Liesus, kutsal mekânın en az kendisi kadar kutsal duran bahçesine ilk adımını attığında, her zaman alışık olduğu görüntüyü gördü. Havada attığı her adımda, sanki okyanusun üzerindeymişçesine bulutlu gökyüzü dalgalanıyordu. Kocaman kocaman bulutlar masmavi gökyüzüne serpiştirilmiş, konseydeki tanrıların heykellerinin arasındaki patikadan ilerlemesi için ona öncülük ediyorlardı. Altın renginden yapılmış dev kapıya ulaştığında, her zaman yazıya bakıp birbirinden farklı duygular hissediyordu: Asla kibirli olma. Kapının arkasında sakladığın duygular seni yakalayacaktır. Liesus düşündü. Bu söz öylesine mi yazılmıştı, yoksa biri gerçekten mesaj mı vermek istiyordu? Bu yazıyı kimin yazdığının bilinmemesi, aklına imkânsız olanı getiriyordu. Yazının herkes için değiştiğini düşünmesi, hep içini kemiren bir durumdu. Bunun sebebi, her geldiğinde yazının değişiyor olmasıydı. Gerçi bunun her zaman kendi kuruntusu olduğuna da inanıyordu. Belki de içinde bir yerlerde böyle olmasını istiyordu. Yarattığı herkesin gözünde bir tanrı, bir şeyin olmasını istemezdi çünkü bunu sağlayacak gücü vardı. Neden bilmiyordu ama bir şeylerin olmasını istiyordu. Bu doğru muydu? Yeterli değil miydi? Tanrı olup yetersiz hissetmek belki de imkânsızdı. Kendisini yanlış kişiymiş gibi hissediyordu. İç düşünceleri, Tanrılar Konseyi'ne karşı başkaldırı sayılır mıydı, diye kendince sorguladı. Cevabını öğrenmeye çalışmasının diğerlerini şüphelendireceğini bilerek susmaya karar verdi. İçinde bir yerlerde, uzun süredir işlerin farklı gittiğine dair bir düşünce dönüp duruyordu. Konseydeki tanrılara ulaşan büyük ve görkemli merdivenlere geldiğinde, zirvede yerlerini karakterleriyle uyumlu şekilde almış kutsal kişilere baktı. En önde ve merkezde, Hırs Tanrısı olan Ueni, her hareketini yine dikkatle izliyordu. Ueni'nin hemen sağında oturan ve oldukça sıcak bakışlarıyla kendisine her zaman davetkâr olan Sabır Tanrıçası Navol gülümsedi: "Bir süredir gözükmüyordunuz, saygın tanrımız." "Evet, işlerimi halletmem gerekiyordu, saygın tanrıçamız." Bereket Tanrısı Posena hızla ayağa kalktı ve Liesus'a doğru yaklaştı: "Üzgün gözüküyorsunuz, bu yüzden kendi dünyanızdaki tarlalarda kıtlık yaşanacak." "Ancak Tanrımız Liesus, ışığını asla dünyasından çekmeyeceği için tekrar bolluk içinde olacağımıza eminim," diyerek Işık Tanrıçası Iru, tüm görkemiyle parlarken her zaman olduğu gibi kendinden emin şekilde konuştu. En arkalarda oturan ve bıkkın bir şekilde diğerlerinin konuşmalarını dinleyen Kin Tanrısı Daisus, bu tür muhabbetleri sevmediğini tekrar fark etti. Göz göze geldiklerinde Liesus başka yöne bakmayı seçti. Sebebini bilmiyordu ama Daisus'la hem ortak hem de zıt hissediyordu kendini. Sanki onun tarafından, bir tanrı olsa bile, böcek gibi ezilebilirmiş gibi geliyordu. Daisus onun ani hareketine bakıp hafifçe tebessüm etti. "Liesus, gerçekten bir sorun olmadığına emin misin? Ruhlar senin için iyi bir gelecek söylemiyor. Evreninde büyük karmaşalar olacak." Ruhlarla konuşan ve kehanetleriyle tanınan Ruhlar Tanrısı Hylse böyle söylediğinde, diğer herkes duraksadı. Hylse'nin son zamanlarda ortaya attığı tüm kehanetler olumsuzdu ve asla yanılmayan birinden bunları duymak, diğerlerini endişelendiriyordu. Gördüğü kötü kehanetlerden dolayı delireceğini düşünen Hylse'nin üzerine, İlham Tanrıçası Thipia'nın kolları kapandığında, biraz olsun onun huzurlu enerjisiyle nefes aldığını hissetti. "Yeterince tiyatro çevirdiğinize göre, artık Liesus'a neden geldiğini sorabiliriz," dedi Navol. Herkes onu onayladı. Liesus bir süre sessiz kaldı ama daha sonra düşüncelerini olduğu gibi aktarmaya karar verdi: "Bir süredir merak ediyordum. Ben 505. evrenin tanrısıyım." "Evet," diye yanıtladı Thipia. Herkes onunla birlikte kafa salladı. "Sizler de kendi evrenlerinizin tanrılarısınız. Peki, niye diğer tüm tanrı ve tanrıçalar burada yok? Bazı evrenlerinkilerin hislerinin geçtiğini bile duymadım." Herkes bu soruyla birlikte sessizliğe büründü. "Kimler?" Herkes birbirine bakarken ağızlarından aynı soru döküldü. Liesus, diğerlerinin bu garip tepkilerini anlayamamış şekilde izliyordu. İçlerinden yalnızca Kin ve Hırs Tanrısı oldukça sakin duruyordu. İlham Tanrıçası Thipia ayağa kalktı: "Bu kadar yeterli," diyerek Ueni ve Daisus'a döndü. "Bu meraklılık canımı sıkıyor. Kuklan haddini aşan şeylere burnunu sokmasın." Bu, alışıldık Navol'ün sözleri ve konuşma tarzı değildi. Ueni onayladı, ayağa kalkıp Daisus'la birlikte Liesus'a doğru ilerledi. Liesus'un karşısına geldiklerinde, bakışları bir soylu tanrıdan çok uzaktı. Kendisini savunması gerektiğini hissederek güçlerini elinde toplamaya başladığında, diğer ikisi bu hâlini sadece komik buldu. "Kendisi gerçek bir tanrı sanıyor, yazık," diye alay etti Ueni. Liesus anlayamamıştı. O da diğerleri gibi tanrıydı. Daisus onun ellerini yakaladı, birleştirip kendisine doğru çekti: "Bak, sen sadece bir kuklasın. Bu yüzden kendini rolüne fazla kaptırma ve burnunu sokmaman gereken konulara sokma." "Siz ne saçmalıyorsunuz? Bir tanrı asla diğer tanrılara saygısızlık etmez!" Liesus sakin tavrını bozup bağırdığında, yanlış seçimi yapmıştı. Bedenini altın renginin hâkim olduğu bir sütuna çarpmış hâlde bulduğunda, bu gücün nereden geldiğini anlayamamıştı. Göğsüne doğru baskılanan acıyı hissettiğinde bunun normal olmadığını fark etti. Bir tanrının canı nasıl yanabilirdi? Acıyı yok sayarak doğrulduğunda, kendisine güçlü saldırıyı yapanın Daisus olduğunu anladı. Hâlâ tehditkâr eli havadaydı. "Gücünüzü kullanın ve şu saçmalıkları unutmalarını sağlayın," dedi Daisus, Ueni ve Navol'a. İkisi hemen harekete geçti. Ueni, bir gözünü iki parmağıyla kapatıp Liesus'un anlamadığı sözler söylemeye başladığında, etrafta mor renkte garip yazılar belirmeye başladı. Yazılar havada dolaşıp herkesin alnına yerleştiğinde Liesus sonunun ne olacağını merak ediyordu. Ölecek miydi? Tanrılar ölebilir miydi? Tanrıların ölmemesi yalandı belki de. Tüm her şeyin yalan olması gibi bu da sahte olabilirdi. Derin bir nefes aldı ve olacakları kabullenmeye karar verdi. Gözlerini kapatırken işittiği son söz, Ueni'nin diğerlerine söylediği cümleydi: "Liesus'un cehennemindeki o kişi, asla gerçekte kim olduğunu bilmemeli." Liesus, kimden ya da neyden bahsettiklerini anlamıştı. Kim olduğunu ve ne yapması gerektiğini biliyordu. "Bereket Tanrımız Posena'nın bir süredir işlerini doğru yapmadığını söylüyor herkes. Halkı ona isyan etmek üzere," dedi Hylse. Hemen ardından Iru devam etti: "Söylenene göre âşık olmuş." Hep birlikte güldüklerinde, Ueni ve Navol, her şeyden habersiz hâle gelen sözde tüm tanrılara bakınca Daisus'a dönüp gülümsediler. O gerçekten yetenekliydi. Onun yeteneği karşısında içlerinde yine de bir korku ve kuşku vardı. Daisus, kuklaların yerini aldığı o asıl tanrılara tam olarak ne yapmıştı? Bir şeyler yaptığı kesindi ama nasıl yaptığı belli değildi. Bir tanrı, diğer tanrıyı nasıl ortadan kaldırabilirdi ki? Onunla bir takım olsalar bile hemen arkasında kalmayı tercih ediyorlardı. Bir gün elindeki hançeri kendi sırtlarına saplamaması için asla önünde olmayacaklardı. Liesus, mutlu görünen tanrılara baktığında huzurlu hissetti. Oysa buraya gelene kadar huzursuzluk tüm bedenindeydi. Bu kutsal mekân sayesinde olduğuna emindi. O kadar farklı bir yerdi ki, ne kadar düşünürse düşünsün, dakikalar önce canını sıkan şeylerin ne olduğunu bile hatırlayamıyordu.
Bölüm 6
Bölüm V : Yedi Kutsal Tanrı
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.