İçeriğe geç

Tanrıların Sessizliği

Bölüm 7 · 3 dk okuma

Tanrıların Sessizliği

Bölüm 7

Bölüm VI : Tanrı

Hara, hayatındaki stabil yaşamdan sıkılmış bir şekilde tahtındaydı. Çuval edasıyla yayılmış olan bedenini hareket ettirmiyor, sadece etraftaki ufak hareketleri izliyordu. Ne zaman ölecek veya yok olacaktı? Hiçbir yenilik ve ilerleme olmayan sıkıcı hayatından tam anlamıyla bıktığı için sadece yok olmayı seçiyordu. Her şey burada birbirinin aynısıydı. Birileri ölür ve buraya gelirdi. Daha sonra, buraya gelmek istemedikleri için yaşamlarında yaptıklarından dolayı pişmanlıklarını dile getirirler ve bir şans daha isterlerdi. Çoğu, Hara'nın ayaklarını yalamaya çalıştığında cehennemdeki diğer küçük şeytanlar tarafından tartaklanarak cehennemin merkezi Gayya'ya yollanır, acılarından arınmaları umulurdu. Acılarından arınırlarken ise bir şans daha dilemeye çığlıkları arasında devam ederlerdi. Buranın yerli müziği, acı içindeki insanların yakarışlarıydı. Muhtemelen kendisini mükemmel olarak tanımlayan Lilish ya da Cyi buraya gelse beş dakika bile duramaz ve kaçar giderlerdi. Bu manzaraya Hara asırlardır katlanıyordu ve bıktığını her gün daha fazla hissediyordu. Daha da canını sıkan şey, istemediği hâlde buranın sorumluluğunun kendi üzerine yıkılmış olmasıydı. Buradan kaçıp gitmeyi tercih ediyordu, ancak gerçeklerden ve kaderden kaçamıyor oluşu, her denemesinde yüzüne keskin bir cevap olarak geldiğinden, artık asırlar öncesinde olduğu gibi denemeye çalışmıyordu. Çünkü bu sadece boş bir çabadan ibaretti. Düşüncelerine dalıp, asla çıkamayacağı bir bataklıkta olduğunu hissederken vücuduna temas eden elleri hissettiğinde, arkasındaki kişiye doğru bakmak için kafasını tamamen çevirdi. "Adın neydi?" Adının hatırlanmaması Sisu için üzücüydü, ancak üzerinde durmadı ve diğerinin yüzüne doğru eğilip gülümseyerek hatırlattı: "Sisu." "Sisu demek. Ne için geldin?" "Sizi özlediğim için." Sisu için bunu söylemek oldukça basit olsa da, kalbine karanlık yerleştirilmiş biri için bu tür duygular oldukça uzaktı. Hara, kafasını önüne çevirdi ve sadece sessizleşmeyi seçti. Bir zamanlar o da birini özlediğini biliyordu. Ancak düşündüğünde, nasıl hissettirdiğini hatırlayamıyordu. Sanki rüyasında yaşadığı bir olay gibiydi. Bu tür duygular artık sadece hayal kırıklığı gibiydi. Özlemek, sevmek, beklemek, umut etmek, çaba göstermek... sadece anılarına işkence eden kavramlardan fazlası değildi. "Saygın efendimiz..." Sisu, Hara'nın dizlerine doğru kafasını yaslarken söylediğinde, dikkati sonunda kendisine çektiği için mutluydu. "Güzel kanatlarınızı bir kez görmek isterdim." "Kanatlarım güzel değil. Nefret ve hayal kırıklığından oluştular." Bu hem doğruydu hem de yalandı. Eskiden kanatlarının güzelliği Liesus tarafından sürekli övülürdü. Bembeyaz ve mavi renklerinin olduğu kanatlarını çok severdi. Daha sonra yaşananlar ise kanatları tamamen karanlığa çevirdi. Şimdi nefretin ve hayal kırıklığının eseriyle çirkindiler, o yüzden pek göstermeyi sevmezdi. "Yine de güzel olduklarına eminim." Sisu bunları söylediğinde, düşünceleri kendi tek kanadındaydı. Eğer bir kere Hara'nın kanatlarını görüp dokunma şansı olacaksa, o tek kanadını da bunun için feda edebilirdi. Zamanında asılı duran basit bir yıldızdı ve karşısındaki adama aşıktı. Şimdi onun dibindeydi ve hayattan başka bir isteği yoktu. Basit bir yıldızın, basit kalbinin, özel aşkıydı o. Neden âşık olduğunu hatırlayamayacak kadar uzun süredir böyle hissediyordu. Her zaman içinde bir yerlerde ortak noktaları olduğuna inanıyordu. Sanki koskoca evrende ikisini zıt kutuplara koysalar bile, içindeki o varlığını bildiği parçasıyla hemen bulabilirmiş gibi geliyordu. Diğer herkes için kötü olabilirdi Hara, ancak Sisu onun için yok olabilirdi. Çünkü o yoksa, varlığının da bir amacı yoktu. Esneme sesi duyduğunda, Hara'nın iyice sıkıldığını anladı. Her zaman sıkıldığını izlerdi, ancak şimdi bu kadar yakındayken sıkılmasına engel olamamak, kendi hatasıymış gibi geliyordu. Hara oturduğu yerden kalkıp birkaç adım attıktan sonra, tüm bedeni alev alarak değişti. Siyah pelerinli kıyafeti, yine siyah bir takım elbiseye dönüştüğünde bu diyardakilerin giyiminden tamamen farklıydı. "Nereye gidiyorsunuz, sevgili tanrımız?" Sisu endişeyle sorduğunda, Hara ona doğru döndü. "Tanrı? Tanrı diye bir şey yoktur." Ne kadar Liesus'u ve tanrılar konseyini bilse de, yaşanmışlıklar sonrasında tanrının gerçek olduğuna, onun iyi niyetli olduğuna inanmıyordu. Bu yüzden Hara'ya göre gerçek bir tanrı yoktu. Tanrı olarak bilinen herkes –buna Liesus da dahil– sadece birer sahtekârdı. Hara, zihninde yine kendisini mahveden düşüncelerle cehennemden ayrıldığında, hayal kırıklığıyla dolu bedenini geride bıraktı. Sisu, Hara'nın tavrını anlayamadı. "Siz bir tanrısınız, efendim. Bunu bütün kalbimde biliyorum."

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.