Şehitlikteki o veda gecesinden sonra, Nehir için zaman farklı bir ritimde akmaya başladı.
Hayatındaki o büyük karmaşa yerini kabullenmenin getirdiği ağır bir durgunluğa bırakmıştı. Artık sokaklarda yürürken her siyah arabaya bakmıyor, kalabalık caddelerde o tanıdık yüzü aramıyordu. Zihnindeki fırtına dindiğinde, geriye sadece yorgun bir ruh kalmıştı. Poyraz Koral toprağındaydı, Ömer Karadağ ise hiç var olmamış gibi hayatının dışındaydı.
İki hafta su gibi akıp gitti. Nehir kendini tamamen işine verdi. Sabahları ajansa ilk gelen, akşamları ise en son çıkan o oluyordu. Bilgisayar ekranındaki renk paletleri, yeni reklam kampanyalarının tasarımları ve ajans içi toplantılar... Çalışmak, düşünmemenin tek yoluydu.
"Nehir, patron seni çağırıyor," dedi Banu, masasına yaklaşıp. "Yeni bir proje varmış, doğrudan seni istemişler."
Nehir gözlüklerini çıkarıp şakaklarını ovdu. "Hangi firma?"
"Uluslararası gümrük ve depolama işi yapan büyük bir firma," dedi Banu, elindeki klasörü bırakarak. "Liman sahaları ve lojistik ağları için baştan aşağı yeni bir kurumsal katalog istiyorlar. Ciddi de bir bütçe ayırmışlar."
Nehir sandalyesinden kalkıp ajans başkanı Haluk Bey’in odasına doğru yürüdü. Masanın üzerinde kalın şartnameler ve marka analizleri duruyordu.
"Bak Nehir," dedi Haluk Bey, gözlüklerinin üstünden ona bakarak. "Bu müşteri bizim için çok kritik. Avrupa yakasındaki devasa depolama sahaları için yeni görseller ve kurumsal çekimler istiyorlar. Bizzat sahaya gidip alan analizi yapman gerekiyor."
Nehir profesyonel bir tonda sordu: "Firma ismi nedir Haluk Bey?"
Haluk Bey masadaki dosyaya bakarak cevap verdi: "Karadağ Lojistik."
Nehir’in elindeki kalem pat diye masaya düşüp zeminde yuvarlandı. Yüzündeki bütün kan bir anda çekildi, dudakları aralandı. Şehitlikte yırtıp çöpe attığı o kartvizitin üzerindeki isim, kaderin acımasız bir oyunu gibi tam karşısındaydı.
"Haluk Bey..." dedi Nehir, sesi titreyerek. "Ben bu projeyi alamam. Başka bir arkadaşa devretsek?"
Haluk Bey şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı. "Saçmalama Nehir, adamlar bizzat senin portfolyunu beğenip geldiler. Saçma sapan bir bahaneyle ajansın en büyük müşterisini geri mi çevireceğiz? Yarın sabah Ambarlı Limanı’ndaki ana sahalarında olacaksın. Operasyon müdürü Ömer Bey seni karşılayacak."
Ömer Karadağ.
Kaçmaya çalıştıkça, hayat onu adamın tam ortasına fırlatıyordu.
Ertesi sabah İstanbul’u gri, basık bir sis kaplamıştı. Ambarlı Limanı’na vardığında, denizden esen nemli ve buz gibi rüzgar Nehir’in yüzünü çarptı. Devasa vinçler sisin içinde birer siluet gibi yükseliyor, tır kornaları sisin içinde yankılanıyordu.
Nehir elindeki fotoğraf makinesi çantasıyla yönetim binasına doğru yürürken kendi kendine fısıldıyordu: "Sadece işini yapacaksın Nehir. Profesyonel olacaksın. Onu bir yabancı gibi göreceksin."
Danışmaya girip ajans adına geldiğini söyledi. Görevli adam onu güler yüzle karşıladı.
"Ömer Bey sahada Nehir Hanım, sizi 3 numaralı depolama sahasında bekliyor. Dışarı çıkınca hemen sağa dönün, gri büyük hangar."
Nehir başıyla onaylayıp dışarı çıktı. Sisin kapladığı devasa konteyner bloklarının arasında yürümeye başladı. Ortalık tenha ve gürültülüydü; geçen tırlar, çalışan vinçler...
3 numaralı hangara yaklaştığında, Ömer Karadağ’ı gördü. Üzerinde koyu renk rüzgarlığı, elinde bir tablet ve evrak dosyasıyla bir tır şoförüne sevkiyat listesini anlatıyordu. Tamamen işinin başında, sıradan bir sivil operasyon müdürü gibiydi.
Nehir adımlarını yavaşlattı. Kalbi göğsünü zorluyordu ama derin bir nefes alıp omuzlarını dikleştirdi. Şehitlikteki vedasından sonra kendine söz vermişti: Bu adam sadece Ömer Karadağ’dı.
Ömer, şoförün yanından ayrılıp kafasını kaldırdığında Nehir’le göz göze geldi.
O an zaman kısa bir anlığına durdu. Ömer’in bakışlarında bir saliselik şaşkınlık belirir gibi oldu ama saniyesinde o profesyonel, soğuk maskesini yüzüne geçirdi. Elindeki dosyayı kapatıp Nehir’e doğru adımladı. Yüzünde en ufak bir duygu kırıntısı bile yoktu. Limandaki o sert kavgayı hiç yaşamamışlar gibiydi.
"Nehir Hanım," dedi Ömer. Sesi mesafeli, iş icabı bir tondaydı. "Ajansınızdan geldiklerini söylediklerinde siz olacağınızı düşünmemiştim. Hoş geldiniz."
Nehir adamın resmiyetine şaşırmıştı ama bozuntuya vermedi. Gözlerini adamın sağ elindeki nişan yüzüğünden kaçırmaya çalışarak elini uzattı. "Merhaba Ömer Bey. Proje detayları için saha çekimlerini ve alan incelemesini yapmaya geldim."
Ömer, Nehir'in elini sadece saniyeler süren profesyonel bir nezaketle sıktı ve bıraktı.
"Saha biraz karmaşıktır, tır trafiği yoğun. İşinizi güvenle yapmanız için size ben eşlik edeceğim," dedi Ömer. "Buyrun, çekim yapacağınız ilk alandan başlayalım."
Ömer arkasını dönüp hangara doğru yürürken, Nehir elindeki fotoğraf makinesini sıkıca kavradı. Adamın sesindeki o resmiyet, duruşundaki tamamen yabancı hava... Nehir bir kez daha kendi kendine fısıldadı: Gördün mü? O sadece Ömer.
Ama yan yana yürümeye başladıklarında, Ömer’in adımlarının Nehir’in adımlarıyla mükemmel bir uyum içinde olması ve tehlikeli bir tır yaklaştığında refleks olarak Nehir’i hafifçe omzundan tutup geriye çekmesi... Nehir’in zihnindeki o kor közü yeniden parlatmaya yetti.