Peri Cyi, lider seçildikten sonra çoğu kişi bu durumdan memnun görünüyordu. Hara'ya göre ise bu, sadece rütbesine yalakalık yaparak ondan bir şeyler kazanma fırsatını elde tutma çabasından ibaretti. Tanrı Liesus, işleri Cyi'ye devretmeden önce son kez gözcü olarak katıldığı bir başka toplantı yapıldığında, Cyi kendisini eskisinden daha güçlü hissediyordu. Artık sevgili tanrılarından sonra buradaki en güçlü ve yetkili kişiydi. Toplantı odasına yine en son Hara geldiğinde, tüm gözler üzerindeydi. Ne zaman hareket etse, nefes alsa, herkes ona bakıyordu. Varlığı diğerlerine bu kadar mı batıyordu? Cyi, konuşmaya başlamadan önce kafasında düşüncelerini toparlamaya çalışırken Hara, cebinden bir kese çıkarıp ağzını açtı ve içinden çıkardığı küçük yuvarlak topları sakince yemeye başladı. Yanında oturan harpy ırkının lideri Hellri, ne olduğunu anlamaya çalışarak Hara'ya baktı. Hara, kesesinden bir atıştırmalık daha çıkarıp ağzına atmak üzereyken, kendisini izleyen Hellri'ye ikram edercesine uzattı. "Oldukça lezzetliler," dedi. Hellri, bir tane alıp ağzına atmayı düşündü ancak ne olduğunu görünce iğrenerek geri bıraktı. Hara, cehennemdeki mezarlıklardan getirilen ruhların gözlerini atıştırmalık olarak tüketiyordu. Hellri, midesinin bunu kaldırabileceğine inanmadığı için teklifi kibarca geri çevirdi. "Belki başka sefer," dedi. Cyi, kalın işlemeli kitabından bir sayfa açıp diğerlerine baktı. "Lideriniz olarak seçildiğim için çok sevinçliyim," dedi. "Biz seni seçmedik ki," dedi Hara, kendisiyle birlikte ona oy vermeyenleri parmakları arasındaki gözle işaret ederek. Gözlerden birini ağzına atmadan önce bu sözleri söylemişti. Cyi ise onu görmezden gelerek sadece öksürdü. "Evet, oy vermemiş olsanız bile eminim zamanla daha iyi anlaşacağız." Hara, bakışlarıyla Eivy'ye bunun imkânsız olduğunu ifade ederken, Cyi konuşmaya devam etti: "Bu konuyu uzun süredir düşünüyorum ve olabilecek tüm sorunları araştırdım. Bu şekilde devam ederse, güç zehirlenmesi yaşayan halklar İkinci Dünya Savaşı'nı başlatabilir. Zaten birincisinde, güçlerinin yakıcı etkileri yüzünden birçok masum can kaybı yaşandı. Lafı uzatmadan söylemem gerekirse, koruyuculuğunu üstlendiğimiz gezegenimizdeki toplumun yeteneklerini kaldırmamız gerektiğini düşünüyorum. Eğer tanrımız da onay verirse, bu kararın onlar için daha yararlı olacağına inanıyorum." Herkes şaşkınca birbirine, ardından da tanrılarına baktı. "Siz ne düşünüyorsunuz, efendim?" diye sordu Lilish, cevabı fazlasıyla merak ederek. Liesus bir süre sessiz kaldı; uzun uzun, bir adalet tanrısına yakışır şekilde düşündü. "Bunu kabul edebiliriz, fakat sonuçlarını ve durumu nasıl yöneteceğini düşündün mü?" diye sordu Liesus. Cyi rahat bir şekilde cevapladı: "Başlangıçta, hepimiz yeryüzünde güçlerinin varlığını unutmuş halkımızın normal hayatlarına dönene kadar onlara eşlik etmeliyiz. Şu an çoğu işlerini güçleri sayesinde kolaylaştırmış durumdalar; bu yüzden her şey ilkel düzene ulaşana kadar onlara yardım etmemiz gerektiğine inanıyorum." "Yapabilirsin, sonuçta artık lider sensin," dedi Liesus. Cyi, onaylandığını duyunca gözlerindeki ışıltı gökkuşağı gibi parladı ve fikirlerine daha da odaklandı. "Öncelikli olarak, herkese bir kıta verilmesini ve o kıtadaki insanların yeni durumlarına alışmalarına yardımcı olunmasını düşünüyorum. Böylece insanlar daha rahat bir şekilde yeni hallerine uyum sağlayacaklardır." Herkes Cyi'nin sözlerini dinlerken Féonx, aklına takılan bir soruyu sordu: "Peki, önceki zamanda güçleri olduğunu hatırlamayacaklar mı?" "Hayır, onlar tamamen yeni doğmuş bebekler gibi olacaklar." "İlkel çağdan nefret ediyorum," dedi Eivy. Diğerleri ona dönerken, bazıları ona hak verirken bazıları söylediklerini saçma buldu. Yapılan plan çizelgesine göre herkesin gideceği bölgeler belirlendi ve yapılacaklar kesinleştirildi. Başlangıçta, güçleriyle her şeyi öğrenmiş ve düzen kurmuş insanların bu güçler olmadan yaşayacakları döneme kadar onlara eşlik etmeleri gerekiyordu. Ne zaman yapılacağı kesinleşmese bile kimin hangi kıtaya gideceği belirlendi. Hara, en büyük, en kalabalık ve en sorunlu kıtaya gönderildiğinde bunun olacağını zaten tahmin ediyordu. "Hara, senin Plachios kıtasına bakman daha iyi olacaktır." Ağzına gelen demir tadındaki sözleri yalnızca hayali olarak çiğneyip yuttu. Aklına gelen müthiş fikirlerle belki de bu saçma sorumluluğu en eğlenceli hâle getirebilirdi. "Eivy, senin de Hara'nın hemen altında kalan kıtada olman iyi olur diye düşündüm. Paeplopria kıtası, düzenine uydurması en kolay yer olacaktır; orada uyum ve barışı sağlarken çok güzel anılar toplayacağına eminim." Eivy ve Hara, "uyum ve barış" sözlerini işittiklerinde birbirlerine anlamlı bakışlar atarak aynı şeyi düşünüyorlardı. Sıra Lilish'e geldiğinde, geçmişte güçsüz yaşama en yakın insanların bulunduğu kıtanın adı geçince Hara derin bir iç çekti. Çifte standardı iliklerine kadar hissetmeye devam etti. "Lilish için en uygun kıta da Eapioa olacaktır." Fazla açıklama yapmadı; çünkü herkes bu görevlendirmenin açıklamasız yapıldığını biliyordu. Asıl açıklamaya ihtiyaç duyanlar, Hara gibi onların gözünde sorunlu olanlardı. "Vakit kaybetmeden herkesi sıralayacağım. Daha sonra, vakti geldiğinde göreve başlayacağımız zamanı size bildireceğim. Hazırlıklı ve planlı olun. Zeron, bir lich olarak Igune kıtasına; Suhia ve Esheé, deniz insanları olarak Lugoya kıtasına; Hellri, bir harpy olarak Bronera kıtasına; Aarok, bir hayvan ırkı üyesi olarak Xeloria kıtasına; ve son olarak, en gencimiz olan Féonx ise bir elf olarak Vaeclon kıtasına gidecek." Toplantı sona erdiğinde ve herkes kendileri için yaratılan bölgelere dağılmaya başladığında, geride yalnızca Tanrı Liesus ve Şeytan Hara kalmıştı. İkisi de birbirlerinin varlığını yok sayarken, Hara çıplak ayak seslerini işittiğinde duraksadı. Upuzun saçların her harekette yaydığı çiçek bahçesi kokusu burnuna dolunca, istemsizce ağzını ve burnunu eliyle kapattı. "Uzun zaman oldu," dedi Liesus. Hara yalnızca gülümsedi ve kafasını sallayarak onayladı. Ardından oturduğu yerden kalkıp Liesus'a doğru baktı. Onun parlak bakışları, Hara'nın karanlık bakışlarını rahatsız ediyordu. "Bir uzun zaman daha beklemeniz gerekecek, Adalet Tanrısı Liesus." "Adalet tanrısı mı?" Liesus, Hara'nın söylediklerini o gittikten sonra kendi kendine sorguladı. Karanlığı temsil eden sol elini kaldırıp, işaret parmağına çağırdığı gökyüzündeki parlak yıldızlardan birini Hara'nın arkasından gitmesi için gönderdi. Gitme vakti oldukça geçmesine rağmen yerinden ayrılmadığı için yanına gelen meleğine doğru baktı. "Ben kimim, sadık meleğim?" Melek, kendisine sorulan soruyla duraksadı. "Siz bizim sevgili tanrımızsınız, her şeyi yaratan ve her şeyin sonunu getirecek olan yüce kişisiniz." Liesus'un sorusunun cevabı bu ezberlenmiş sözler değildi. "Bundan bahsetmiyorum, sadık meleğim. Ben tam olarak kimim?" "Siz bizim tanrımızsınız, bu güzel evreni kuran, bizleri yaratansınız." Liesus, karşısındaki meleğin asla sorduğu soruya istediği gibi bir yanıt veremeyeceğini anladığında, bu mücadeleden vazgeçti. Belki de kendisinden korkuyordu? Ancak Liesus'un güçleri, yarattıklarının içindeki korkuya dayalı sevgiden ve inançtan gelmiyordu. Kimler ya da neler onlara böyle saçma düşünceler öğretiyordu, bunu merak ettiğini fark etti. Zihninde bunu araştırıp öğreneceğine karar verdi. Toplantı salonunda tamamen yalnız kaldığında, gökyüzündeki yıldızları izlemeye, evrenin boşluğunda ruhunun süzülüşünü hissetmeye devam etti. Kollarını yanlara doğru kaldırdı ve üzerindeki dev cübbenin dalgalanmasına izin verdi. Tüm evreni kucaklıyor gibi görünse de, kafasında her gün artan büyük bir soru nehri vardı. *** Hara, cehennemine geri döndüğünde, çığlık atan tüm ölümlülerin seslerini duymaya başladığında derin bir nefes aldı ve her zaman dik tuttuğu omuzlarını düşürdü. Ardından yere çöküp yapışkan çamurdan bir şeytan bedeni yapmaya başladı. Sonunda bitirdiğinde ise toprakla kirlenmiş avuçlarını dudaklarına doğru yaklaştırıp ruhundan bir nefes üfleyerek, ruhunu toprak bedenin üzerinde gezdirdi. Birkaç saniye geçmesine rağmen bir şey olmayınca, neyi yanlış yaptığını sorguladı. Öfkesinden dolayı her zaman yaptığı şeytan yaratma sürecinde bir şeyi atladığını düşünerek boş verdi ve sertçe elini çamur bedene bastırıp sıktı. Ayağa kalkıp uzaklaşacağı sırada birisinin aniden ayak bileğinden tutmasıyla duraksadı. Sebebine bakarken, güçlü bir çekişle kendini yerin altında, daha önce hiç tanıdık gelmeyen bir yerde havada süzülürken buldu. Burası zifiri karanlıktı ve hiçbir şey görünmüyordu. Ancak Hara için bu sorun değildi; diğer duyu organlarıyla etrafında bir beden dışında kalan her şeyin boşluk olduğunu anlayabiliyordu. Yabancı bedenin kolları ona sarıldığında, Hara tuhaf bir şekilde huzur buldu. "Kimsin sen?" diye boşluğa sorduğunda, dudaklarına değen yumuşak dudaklarla cevabı öğrenemese bile bunu önemsemedi. Birkaç dakika öncesine kadar giyinik olan bedenine soğuk saç telleri değdiğinde, tamamen çıplak olduğunu anladı. Çıplak göğsüne değen yabancı elleri ve eklemleri iliklerine kadar hissediyordu. "Bu kader," dedi yabancı kadın, ninni gibi bir sesle. "Ne kaderi?" Kadın geriye çekilip kollarını yana açarak, tüm benliğiyle Hara'ya davetkâr bir şekilde baktığında, tüm bedeni ışıldıyordu. "Sizi asırlardır asılı bir yıldız olarak izliyordum." Kadın hızla süzüldü ve Hara'nın omzuna başını yaslayıp elleriyle vücuduna nazikçe dokundu. Belki kendine hâkim olmasa ona zarar vermeye bile kalkabilirdi. Hoş, bunu yapacak kadar güçlü olmadığını biliyordu. "Benim adım Sisu. Sizi yıllardır diğer yıldızlar arasından izliyor ve aşkınızla yanıyordum. Az önce çamurdan bir beden yaptınız ve üflediğiniz ruh, benim ruhumdu. Beni çağırdınız." Hara, işittikleri karşısında duraksadı. Kadının, yani Sisu'nun söyledikleri, belki de diğerlerinin asla bilmediği bir gerçekti. "Bana şimdi çamurdan yaratılıp ruh üflenen herkesin yıldızlardan mı geldiğini mi söylüyorsun?" Sisu onayladı. Gözü Hara'daydı ve bakışlarıyla onu izlemeye devam ediyordu. "Peki, neden şimdiye kadar yaratılan kimse bunu söylemedi?" "Bilmiyorum. Ben önceden ne olduğumu hatırlıyorum. İlk kendimi bulduğumdan beri, sizin tarafınızdan çağrılmak için bekliyordum." Hara, Sisu'nun bedeniyle aydınlanan etrafa baktığında, sayısız yıldız ve yıldızların içinden kendisine hasretle bakan ruhlar görmeye başladı. Ruhunda hissettiği huzursuzlukla hızla cehenneme geri döndüğünde, Sisu da hemen arkasından geliyordu. Hara gayyaya döndüğünde giyinik hâldeydi, ancak Sisu hâlâ çıplaktı; onu sadece uzun, kıpkırmızı saçları ara ara örtüyordu. Bakışları çamura batmış ayaklarına kaydığında ise diğer şeytanlar gibi çift kanadı olmadığını fark etti. "Sen neden uçmuyorsun?" Sisu tek kanadını hareket ettirdi, ancak bu sadece boş bir hareketten fazlası değildi. Hara, onun çıplak bedenini saran güzel saçlarına baktığında, Sisu'nun hâlinden memnun olduğunu anladı. Hara ilerlerken, arkasından sürekli tek kanadını çırpan bedenin varlığını hissediyordu. Bir süre sessizce bunu kabul etmeye karar verdi; çünkü bir gün bu yaptığı işten bıkıp peşinden gelmeyi bırakacağını biliyordu. Sonuçta onun kör kütük bağlı olduğu bir tanrı değildi. Hara bir tanrı bile değildi. O, tanrının yanındaki bir ayakçısı olmak için yaratılmış bir kukladan, bir piyondan fazlası değildi. Ne kadar isterse istesin, bu gerçek değişmezdi. Ne kadar kabul etmek istemese de, konseydeki o "yüce" tanrılar yanılmazdı. Kusursuz oldukları için oradalardı.
Bölüm 5
Bölüm IV : Sisu
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.