaktı. Gözleri doğrudan Arda’nın bana sarılan kollarına ve başımın onun boynunda oluşuna kilitlenmişti. Çene kasları öyle bir kasılmıştı ki, yüzündeki o solgun deri gerim gerim gerilmişti.
Görkem’in gözlerindeki o karanlık, aşırı tehditkar ve açıkça rahatsız olmuş ifadeyi görebiliyordum. Bir insanın kıskançlığı ya da öfkesi değil de, sanki bölgesine girilmiş yırtıcı bir hayvanın tehlikeli huzursuzluğu gibiydi.
Arda, durumum biraz düzelince yüzümü ellerinin arasına aldı. Başparmağıyla yanağımdan süzülen tek damla yaşı sildi. "Daha iyi misin?" diye sordu, gözlerimin en derin kulvarına bakarak.
"İyiyim..." diye fısıldadım, sesim pürüzlüydü. "Sağ ol Arda."
Kafamı tekrar ağacın altına çevirdiğimde, Görkem çoktan kaybolmuştu. Ama o bakıştaki tehdit hafızama kazınmıştı bir kere.
Arda ile aramızdaki çizgi o kriz anında çok garip bir şekilde kaymıştı ve Görkem'in bu durumdan hiç mi hiç hoşlanmadığı gün gibi ortadaydı.